Ekin Toprak Ertuğral
“Çatlak patlak, yusyuvarlak,
Kremalı börek, sütlü çörek,
Çek dostum çek, arabanı yoldan çek.”
Nasıldı bu tekerlemenin sonu?
Nişantaşı’nda, Hüsrev Gerede caddesinde 35 numaralı apartmanın giriş katında oturuyordu Cemler.
Biz, bir kat aşağıda. Yerin altında.
Onların evi sıcak ve aydınlıktı. Damask desenli açık krem renkli duvar kâğıdı ile kaplı salonlarında büyük tablolar asılıydı. İlk orada görmüştüm yağlı boya resimleri. Mutfak ve tuvalet dışında her yer yumuşacık halı kaplıydı. Çiçek yetişirdi evlerinde. Devetabanı, aşk merdiveni, birkaç tane de menekşe. Pırıl pırıl kristal avize kartonpiyerli tavandan bütün ihtişamıyla sarkardı. Salonun bir köşesinde de plakların dizili durduğu bir dolap vardı. Hep müzik çalardı evlerinde. Cem’in kendi odası, kendi yatağı, çalışma masası vardı. Her hafta değişirdi örtüsü. Çarşafı ve yastığı takım olurdu.
Bizim evimiz ise soğuk ve karanlıktı. Rutubet kokardı. Kalorifer dairesinden böcekler çıkıp gelirdi bazen. Kapının önüne böceklerin yapışması için bant koymuştu babam. Plastik çiçekler vardı ortadaki sehpanın üzerine. Pazardan alınmış, çiçek kokmayan sahte çiçekler. Duvarda Saatli Maarif takviminden başka bir şey asılı değildi. Benim odam yoktu. Salonda uyurdum.
Çatlak tavandan beyaz bir ampul sarkardı.
Cemlerin evinin her köşesini severdim. Camlarının önünde ufak bir çıkıntı vardı. Hem dışarıdasın hem içeride.
Oraya sığışıp oyunlar oynardık.
“Taşa oturmayın karnınız ağrır,” derdi annesi. Sonra da altımıza yastık koyup saçlarımızı okşardı. Bazen mısır patlatıp verirdi, tuzlu tuzlu. Büyük kâsenin içinde ellerimiz birbirine değerdi. Yanına bir de limona yapardı. Buz gibi, sapsarı. Dudaklarımız tuzdan ve limondan yanardı.
Annem onların evini temizlerdi haftada bir gün. Hep meşgul olurdu Cem’in annesi. Temizlik yapmaya vakti olmazdı.
Annem dizlerinin üzerine çöküp parkeleri silerken bize tekerlemeler öğretirdi. Gözünün önünden de hiç ayırmazdı bizi. Ne yapacaksak. Cem’in Transformers desenli yatak örtüsünün üstünde oturup öğrendiğimiz tekerlemeleri söylemek en büyük eğlencemizdi.
Bir süre sonra annem beni göndermez oldu.
“Büyüdün artık. Koca kız oldun, ne işin var, ayıp artık. Hem onlar da rahatsız oluyordur,” dedi.
Aynı ortaokula, aynı liseye gittik Cem’le.
Evde partiler yapmaya başladı. Kızlı erkekli partiler. Beni çağırmadığı partiler. Plaklarda dönen müziklerle dans ettikleri partiler.
İşte ilk o zaman anladım Cem’e âşık olduğumu.
Ve ilk o zaman fark ettim tavandaki çatlağın büyüdüğünü.
Başka kızlar o eve girip çıkmaya başladığı zaman kıskandım. Bir keresinde Aslı geldi tek başına. Birlikte ders çalışacaklarmış.
Hah, ben de inandım! Halbuki ilk ben girmiştim o eve. Pencerenin önünde az mı dip dibe oturmuştuk. Birlikte ders çalışmıştık. Neden şimdi giremiyordum o eve?
Kapıcı kızı olduğum için tabii, neden olacak.
Küçükken iyi hoş değil mi?
“Gel Canan, git Canan. Aman Cem evde sıkıldı, oynayın Canan. Hadi artık git, Cem’in banyo saati geldi Canan. Ay ne güzel de anlaşıyorsunuz, maşallah Canan.”
O zaman da kapıcı kızıydım.
Üniversiteyi kazanmak için çok çalıştım. Karadeniz Teknik Üniversitesi varmış kaderimde. Halamların yanında kaldım.
Cem kazanamadı ama ailesi onu Amerika’da bir üniversiteye gönderdi. California’daki teyzesinin yanında kaldı.
Tatillerde karşılaştık. “N’aber?” dedi sadece.
Hiç oyun oynamamışız gibi davrandı bana. Yüzüme bile bakmadı. Çatlak büyüdü.
Bir keresinde, evde arkadaşları varken, kapıcı ziline basıp “Yusuf Efendi” diye bağırdı.
“Babam merdivenleri siliyor,” diye cevap verdim.
“Canan, evde kola kalmamış, bi koşu bakkaldan alsana 3 şişe, please. Hadi kanka. Arkadaşlar kurudu,” dedi. Siyah bakkal poşetinde buz gibi kolaları götürdüğümde beni davet etmedi. Kapının aralığından yumuşacık halıları, pırıl pırıl avizeyi gördüm.
Çatlak büyüdü.
Üniversite bitip ikimizin de İstanbul’a geldiği o yaz annemler evi boyatmış.
Baktım, tavandan pırıl pırıl bir avize sarkıyor. Cemlerin eski avizesi. Bizim küçücük salonumuz için fazla parlak, fazla sarı.
Bir akşam bahçede bekledim.
Mezuniyet hediyesi arabasını park edene kadar diz çöküp oturdum birlikte oyunlar oynadığımız pencerenin altında. Islık çala çala apartmana doğru yürüdü. Pek keyifliydi. Amerika’dan aldığı kot pantolonun cebine sokuşturdu anahtarı. Apartmana girince, yerden aldığım bir taşı olanca gücümle camına fırlattım.
Önce küçük bir oyuk oluştu, sonra hızla koca bir yıldız gibi çatladı.
Tekerlemenin sonunu şimdi hatırladım:
“Çek dostum çek, arabanı yoldan çek,
Çek çek amca,
Burnu da kanca,
Al sana bir ta-ban-ca.”


