Sibel Kırcadere
İki oğlan çocuğu, beyaz gömlek giydirilmiş, siyah kravatları ile küçük adamlara benziyor. Tabutun en önünde yürüyorlar. Yağmur yağıyor. O mezarlıkta her kim, her ne zaman biri gömülecek olsa, daima yağmur yağar.
Tabutunu taşıyan dört yaşlı adamın zamanında güçlü oldukları belli; şimdi çelimsiz, gözleri nemli yürüyorlar.
Tabutun üstünde bir yemeni veya havlu yok. Gelinlik de yok. Sadece mor renkli kadife bir cepken duruyor. Eskiler hemen nedenini anlıyor. Gençler sadece boş boş bakıyor.
Tabutun arkasında, zamanında vicdanlarını rahatlatmak için kendilerine yalan söylemiş kadınlar yürüyor. Asla onlara böyle bir şey olmayacağının garantisini vermiş kader! Yorum yapmak kolay. Mor cepken onlar için sadece aksesuar bile olabilir.
Mor kadife cepken, ahşap, kim bilir kaç ölüyü taşımış eski tabutun üstünü örtüyor. Tabutun önünde ‘ölünün iki çocuğu’ yürüyor, tembihlenmiş, erkek adam ağlamaz, dudaklarını ısırmaktan kanlanmış. Gözyaşları nöbetçi asker gibi, göz pınarlarında izin bekliyor. Tabutun arkasındaki kadınlar, vicdanları rahat, ne yapabilirdik ki, elimizden geleni yaptık halbuki, ama o da abartmış sanki, ama o da … diye içlerinden vicdanlarını temizleme derdinde yürüyorlar aheste.
Tabutun içinde ise yaşadığı kısa hayatı boyunca yüzlerce kez ölmüş bir kadın yatıyor. Kadın öndeki iki çocuğun annesi. Yüzlerce kez ölmüş ama ilk defa tabuta konmuş, ilk defa mezarlığa gidiyor… Kadının artık daha fazla ölmeye mecali kalmamış.
Kadın ölmüş. Önce bir hafiflik. Sonra sessizlik. Tabutun içinde kadın yatıyor, üstünde söylemler uçuşuyor.
“Yuvanı dağıtma.”
“Çocukların için sabret.”
“Erkektir, olur.”
“Sen de çok üstüne gidiyorsun.”
“Biraz alttan alsaydın.”
“Gidecek yerin mi var?”
“Metresi ile tesadüfen karşılaştık.”
Hepsi mezarlığın çamuruna dökülüyor şimdi. Başkalarının günah çıkarmaları, ölü kadından önce çamurlu toprağa yağıyor.
Kadın artık hiçbirine cevap vermek zorunda değil; kimseyi haklı bulmak, kimseden bir medet ummak, adalet beklemek zorunda değil. Kadın artık, mağduriyetini ispatlamak zorunda değil. Artık mağduriyet mezarlıkta, herkesin önünde duruyor.
Tabutun önündeki iki oğlan hâlâ dimdik ayakta, mor cepkenin tabutun üstünden alınıp, tabutun kapağının açılmasını izliyor. Büyük olanın çenesi titriyor. Küçüğü ara sıra abisine bakıyor. Ağlamanın ayıp olup olmadığını ondan öğrenmeye çalışıyor.
Ölü kadın beyaz bir beze sarılmış, iki uçtan bayram şekeri gibi bağlanmış, yaşlı, eskiden güçlü şimdi çelimsiz adamlarca çamurlu çukura nazikçe konuluyor. Arkasındaki kadınlar, ölü mezara konulup çamurlu toprakla üstü kapatılmaya başlandığında bir oh çekiyor. Rahatlıyorlar.
Ölü kadın mezarından doğrulup, “Sizin ellerinize de kan bulaştı, bakın, inanamazsanız, bakın kanlı ellerinize, susmak, kötünün yanında olmak, görmezden gelmek, hepsi aynı şeytanlık işi değil mi?” demiyor.
Rahmetli, naif bir kadındı, böyle şeyler söylemezdi yine söylemiyor…
Mor cepken, aralarındaki en yaşlı kadın tarafından alınıyor.
Bir sonraki kadın için. Bir daha kullanılmaması umut edilerek…


