SERCAN POYRAZ
Trene bindiğimde pencere camına kafamı dayadım, cam titremiyordu. Uçuşan kuru yaprak parçalarına ıslıklar eşlik ederken insanın kendini gemi hissine kaptırmaması mümkün değildi. yaşam koşuşturması bizi sürdürürken birçok şeyin geride kaldığını fark ediyoruz. Cebinden çıkardığı eski mektubun kıvrık parçası yıllar öncesinin hatırasını anımsattı. Kaç yıl oldu köyden göçeli saymadım ama çok kez taşlara takılarak düştüğüm olmuştur. Vücudumdaki hatıraların izlerinden hatırlarım. Bir anda buruşuk yüzümü ıslatmıştı bu anıları hatırlamış olmam. Dışardan gelen fısıltıların eşliğinde yüzümü silmek için cebimde mendil ararken mürekkeple boyanmış kâğıt takıldı elime fısıltılarla birlikte adeta vücudum parçalanmıştı. Evimi terk edilmişliğin ağır kokusunu taşıyordu. İçinde bin bir hikâye bulunduran bu taş evin sessizliğinde, kalp atışlarım hızlandı. Annesi hep ayağı kırık sandalyede otururdu. Her düştüğümde annem gülme krizine girer ben de kendime kızardım. Odayı kısık bir şekilde aydınlatan lambanın suçu değildi. Koskoca tarlayı okşarcasına besler ve o küçük ellerle kim bilir hatırlayamadığım neler yapardı. Zaman koşarken oluşturduğumuz kare minik albüm defterinde kim bilir ne mandallar saklıydı. Taze yemişler her zaman için bizi beslemeye yeterdi. Mezarlıkta rüzgâr ıslık çalarken şapkamın uçuşuz bucaksız uçuşunu izleyerek sonsuzluğa uğurladım. Taşın soğukluğu adeta avuçlarında toprağın altındaki iskeletlerin sensizliği duyuluyordu. Affet beni diye mırıldandı. Bir an geçmişin yankıları beni boğmaya başlamış ve pişmanlık duyuyordum. Dönüş yolunda bozkırın ortasında ritim tutan ayaklarım aniden durdu. Gökyüzünü daraltan ezici kara bulutlar özgürlüğümüzü kısıtlamaya çalışırken damlalarıyla daralmış dünyamızı aynı zamanda genişletiyordu. Hafızamızı zorlaştıran kökler istenilmeyenlerden kaçışı değil, dönüşmemiz gerektiğini öğretiyordu bize…
- Bu öykü Kapadokya Edebiyat Buluşmaları’nda Yazar Hakan Akdoğan liderliğinde gerçekleşen “Birlikte Yazıyoruz” oturumunda yazılmıştır.


