Şükran Kaba
Dalgalar, oyuncağını vermek istemeyen çocuklar gibi önüne kattığı cesedi kıyıya yaklaştırıyor, tam karaya atacak iken tekrar kendine doğru çekiyordu. Bir süre çuval gibi oradan oraya savurduğu cesetle oynaşmaktan sıkılan deniz, onu karaya fırlattı. Bu ne ilk ne son cesetti… Eşsiz doğası ile tatilcilerin gözdesi olan bu Akdeniz sahilinde, deniz neredeyse her gün ceset kusardı.
Issız, bakir koyun kıyısında sırtüstü yatan cesede uzaktan bakılınca güneşlendiği sanılırdı. Üstünde sadece siyah mayosu olan, 40 yaşlarındaki erkek cesedi, kirpiklerinin arasından gökyüzündeki bulutlarla şakalaşır gibiydi.
Karadan bağlantısı olmayan ıssız koyun bu dinginliğini, müziği sonsuza kadar açıp yatlarıyla gelen ziyaretçiler bozardı. Onlar geldiğinde ateş böcekleri de susar, koyu şehrin hoyrat gürültüsü sarardı. O gün “Erik Dalı Gevrektir” türküsünün sesini, yattaki “Sütlaç” adlı köpek bozdu. Bir süre sahildeki cesedi izleyen Sütlaç, sağa sola havlayarak koşuyordu. Sütlaç’ın bu hâlini hiç kimsenin umursadığı yoktu. Sütlaç, suya atlayıp can havliyle kıyıya çıkıp havlamasını sürdürünce dikkatlerini çekebildi. Cesedin başında toplanan seyirciler eğlencelerinin bir cesetle kesintiye uğramasından son derece mutsuzdu. Bir an önce cesetten kurtulup eğlenceye devam etmek istiyorlardı.
Haber verilen sahil güvenlik, merhumu ceset torbasına koyup devlet hastanesinin morguna kaldırırken, meçhul adamın, Hataylı, Zıpkın lakaplı Mehmet’e yani Memo’ya ait olduğu belirlendi. Hatay’da ailesine haber verilse de cenazesini almaya hiç kimse gelmedi. Üç beş kişinin katıldığı cenaze töreniyle memleketinden çok uzaktaki bu sahil kasabasında toprağa emanet edildi.
Tüm bunlar 24 saatte olup bitmişti. 24 saat önce Memo, beş metrelik botuyla dalgalarla dans eder gibi kıyıya doğru yol alırken ses bombasından yayılan Arapça hareketli şarkı ile ayakta ritim tutuyordu. Bu neşesinin tam zıttını ise dalgıç kıyafetiyle korkudan demirlere sımsıkı tutunmuş genç müşterisi yaşıyordu. Dalgaların yüksekliği arttıkça bot dalgalar arasındaki çukura düşüyor, dalgaların yüksekliği ile tekrar havalanıyordu. Memo, müşterisinin bu korkusundan keyif de alıyordu. “Ağzında altın kaşıkla doğan bu bebeler hayatı da kaskatı, korkarak yaşıyor,” diye içinden geçirirken hafif bir kıskançlık hissetti. Hayat, onu hep hırpalamıştı. Bu bebeler gibi pamuklara sarmamıştı. Sanki yüreğinde kör bir bıçakla yaşıyordu.
