Betül Çakıroğlu
O kadar yorgundu ki. Binlerce arabanın geçtiği şu yola yığılsa kalsa…
Ama yığılırsa yıkılırdı. Bu da onu çok korkutuyordu. Yok olmak. Hiç var olmamış olmak, tüm varlığına ihanet etmekti. Yolun bu noktasında insanların geçmesine hiç yardımcı olmamış, altından akıp giden otoyoldaki arabalarla hiç selamlaşmamış gibi. Tükenmek üzere olan ömürlerde olan bir dinginlikten istiyordu. Olmuyordu. Parça parça kopuşları vardı. Geçen senelere inat bilgelik değil, tedirginlik tohumları ekliyordu bunlar kafasına. Bu yorgunluğuna çare arıyordu. Bulamıyordu. Korkulukları, demiri, betonu ve bütün uzuvlarıyla çürümüştü.
Merdivenlerin altında bir köpek yatıyordu. Bu güneşli havada bir gölgeydi onun için.
-Merhaba Köpek, diye seslendi. Sesin tonunda bile güçsüzlüğü seziliyordu. Omuzları düşmüş, kaşları çatılmış kocaman bir devdi. Kızgın değil bitkindi.
-Merhaba Üst Geçit.
-Benden üzerine bir beton düşebilir. Kafanı kaldırsan görürsün. Bak paslı demirlerim meydanda.
-Sadece uyuyorum. Bir şey olmaz. Zaten yemek bulamadım. Biraz dinlenmek istiyorum.
-Tamam sen uyu. Ben dikkat etmeye çalışırım.
Hala görevini yapabiliyor, yayaları karşıdan karşıya geçiriyor, köpeklere gölge yapabiliyordu. İnsanlar yorgunluk için ilaçlar alıyordu. Peki o ne yapabilirdi?
Merdivenlerdeki gri parçalı kaplamalar yerlerinde durmakta zorlanıyorlardı. Biri kalk gidelim, öbürü oturalım diyordu. Bu onu gıdıklıyor, üzerinden geçmekte olan insanların ayaklarının takılmasına sebep oluyordu. Basamaklarındaki dengesizlik çıkan insanları nefes nefese bırakıyordu. Üst Geçit buna çok üzülüyordu. Bu duygu betonların içindeki kum tanelerini titretiyordu.
Demirleri yeni boyanmıştı. Yeşildi. Ama karaktersiz bir yeşildi bu. Sanki normal yeşile soldurmak için beyaz boya katılmıştı. Bu kimliksiz yeşil onu daha da yorgun gösteriyordu. Eskiden koyu yeşil korkulukları zümrüt gibi parlardı. Onun fikri değildi bu renk. Kimse ona sormamıştı. Acaba ne renk seçerdim, diye düşündü. Mavi. Evet kesinlikle onu seçerdim. Gökyüzü, deniz ve ben kardeş olurduk belki. Safir gibi mavi. Kim demiş beton doğanın düşmanı diye zaten. Merdivenleri betondu. Yolu da. İnsanlar etten kemikten, o beton ve demirdendi. Ancak kim doğa ananın çocuğuydu? Bu tartışılabilirdi.
Merdivenlerden düşmeden çıkabilen bir insan onun üzerinden denizi, adaları ve hemen yolun arkasındaki göleti görebilirdi. Ama bakıyor muydu insanlar çok emin değildi. Hep koşturuyorlardı. Oysa deniz ne güzel görünüyordu. Martıların kanat çırpışlarındaki o esinti yaladığında; paslı demirlerini, ayağı takılan insanları, oynayan kaplamalarını, hızlı geçen arabaları, egzoz kokusunu her şeyi unutuyordu.
-Merhaba Gölet, diye seslendi içindeki mavi renk coşkusuyla.
-Merhaba Üst Geçit.
-Bazen o kadar yorgun hissediyorum ki.
-Benim de içimi oyup duruyorlar.
-Çok bakımsızım. Yeni binalar yapıyorlar, eskilerini güzelleştiriyorlar, değiştiriyorlar. Yıkıp yenisini de yapıyorlar. Ama ben hep böyleyim.
-Sen benim şu halimi görmüyor musun? Ne kadar derinim. Yanımdaki kayalıklar susuzluktan toprak oldu içime düşüyor. Rengim bulanık.
Herkesin bir derdi vardı. Bir dokundu bin ah işitti. Belki de herkesin derdi kendiydi. Ona “Görüşürüz” dedi. Arabalara bakmaya devam etti.
Tam ortasındaki reklam panosuna ilan asılmayalı bir seneden fazla olmuştu. Renkli cıvıl cıvıl bir reklamı olsa belki iyi gelirdi. Ama o kadar unutulmuştu ki. Üst döşemede kaplamanın bitip, demir korkuluğun başladığı o aralıkta otlar uzamıştı. Bazen birileri gelip bunları temizlerdi. Ama o kadar çok olmuştu ki gelmeyeli otlar demir parmaklığın boyuna ulaşmıştı. Üst geçit seviyordu onları. Bakımsızlığına ayrı bir hava katıyordu. Soluk yeşil rengine inat çimen yeşili tazelik kokuyordu.
O sırada biri yine takıldı ve o yine üzüldü. Bir insan söylerken duymuştu, yürüyen merdivenli üst geçitler varmış. Ne kadar da rahattır kim bilir? Hiçbir zaman bilemeyecekti. Kendisi gibi unutulmuş bir üst geçit ve yürüyen merdiven. Leyla ve Mecnun aşkından bile daha imkânsız. Kimsenin ayağının takılmadığı merdivenleri bile olsa yeterdi ona. Artık üzülmek istemiyordu. Üzülmekten yorulmuştu. Yorgun olmaktan da üzgündü. Değişebilir miydi o da binalar gibi?
