Ezgi Aktaş
Bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyor.
Evin içinde sevimsiz bir loşluk var. Perdeleri hiç açmadım. Sabahtan beri açık bilgisayarın başında, karşımda harflerin oluşturduğu sözcüklere, sözcüklerin yarattığı cümlelere ve aralarına yerleşmiş noktalama işaretlerine bakıyorum. İçim sıkılıyor. Öyle bomboş bakıyorum ki ekrana, ekran bile “Bana boş bakıyorsun, istersen kapanabilirim sorun yok” der gibi. Sanki bildiğim bütün dilbilgisi kurallarını unuttum, kafamın içinde uğul uğul bir ses, yetmezmiş gibi kulaklarım da çın çın… Dün de olunca arama motoruna bakmıştım nedir bu diye. Kulak kiri… Yabancı cisim… Yüksek tansiyon… Yük-sek tan-si-yon. Annemde vardı, ya bende de varsa? Bu dünyada her şey genetik ve her şey de politik. Durup dururken yeni dert kilidini açtık, hoş geldin yüksek tansiyon tedirginliği. Ama kabahatin büyüğü bende. Arama motorundan hastalık mı aranırmış, bu ne cehalet? Kulak kiri ya da yüksek tansiyon iyi gene, ya kanser çıksaydı?
Bir yudum dahi almadığım kahvem buz gibi olmuş. Sabah ayılmak için bir fincan, öğlene doğru bilgisayardan bana acıyarak bakan metni doğru dürüst düzeltmek için bir fincan daha, bu sonuncuyu da iç sıkıntısından koymuştum galiba.
Sırf içmiş olmak için kahve koyunca hep böyle oluyor, o kahve kendini bir şekilde unutturuveriyor. Kahvenin bile bir gururu var, öylesine konulmuş olmayı hazmedemiyor, kendini görünmez kılıp bir kenarda soğuyuveriyor.
Işıksız, kapkaranlık mutfağa yürüdüm. Lavaboya sabahtan beri gelişi güzel bırakılmış kirli tabak çanak yığınının üstüne yeni arkadaş bıraktım. Hemen bağırlarına basıp kaynaştılar, kahvenin sulu tortusu tabakların içindeki yağlı suya yayıldı. Sanki hayata bulaşık paklamaya mı geldim,akşam halletsem kıyamet mi kopar? O zamana kadar kirli tabak çanak olmanın zorlukları üzerine aralarında konuşurlar, sosyalleşir, belki de örgütlenip Kirli Tabakları Koruma Derneği kurarlar. Eski kocama sürekli “Lavaboya doldurma, hemen elde yıka ya da makinaya diz ki yığılmasın” diye söylenip duran ben değilmişim gibi bulaşık yığınları üzerine şaka yapıyorum. Ama bilin bakalım ne yok? Gülen.
Aslında iç sıkıntımın sebebi başka. Sabah ev sahibi aradı. Daha önce hiç ev sahibiyle konuşmuşluğum, hele de zam pazarlığına oturmuşluğum hiç yok. Beş yıldır, yani evlendiğimizden beri ev sahibi ile muhatap olma işini istikrarlı şekilde eski kocama yıkıyordum. Tıpkı bozulan eşyaları tamir etmesi için usta bulmak gibi bu da onun uzmanlık alanı. Ben yabancılarla konuşmayı hiç sevmem, anksiyetem tutar. Hele para konuşmak mı, asla. Alın bütün cüzdan sizin olsun, yeter ki beni rahat bırakın lütfen, teşekkürler. Aslında eski kocam görevini başarıyla ifa edip, hâkim bizi “şiddetli geçimsizlik” gerekçesiyle sadece beş dakikada anlaşmalı boşamadan sadece dört ay önce kontratı yenilemişti, o yüzden ekranda “Hatice Hanım” yazısını görünce şaşırdım. Keşke ev sahibine başka zil sesi atasaydım, şöyle yüksek bir alarm sesi gibi bir ses, duyup açmazdım diye düşündüm ama öyle bir alarm atamamış olduğum için açmış oldum. Hatice Hanım hoşbeş faslından sonra kira zammından daha büyük bir bombayı kucağıma bıraktı. Sahte nezaketle dolu bir sesle “Ay canım merhaba. Bilirsin, sizi çok severim. Beş yıldır hiç üzmediniz beni. Ama ev kentsel dönüşüme giriyor. Evet, bütün haneler anlaştı canım. Birkaç ayınız olacak, zorluk çıkarmadan evi boşaltmanız gerekiyor…” diye haberi tebliğ etti. “Hayırlı olsun Hatice Hanım” diyebildim sadece, sınırlı meziyetlerim arasında medeniyet erbabı olmak da var. Telefonu kapatınca binalarını yıktırıp yerine müteahhit bey estetiği, cillop gibi yepyeni, krom balkon demirli, parlak lake mutfak dolaplı, 55 m2 evleri için imza atmaya gelince hemencecik anlaşıveren apartman sakinlerine içerledim. Yıllarca yok çöpün suyu aktı, yok apartmana kedi girdi, yok kapıyı sert kapattın gibi eften püften nedenlerle didişmeyi ata sporu kabul eden, hiç de sakin olmayan sakinlerinin birdenbire çıkıveren uyumunu takdir ettim. Uçuk kiralar, konut krizi, barınma sorunu sözcükleri uçup onlarca kişisel derdimin üstüne kara sinek gibi kondu. Yeni boşanmış, ana babasından pek bir şey kalmamış, bir tek maaşıyla yaşayan, kontrat için ev sahibiyle bile konuşamayan kadar kaygı dolu benliğimin kendine ait bir oda için çırpınan milyonların arasına katılışı şehrimizde ve yurdumuzda düzenlenen törenlerle kutlandı.