Memo, dalgıç eğitmeniydi. Büyük şehirlerin beyaz yakalıları, tatillerine heyecan katmak, sosyal medyada fotoğraf paylaşmak için ona gelirdi. Memo, dalgıç kıyafeti giydirdiği müşterilerini denizin 10 metre derinliğine indirip ellerine ekmek kırıntısı bırakıp balıklar hücum ettiğinde fotoğraflarını çekiyordu. En eğlendiği an, buydu. Müşteriler, denizin altında ona teslim olur, bir çocuk gibi koluna sımsıkı yapışır, en zayıf anlarına şahit olurdu. Denizin o gizemli dünyasını bilmeyen, çok da merak etmeyen müşterilerin aksine Memo için deniz; ekmek teknesinin ötesinde yaşamın anlamı, keşfiydi. Deniz, onun evi, ana vatanıydı. Hatta Memo, bedeni insan şeklinde olan bir balıktı. Paletsiz, maskesiz denizin ta 62 metre derinliğine kadar inip zıpkınla balık avlamak en büyük tutkusuydu. Ölümle dans ettiği bu anlarda daha da dibe inmeyi hedeflerdi. Zıpkın Memo dünya denilen bu gezegenden her an vazgeçmeye hazır yaşıyordu. Yüreğinde insanlara karşı sevgi kırıntısı yoktu. Nasıl olsundu? Memo insan olmayı unutmuştu. Kadınlar bile onu ele geçiremiyordu. Ruhu karada kartal, denizde balıktı…
Suriye sınırındaki bir köyde başlamıştı yaşamı… Tek göz odada, anne, baba ve her yıl dünyaya gelen kardeşlerle adeta ölüm kalım savaşı veriyorlardı. Taşlık, tarıma pek elverişli olmayan bölgede geçim kaynağı hayvancılık ya da kaçakçılıktı. Coğrafya kaderindir, derler, çok çocuklu ailenin en büyüğü olan Memo’nun yaşam çizgisi, daha o doğmadan çizilmişti. Oralarda çocuklar çocuk olmazdı. Dünyaya gelişleri de gidişleri de sıradandı. Ne doğana sevinilir ne ölene ağıt yakılırdı. Doğan bebeklere kardeşlerinin ya da komşulardan alınan emanet giysiler giydirilir, iki yaşına kadar ağızlarına anne memesi tıkılır, iki yaşından sonra ne aç mısın, ne tok musun diye sorulurdu. Beş yaşına geldiğinde kız çocukları evin temizliğinden, bulaşığından, çamaşırından, kardeşlerinin bakımından sorumlu tutulur, erkekler ise evin geçiminden…
Memo da neden gittiğini bilmediği ilkokuldan üçüncü sınıfta alınıp bir günde yetişkin yapıldı. Zamansızdı yaşam… Babası Hüseyin, zapzayıf, kuru, cılız 9 yaşındaki çocuğunun eline bir değnek tutuşturup yüz koyunu emrine verip onu dağların ıpıssız kucağına atıvermişti. Tek göz odadan kekik, çam kokularının sardığı, geceleri yıldızların yağdığı dağlara gitmek Memo’nun ruhunu özgürleştirirken, korka korka korkmamayı, aç kala kala acıkmamayı, tek başına kala kala yalnızlığını sevmeyi öğretmişti. Dağın dışında yuvasının da olduğu pek söylenemezdi. Bir göz odada anne ve babasıyla birlikte çoğu zaman sayısını unuttuğu birçok çocuk… Çoğu zaman ağızlarına kadar inen yeşil sümükleri, tiftik gibi bitli saçları, kirli çıplak ayakları, yırtık pırtık, çiş kokan çiçekli patiskadan giysileri ile insan yavrusunun ötesinde kendi kendine ağlayan, toprakla oynayan, kendi hâlinde yaşam mücadelesi veren yaratıklar… Bu yabani yaratıklar, annesinin yer sofrasının ortasına yerleştirdiği alüminyum tepsiye parçaladığı kuru ekmek parçalarının üstüne döktüğü biber salçalı lapayı, adeta pençelerini hayata geçirir gibi birbiriyle yarışır hâlde siler süpürür, ağızlarının çevresindeki biber kırmızılığı ile oyunlarına geri dönerlerdi.
Yuva başka bir şey olmalı, diye düşünürdü Memo. İçinde kendini insan gibi hissettiğin korunaklı bir yer. Babasının içtiği tütün ve köşesindeki ocağın isine, yemek, osuruk, yağ kokularının karıştığı bu dört duvar, Memo’nun yuvası değil, cehennemiydi. Günlerin, yılların geçmesiyle hayatlarından herhangi bir şey değişmiyordu. Sanki donmuş bir fotoğraf karesindeydiler… Gülüşleri de yoktu, ağıtları da… Bu fotoğraf karesine doğan bebekler giriyor, ölen bebekler çıkıyordu. Anne ve babasının, neredeyse her yıl bu rezil yoksulluğa yeni bir bebek dâhil etmesini bir türlü anlamasalar da kurak bir dağın eteğindeki bu tek göz odada üreyerek var olma savaşları, Memo’nun midesini bulandırıyordu.