Yolun kenarında göl ile arasındaki minik ağaçlara baktı. Yapraklarını dökmüşlerdi. Onlar da yorgun gözüküyordu. Ama onlar ilkbaharda iyileşecektiler. Peki kendisi?
-Merhaba ağaçlar, diye seslendi.
-Merhaba Üst Geçit. Ağaçlar hep bir ağızdan konuşuyordu.
-Nasılsınız?
-Yorgunuz.
-Ben de yorgunum.
-Üşümeye de başladık.
-Ben üşümem.
-Ne güzel.
-Kışı sevmiyoruz.
-Hangi mevsimi seviyorsunuz?
-Tabii ki de ilkbahar.
-İlkbahar güzel. Ama bana çok da fark etmiyor. Çürüyüp gidiyorum.
-Biz de yaprak döküyoruz.
-Ama ben ilkbahar da iyileşmeyeceğim.
O da ne? Üzerindeki bir insan tam ortada durdu. Denize bakıyordu. Bunca senelik ömründe ilk kez oluyordu bu. Hâlâ bakıyordu. Heyecandan betonları sallandı. İnsanlar bakınca görebiliyordu. Tek sorunları bakmamalarıydı.
O sırada yeşil korkuluklarına konan martının ayaklarını hisseti. Bir ip gibi sert, bir pamuk gibi yumuşak bir hissedişti.
-Merhaba martı.
-Merhaba Üst Geçit.
-Ne yapıyorsun?
-Uçuyorum. Bu ara balık az. Çöplere bakmaya geldim. Sen?
-Duruyorum. Senelerdir olduğu gibi.
-Sen de rahatsın ya. Hiç yorulmuyorsun.
-Tam tersi aslında. Kendimi çok yorgun hissediyorum.
-Duruyorsun işte. Bir de benim gibi uçsan ne olacak acaba?
-Duruyorum diye yorulamaz mıyım?
Duranlar ilerlemez. Kök salar, bakar, görür. Çaba gerektiren yoldur.
-Yorgunum işte. Dökülen kaplamalardan, üzerimden geçen insanların ayaklarından, paslı demirlerimin boyanmasından, altımdan geçen arabaların gürültüsünden yorgunum.
-Uçsan ve o aptal kedilerle uğraşsan benim gibi yorgunluğu anlarsın, dedi martı ve uçtu.
Yeşil korkuluklarında martının palet ayaklarından sonra iki tırnak hissetti. Hemen anladı. Karga gelmişti. Onunla pek konuşmazlardı. Zeki bir hayvandı ama konuşkan değildi. Üst Geçit yine de ona seslendi. Çünkü konuşmak istiyordu. O sırada karga bir şeyi onun üzerine fırlattı.
-Hoş geldin Karga. Ne yapıyorsun? Canımı acıttın.
-Hoş buldum da şu cevizi kırmak için gelmiştim. Senin betonuna attım. Ceviz kaldı betonun kırıldı.
-Karga ben yaşlıyım. Canım çok yandı.
-Kaç yaşındasın?
-On beş.
-Ben de yüz yirmi. Ama senin kadar yorgun değilim. Tek derdim şu cevizi kırmak. Sen de yardımcı olmadın. Gidiyorum ben.
-Dur gitme. Biraz önce ne oldu biliyor musun? Bir insan üzerimde durdu.
-Ne olmuş? İnsanlar senin üzerinden geçmiyor mu zaten?
-Evet. Sadece geçiyorlar. Ama bu durdu. Denize baktı. Benim gözlerimle, benim gördüğüm gibi baktı.
-Ya şairdir ya yazar. Kırk yılda bir olur. Karga bunu söyledikten sonra kanatlarını açıp korkuluklardan ayrıldı. Kaba karga. Bir hoşça kal bile demedi.
Bir insan daha çıkıyordu merdivenlerinden. Araba gürültüleri günün bu saatine dayanılmaz olurdu. Ama çıkan insan bunu bilemezdi. Çünkü kulağındaki kulaklıktan son ses müzik dinliyordu. Çıkan şu kelimeler dikkatini çekti.
Bu yeni bir şafak
Yeni bir gün
Bu yeni bir hayat
Benim için
Ve iyi hissediyorum.
Sonra düz yürüdü, hızlı hızlı. Ve en son inişe geçti. İnsanın üst geçitle işi bitmişti.
Yeni bir hayat mümkün müydü? Ertesi gün sarı bir iş makinasının gri kepçesi ona uzanırken hâlâ o şarkının kelimeleri kafasında dönüyordu.

Betül Çakıroğlu, Gelibolu’da doğdu. Mimarlık eğitimi için geldiği İstanbul’da kızıyla birlikte yaşıyor. Mimarlık bir yana edebiyat sevgisi bir yana diyen yazar her zaman çantasında taşıdığı kitaplarından vazgeçmiyor. Çocuk kitapları yazma, çocuk kitapları editörlüğü, çocuk ve gençlik edebiyatı başlıklı çeşitli atölyelere katıldı. Yazarın ilk kitabı Kumdan Hayaller olsa da kollektif kitaplarda öyküleri ile ve editörlük yaptığı kitaplarla da okuyucu ile buluştu.

