Lâle Baturlar
Zaman nasıl da hızlı akıp gidiyor… Dile kolay, tam on iki yıl… Onlar sadece bir kadın ve köpeği değil, birbirlerinin hayatına sığınmış iki can yoldaşıydılar. Annem bugün en yakın dostunu kaybetti. Onu gözlerden uzak, sessiz bir yerde toprağa vermek istedi. Kış günü yazlığa gitmek üzere yola koyulduk.
Kity’i en sevdiği polar battaniyesine sarıp, küçük bedeniyle bir çantaya sığdırmıştık. Annem yol boyunca dizlerinin üzerinde taşıdığı çantayı okşayıp durdu. Yazlığa vardığımızda ilk işimiz onu sitedeki bir tepeye götürmek oldu. Yarı nemli toprağı kazdıkça, annem “Daha derin, daha derin kaz,” deyip durdu. Küreğin tahta sapındaki kıymıklar avucumu sıyırıyordu. Eğilip kalktıkça başım döndü, midem bulanmaya başladı. Nihayet annemin istediği derinliğe inebilmiştik. Çantadan çıkardığımız battaniyeyi karşılıklı uçlarından tutarak yavaşça çukura yerleştirdik, üzerini toprakla örttük. Küçük mezarın üstüne iri taşlar dizdik. Kity artık bir meşe palamuduna emanetti. Annem üzüntüsü bir yana, daha çok endişeli görünüyordu.
“Büyük hayvanlar gelip çıkarmazlar değil mi?” diye sordu.
“Hayır annecim. Üzerine iri taşlar koyduk ya,” diyerek teselli etmeye çalıştıysam da yüzündeki endişeli ifade değişmedi.
Güneş turuncunun en koyu tonuna bürünüp, gecenin maviliğinde hızla gözden kaybolurken, çevredeki evlerden sadece bir kaçının ışıkları yanıyordu… Sessizliği bozan tek şey bir evin bacasına tünemiş puhu kuşunun çıkarttığı “puu puu – puu huu” sesleriydi.
Annem omuzları aşağı düşmüş, kollarını istemsizce sallayarak önden yürüyordu… Yol dik bir merdiven gibi önümüzde uzayıp giderken, sokak lambalarının soluk sarı ışığı yolu aydınlatmaya yetmemişti. İrili ufaklı çakıl taşları ince tabanlı ayakkabımın altından ayağıma battıkça can havliyle bağırıyordum: “Kahretsin, kahretsin…”
Sonunda dik yokuşu, çakıl taşlarını geride bırakıp bahçe kapısının önüne geldik. Demir parmaklıklı kapıya yaslanıp biraz soluklandık. Terasa uzanan merdivenleri de çıkarak eve girdik. İçeriye girer girmez soğuk ve nemli hava suratımıza bir tokat gibi çarptı. Salonun zemini buz kütlesinden farksızdı. İçerisi dışarıdan daha soğuktu. Hemen klimayı açtık, kalın battaniyelere sarılıp annemle biraz sohbet ettikten sonra karşılıklı koltuklarda uyumaya çalıştık.
O gece çok sık uyandığım için sabah kalktığımda sersem gibiydim. Elim yüzüm şişmiş, yatarken topladığım saçlarım bir yana yığılmış, bukle sepetini andırıyordu. Alt kata indiğim zaman annemi mutfak masasının yanındaki tabureye oturmuş dışarıyı seyrederken buldum. Yamaçtaki evimiz denize tepeden bakıyordu. Koyu derin mavilik karşı kıyıyla arasına aldığı küçük adacıkları şefkatle bağrına basmış muhteşem bir tablo gibiydi.
Annem, avucuna hapsettiği ince belli bardaktan çayını yudumlarken, “Günaydın anne,” diyerek usulca yanaştım.
“Günaydın,” dedi, dönüp bakmadı. Arkasından kollarımı beline dolayıp sımsıkı sarıldım.