Arka bahçeleri nine ve dedesinin yorgun bedenlerinin yanı sıra ölen bebekleri de misafir ediyordu. Mezarların üzeri, bahçenin kuytu köşesinde büyük bir ağacın gölgesi düştüğünden en sevdikleri oyun alanıydı. Ölüm ve doğumun durgun suyunda yaşayıp giderken, onları şaşırtacak yegâne şey muhtarlık seçimlerinde hatırlanmaları olurdu. Bir kere hatırlarını sormayan Mahmut Dede’nin evlerine seçim için gelmesi Memo’yu çıldırtmış, kovmaktan beter etmişti. O günden sonra Memo köyün delisi oldu!
Hafızasız bir yaşamları vardı. O an gerçekti. Annesine baktığında kedi ya da köpeklerin yavrularını emzirmesi aklına gelirdi. Gülsüm’ün memelerinden bebekler eksik olmazdı. Süt korur, deyip hamile kalmayacağına inanan Anadolu kadını gibi Gülsüm de sürekli hamile kalırdı. Bu bebeklerden bazıları bu aç, sefil hayata karşı koyamaz ölüp giderdi. Ama yaşamları kaldığı yerden ya da kalmadığı yerden böyle akıp giderdi. Sorgulanmayan, olduğu gibi tevekkül edilen hayatlarında, kan lekesi gibi hiç çıkmayan bir sefalet vardı. Sefalet yiğitliği öldürür, derler. Memo’nun hücrelerine kadar işleyen sefaletin çürük yumurta kokusu, içini bulandırıyor, kendini insan gibi hissetmiyordu.
Memo, balık adam kıyafetini çıkarıp beş yıldızlı otelin kafeteryasında soluklanmak için oturduğunda içinde hissettiği o çürük yumurta kokusu çok çok geçmişte kalmıştı. Denizin tuzlu, arındıran şifalı suyu ile çelimsiz, sıska bedeni çevikleşmiş, ruhu deniz gibi özgürleşmişti. Adeta bir yılan gibi çürük kokan derisini soymuş, ruhunu arındırmış, insan olmaya başlamıştı. Eskiden insan kılığında koyun, keçi belki böcekti…
Suriye sınırındaki köyünde koyunlardan farkı neydi? Onlarla dağlarda yaşıyordu. Haftada bir bir göz odalı evine dönüş yapıyordu. Onun için bu dönüşün en güzel tarafı kardeşlerini sağ salim görebilmesiydi. En sevdiği kardeşinin ateşlenerek ölümünden sonra tadı tuzu kaçmıştı. Memo’nun aklına başka ayrılıklar da gelmiyordu. Oysa sefalet ölümden beterdi. Açlıktan gözlerinin feri kaçan, kemikleri sayılan kirli sarı bedenlerinde atan bir kalp taşıyan kardeşleri eksilmeye başlamıştı. İki kardeşi, çocukları olmayan teyzesine evlatlık verilmiş, uzaklara gitmişlerdi.
Memo, dağlarda koyun güderek sefaletin bitmeyeceğinin farkındaydı. Babası da yedi yaşından beri hayvan gütmekten tütün tarlasında işçiliğe, kaçakçılığa kadar her işi yapmıştı. Memo, bu sefaletlerine on çocuğu dâhil etmelerine büyük bir öfke duyuyordu. Karın tokluğuna geçen hayat, hayat değildi.
