Gülay Karadaş
Akşamın dar vaktinde bahçede kendine iş arıyordu. Bugün cumartesi miydi? Günleri unutmanın saadetiyle meyve fidanlarının kaçak sürgünlerini budadı. Ferit, hortumla salma sulama yaparken salkım söğüdü şımartıyordu. Akşam kızıllığının büyüttüğü gölgesine aldanmak istemiyordu. Ama ayıp mıydı, günah mıydı; mutluydular.
Perihan, çevreden topladığı kuru dalları önüne bıraktı. Sonra gözünü yerde gezdirip birbirine eş büyüklükte iki taş aramaya koyuldu. Bulduğu taşları karşılıklı oturttu. Dallarla ortaya Kızılderili üçgenini kurdu. Kuru otları üzerine yığdı. Burnuna yanık kitap kokusu geldi.
O yıllarda üniversite sınavına hazırlanıyordu Perihan. Büyükbaşları ahıra geçiriyordu. Dere, taşların üzerinden ahenkle süzülüyor; ördekler, tercümesine kafa yoracağı şekilde vakvaklayarak silkeleniyor; akşamın kızıllığı, bir işe yarayan insanlara huzuru taksim ediyordu. Babası ise bahçede kitaplarını üst üste yığmış, yakıyordu.
Perihan, bir boşluğa anlamsız bakışlarla bakar gibi dondu. Bir babayla harp etmeyi bilmiyordu. Elindeki yuları fırlattı, bir uzay mekiği gibi ateş aldı. Evin üst katındaki, teheccüt namazlarında dua ettiği odasından diğer kitaplarını da getirip ateşin içine attı. Ateş iyice harlandı.
Sınavı kazanamamıştı. Babası, alaycı bir gülümsemeyle kapısını çalıp “Kazansaydın elâleme ayıp olmasın diye gönderecektim,” demişti.
Çoban çayı fokurdamaya başlarken Ferit, elindeki hortumu bıraktı. Perihan’ın yanına geldi; bir ağaç kütüğüne oturdu. O sırada barakadan telefon sesi geldi. Çalan, Perihan’ın telefonuydu.
Bir koşu gidip açtı. Arayan Murat’tı. Sesi titriyordu.
“Peder öldü, Perihan.”
Perihan donup kaldı. Tek bir soru soramadı. Murat’ın sesini, kulak vermediği bir radyonun sesi gibi algılıyordu. Ferit’in sorgulayan bakışıyla çözüldü.
“Babam ölmüş,” diyebildi.
Kuşlar sustu. Traktör sesleri durdu. Yaprak bile kımıldamıyordu.
Peder kim ulan?
Peder bizim babamızdı.
Baba, ölmez otu gibidir o.
“Yok… Nasıl? Essah mı?”
Döndü, bahçeye baktı. İlk çocukluk yıllarında sığamadığı evi ve bahçeyi, Ferit benzer bir mimaride bulup almıştı ona. Yine bir suçluluk hissi geldi.
Sıralı ölüm derlerdi. Pederi en sona koymuşlardı. Tövbe estağfurullah, kronik hastalıklar onlara tanımlıydı.
Ferit ve Perihan yola koyuldu. Perihan, Tanrı’yla bir ritim tutturmak istiyordu. İlahi adaleti bekliyordu. Ani ölümüyle kimsenin eline kalmamış, kalpleri yumuşatmıştı. Çepni’nin bakkalını zebil etmemiş, “Kulum,” demişti; Perihan’a sığ geldiğini düşündürecek bir adalet bırakmıştı.
Çepni köyüne geldiklerinde Döne gelin tezek aktarıyor, çocuklar taşlı yolda üç tekerlekli bisiklet sürüyor, yaşlı kadınlar birbirine yapışmış tütünleri diziyordu.
Eve geldiklerinde Perihan, adeta bir yas kortejinden geçiyordu. Amcalarının gözyaşlarında kardeş acısına tanık oldu. Çepni köyünün bakkalı, üç harfli marketlere direnmekten vazgeçtiği günlerin ardından, çok sevdiği Karadeniz’in dalgalarında torunlarının gözleri önünde can vermişti.
Öksüz kalmış bir çocuk gibi bakan annesi, iki kez felç geçirecek olan Murat ve kayıtsız görünen büyük abla Nevin…
Cenaze arabası geldi.
Bakkalın yüzünü açtılar.
Murat’ın anneyi uzaklaştırmasına Perihan izin vermedi. Vedanın telafisi olmayacaktı. Bakkalın yüzünde morluklar vardı. Perihan, kalkanlarını ilk kez indirdi. Kendisini ondan koruması gerekmeyecekti artık.
Bir beklenti yarattığı için her gün irtifa kaybeden benliği huzur bulacak, gevşeyecekti. Annesinin son bakışında kendisi için de bir sevgi kırıntısı aradı.
Sesiyle her yeri dolduran adam bu dünyadan gidiyordu. Herkes müstakil yasını tutacaktı. Nevin’in acının kıyısından geçmesi, Murat’ın ve annesinin acısının yanında esamesinin olamayacağı gerçeği, Perihan’ı yasıyla yalnız baş etmeye itmişti.
Yedisiydi, elli ikisiydi derken koskoca iki yıl geçmişti.
Yemek yerken, güzel bir sohbetin ortasında, yolda yüksek sesle konuşan birinde sendeliyor, tutukluk yaşıyor, kendini konumlandıramıyordu artık hayatın içinde. Üzüldüğüne kızıyor, sevindiğine sevinemiyordu.
Her gün yeni bir babayla tanıştı, yeni bir Perihan’a uyandı. Birçok duyguyu misafir etti. Bazen konukseverdi, bazen “Misafirlik bitti artık, Bakkal,” diyordu. Kapı dışarı ettiği de oldu.
Kaçkar’ın zirvesine çıkıp “Ben artık özgürüm!” diye çığlık atmak istiyordu.
Annesi hâlâ babasının sürekli giydiği gömlek ve pantolonu sofaya asmış, ondan güç alıyordu. Bakkal, kalın çerçeveli fotoğraflarını da gitmeden önce hazırlamış; duvara ve vitrinin en görünür yerine astırmıştı.
Veresiye defterine baktı.
Alacağı, vereceği bu kadardı.
İlk kez tanışıyor gibiydi kendiyle Perihan.
Don Kişot gibi yel değirmenlerine karşı savaşmış, yaşamını kaçırmıştı.