Başımı omuzuna yaslayıp “Manzara süper değil mi?” dedim.
“Her zaman ki manzara işte…” diye karşılık verdi. Beklediğim cevap bu değildi, endişelendim…
“Kahvaltıyı hazırlayayım mı?” soruma, “Ben bir şey yemek istemiyorum,” şeklinde karşılık verdi.
“Hastaydı, bunu bekliyorduk zaten. Üzüntünü anlıyorum. Ben de çok üzüldüm. Ancak toparlanmak için biraz çaba göstermen lazım,” diye uyardım. Hiç cevap vermedi.
Yazlıkta sayılı günler kalacağımız için fazla alışveriş yapmamıştık. Ekmek, peynir, zeytinden başka bir şey yoktu buzdolabında. Bembeyaz örtüyü yere inen paraşüt hafifliğiyle serdim yuvarlak masaya. Çiçek bahçesinde katık edelim ekmeğimizi düşüncesiyle rengârenk porselen kahvaltı tabaklarını serpiştirdim üzerine. Kızarmış ekmeğin davetkâr kokusu mutfağı sarmıştı. Uzanıp kulplu bardakları aldım raftan. Çaylarımızı doldurdum, annemin karşısındaki tabureye oturdum. Bir anda hıçkırıklara boğularak ağlamaya başladı…
Gözpınarlarından aralıksız süzülen yaşlar sofranın bütün büyüsünü bozmuştu. Kalktım, dizlerinin dibine çökerek, “İyi misin?” diye fısıldadım.
Annem hıçkırıklarının arasında kekeleyerek, “Kardeşin geldi aklıma,” diyebildi. Sonra devam etti: “O’nu kucağımdan alıp götürdüklerinde henüz yedi aylıktı… Mezarlığa beni de götürmesi için yalvardım babana. ‘Gelme, dayanamazsın’ diyerek karşı çıktı. Üstelik sen daha 1,5 yaşındaydın. Elim kolum bağlı hiçbir şey yapamadım.”
Hakkı’dan bahsederken ilk kez ağlıyordu yanımda. Şaşkındım… O an hissettiğim şey; bir acıyı paylaşmaya ne kadar geç kalmış olduğumuz gerçeğinin verdiği sızıydı. Karşımda ağlayan kadın, elli yıl önce yas tutma hakkı elinden alınan, gözyaşlarını içine akıtan o genç anneydi. Şimdi ben de eski bir dost şefkatiyle eşlik ediyordum yasına…
Geçmiş kor gibi avuçlarının arasındaydı. Acısı ikimizin de yüreğini dağlıyordu. Bir gün önceki panik halini şimdi çok daha iyi anlıyordum. Kity için o toprağı kazdığımda, annem karanlıkta kaybolmuştu. Yıllar sonra derin bir kuyunun başındaydı. Mezarının yerini bile bilmediği bebeğinin sahipsiz kaldığı düşüncesi içini kemiriyordu. Annemi sarsan asıl şey ölümün kendisi kadar sonrasındaki o belirsiz yerdi…
Daha önce hiç böyle hissetmedim. Dünya başıma yıkıldı. Kardeşimden bahsetmek bu kadar acı vermedi. Annemle olan ilişkimiz bir anda tarif edilemez bir hâl aldı. Birbirini yeni tanımaya başlayan iki yabancı gibiydik. Yıllar sonra anlıyordum ki, annemin tek çocuğu değil, geriye kalan çocuğuydum. Huzur gibi görünen sessizlik aslında annemin duyulmayan çığlıklarıydı.
Bugün yaşadıklarımız hayatımızı kökten değiştirecekti. Annemin duygusal uyanışı sayesinde, onun iç dünyasına ne kadar kör olduğum gerçeği ile yüzleşiyordum. Huzur şimdi çok uzaklardaydı, belki de hiç gelmeyecekti. Çünkü artık ikimiz de uyanıktık…