Memo, koyunları diğer kardeşlerine emanet edip Suriye sınırından kaçakçılık yapmaya başladığında 15 yaşındaydı. Sefalet, korkudan, ölümden daha beter bir şeydi. Kaçakçılığa sisli gecelerde kedi patisi sessizliğinde çıkarlardı. Lakin Suriye macerası da uzun sürmedi. Ekmek kavgası acımasızdı. Lokmanı bölüşme masalı artık ütopyaydı. Orman kanunları geçerliydi. Dik başlı, korkusuz Memo, kaçakçılıkta barınamadı. Elindeki avucundaki mallara el konulduğu gibi bir de eşek sudan gelinceye kadar dayak yedi.
Babası Hüseyin, öfkesi gittikçe artan, evcilleşmeyen Memo’ya köyün dar geldiğini biliyordu. İnşaat işlerinde yardım için Samandağ’a akrabalarının yanına gönderdi. Memo, sabahtan akşama kadar ırgatlık yapıyordu. Pencerelerinin olmadığı, sıvasız inşaatın bir göz odasında, çocuk işçilerle birlikte kalıyor, baba otoritesini tesis etmek ister gibi çocuklara kol kanat geriyordu. Memo’nun içinde küllenmeyen köz, orada da onu rahat bırakmadı. Ustaları yevmiyelerinden kesinti yapmaya kalkınca, Memo adamın ağzını burnunu kırıp çok uzaklara, Akdeniz’in sahil kasabasına kaçtı, balıkçı teknesinde iş buldu. Teknede yatıp kalkmaya başladı. Geçmişini unutmak ister gibi ne anasını ne babasını ne de kardeşlerini arayıp sordu. Birkaç defa köyüne gitmeyi denese de ayakları hep geri geri gitti. Çürük yumurta kokusunu bir daha duymaya tahammülü yoktu.
Gözlerinin önünde uzanan iyot kokulu denize sevdalanmıştı. Memo, denizi keşfederken kendi içindeki denizin de farkına vardı. Bugüne kadar fark etmediği bir coşku gelmişti içine… Denizi keşfetmesi ile hayatı bambaşka bir anlam kazanıyordu. İçindeki çürük yumurta kokusu da siliniyordu. Zıpkın ile balık avlama ise en büyük tutkusu oldu. 62 metreye kadar tüpsüz dalmak ona yetmiyor, her geçen gün artırdıkça artırıyordu. Hedefi 100 metreye çıkarak şampiyonluk kazanmaktı. Memo, insan bedenine hapsolmuş balıktı…
O gün de dalgıç eğitimi verdiği müşterisini otele bırakıp misafirleri için zıpkınla balık avına çıktı. Kayalıkların arasında bir görünüp bir kaybolan levrekle bir süre saklambaç oynadı. Zıpkınıyla nişan alıyor, balık kaçıyor, o kovalıyordu. Memo, hayatta Azrail’in olduğunu unutarak yaşamıştı. İşte tanışma zamanı gelmişti…
Memo, saatine baktı. Hızla suyun yüzeyine çıkması gerekiyordu. Epey oyalanmıştı. Ama büyülenmiş gibi kayaların arasına saklanan levrekten gözlerini alamıyordu. Git, git, git der gibi bir hâli vardı. Memo, dağda ayı ile karşılaşmasını hatırladı. Koskocaman gövdesi koca koca ayaklarıyla öyle hızlı koşuyordu ki… Memo av, ayı avcıydı… Korkudan yüreği ağzına geliyor, vücudu titriyordu. Altına bile işemişti. Bağıracak olmuştu, sesi çıkmamıştı. Ayı ile göz göze geldiği anı ürpererek tekrar yaşadı. O anda görünmez olmak istiyordu. Kangal köpeği ile ayının mücadelesi sonucunda o gün ayı Memo’ya dokunmadan çekip gitmişti. Şimdi Memo, levreğin de kalbinin küt küt attığını hissedebiliyordu. Levreğe sevgiyle elini uzatıp ona korkmamasını söylemek istedi. Bedenine çok sevdiği denizin suları doluyor, onu nefessiz bırakıyordu. Memo, son kez levreğin gözlerinde Azrail’i gördü. Hayatı, bir film şeridi gibi gözlerinin önünden geçti. İlk defa içinde huzuru hissetti. Yüreğindeki kör bıçak çıkmıştı. Denizin koynunda ölmek ne güzeldi!