Yağmur damlaları bir şeylerden hıncını alırcasına camları dövüyor. Akşam çökmek üzere. Bilgisayarın başına oturdum. Harfler “Senin gibi kafası karışık biri tarafından düzeltilmeye hayır” diye müdahalemi reddedince, “The Ballad of Lucy Jordan” şarkısını dinledim son ses.
Marianne Faithfull’un Paris’te hiç spor araba sürerken saçlarının arasında ılık rüzgarlar esmemiş banliyö kadını Lucy Jordan’ı anlatan puslu sesi odayı doldurdu. Lucy ile aynı yaştayım. Lucy gibi yalnızım. Lucy gibi anlaşılmamış bir benliğim. Lucy gibi hayatımı değiştirmek üzereyim. Lucy’den farkım, artık temizlemek için başka bir ev bulmalıyıım.
Kalktım, yatak odasına gittim. Odada şöyle bir dolaştım, içeriye taze hava girsin diye camı açtım. Dolapları açtım, içindeki eşyalara baktım. Hepsi kutulanacak, kutulanmadan önce ayıklanacak… Dolabın sol tarafında eski kocamdan kalan birkaç eşya torbaların içine tıkılmış. Kirliye atılmadı, doğru yere asılmadı, ütülenmedi diye yıllarca didiş, sonra öylece bir yerde beklesin dursun. Yataktan kalktım, çekmeceyi açtım. Üzerinde güzel ve sıcak evlerinde oturan mutlu bir ayı ailesi çizilmiş kırmızı bir teneke bir çikolata kutusu çarptı gözüme. Üç gülümseyen ayı evlerinde hediye açıyor. Çocukken izlediğimiz çizgi filmler gibi baktıkça insanın içini ısıtan bir kutu. Bir yeni yıl sabahında Savoy Pastanesi’ne uğramış, ekler ve ılık süt keyfi yaparken rafta görmüş, eve getirmiştim. O yılbaşı gecesi yedik içtik, çikolatanın seratonini geçince gözden düştük, bir daha o mutlu ayı ailesi gibi olamadık. Kutu da bir çekmeceye tıkıldı, tekrar açılacağı günü bekledi durdu.
O gün bugünmüş. Mutlu ayıların gülümsediği kutunun kapağını sertçe çektim, tıngır mıngır yere yuvarlandı, sesi odada çınladı. 37 yıllık hayatımın bütün ıvır zıvırı… Eski konser biletleri yurtdışı seyahatlerinden kalan metro biletlerine karışmış. Londra metro ağı haritası, Barcelona’daki Picasso Müzesi’nin giriş bileti, festival bileklikleri, işte burada da bir sinema bileti…
LEOPAR
5 NİSAN 2008
EMEK SİNEMASI
Hatırladım. İki edebiyat öğrencisi, güzel bir bahar günü. İstanbul Film Festivali’nde Leopar’a bilet almış, el ele Emek’in kırmızı koltuklarında filmi izlemiş, festival için gelen Claudia Cardinale’yi dünya gözüyle görmüştük. Film bitincede el ele tutuşup Galipdede Caddesi yokuşundan aşağı koşar adım yürüyüp Karaköy’e inmiştik. Akşam çökerken birer bira içmiştik o zamanlar adı sevgilim, bugün ise eski kocam olan Barış’la. Gürültülü kahkahalarıyla etraftaki fesatları çatlatan iki aşıktık.
O güzel bahar gününden sadece 5 ay sonra Karaköy İskelesi şiddetli lodos nedeniyle sulara gömülecek, ancak on yıl sonra yeniden yerine yenisi gelecekti. Emek Sineması da Leopar gösteriminden sadece beş sene sonra, yine bir bahar gününde yerle yeksan edildi. Hayallerimizin, bildiğimiz şehrin üzerinden silindirle geçtiler, enkazdan geriye kalanları da bir kutuya koyup “işte hatıralarınız, bakar bakar ağlarsınız” diyerek elimize bıraktılar. O kutunun içini kağıtlarla doldururken aşkımız hep sürecek sandık. Direne direne kazanacağız sandık, direnirken birbirimizi tükettik.
Bitmez sandığımız aşkımızın üzerinden buldozerle geçtiler, ortalık yangın yerine döndü. Şantiye alanlarının arasında, tozlu sokaklarda, yıkıntıların gölgesinde kaldık.
Şimdi şu anda geçmiş hayatımdan geride kalan anıları tıkıştırdığım kutuya bakıyorum. Mutlu ayı aileli teneke kutuyu yeni anılar tıkmak için yanıma almalıyım. Pek de bir numarası olmayan hayatımı yeniden kurmalıyım. Ama her şeyden önce şu 8 bin yıllık İstanbul’da tek kişilik kıçımı sığdırabileceğim yeni bir ev bulmalıyım. Kuytu bir sokakta,küçük gizli bir bahçesi olan, erik ağacının her mevsim değişecek gölgesini mutfaktan izleyebileceğim, mümkünse yakın zamanda yıkılmayacak bir yuva… Yaşamaya devam etmeliyim.

Ezgi Aktaş, Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nden mezun oldu. 2007’de adım attığı medya ilişkileri ve iletişim alanında çeşitli projelerde görev aldı. Özel bir ilgi duyduğu kültür sanat alanında farklı mecralarda yazıları yayınlandı, 2006-2013 yılları arasında kültür sanat sitesi Alternatif İstanbul Rehberi’nin editörlüğünü üstlendi. Bir yandan iletişim uzmanı olarak çalışmaya devam ederken kültür sanat etkinliklerini takip etmeye devam ediyor. Ayrıca Suare Dergi için röportajlar yapıyor.

