Sinan Cem Çamözü
The Truman Show, yalnızca “iyi film” olduğu için değil, izleyiciye kendi bakışını sorgulattığı için sinema tarihinde özel bir yere sahip filmlerden biri. Peter Weir’in The Truman Show’da, sıradan bir hayatı dev bir sahneye taşıyarak hem bireyin özgürlük arayışını hem de modern dünyanın kurduğu yapay gerçekliği sorguluyor. Bunu hem de 1998 yılında yapıyor! Jim Carrey’nin dramatik bir karaktere dönüştürdüğü Truman Burbank karakteri, modern insanın görünmez duvarları arasında sıkışmış halini temsil ediyor. Film, televizyonun hüküm sürdüğü 90’ların sonunda çekilmiş olsa da bugün sosyal medya çağını neredeyse öngörüyor; sürekli kayıt altına alınan bir yaşam, gösteriye dönüşen bir gerçeklik.
Truman’ın yaşadığı kasaba baştan sona ışıkla kaplı. Güneş her sabah aynı biçimde doğuyor, insanlar hep güler yüzlü, hiçbir şey değişmiyor. Her şey fazla düzgün, fazla parlak. Ve tam da bu yüzden, eksik bir şey hissediliyor. Çünkü Truman’ın dünyasında ışık, gerçeği göstermek yerine onu gizliyor; sabah olup da uyandığı an yalanlar başlıyor.
Truman’ın yaşadığı yer aslında dev bir televizyon seti. Gökyüzü bir kubbe, güneş bir projektör. Her şey planlı, kontrollü. Böylesine pürüzsüz bir düzenin içinde “gölge”ye yer yok. Oysa gölge, hatanın ve belirsizliğin simgesi olduğu kadar, gerçeğin ta kendisi.
Christof’un Truman için kurduğu dünya güvenli bir hapishane gibi. Her şey tanıdık, öngörülebilir. Ve Truman da uzun süre bu düzeni sorgulamadan kabul ediyor. Bu noktada film, projektörleri bugünün insanına da çeviriyor. Sosyal medyada, reklamlarda sürekli maruz kaldığımız “ışıltılı” hayatlar ne kadar gerçek? Her şey kusursuz, kusurlar bile… Bütün bunlar gerçek mi yoksa kameraların sadece bize gösterdikleri mi?
Bu sahte dünyada uyanmak mümkün mü? Evet, Truman bunu yapıyor. Truman’ın uyanışı, küçük detaylarla başlıyor: aynı arabaların aynı saatte geçmesi, radyodaki garip sesler, gökyüzünden düşen bir projektör parçası… Bu küçük anlar, gölge düşürüyor Truman’ın hayatına. Gölge giderek büyüyor ve zihnini ele geçiriyor.
Truman ne kadar sorgularsa sistem o kadar direniyor. Çünkü gerçeği fark etmek, bu yapay düzenin çöküşü anlamına geliyor. Christof’un “Dışarıda da bu kadar gerçek bir dünya bulamazsın” sözü, aslında bizim kulağımıza da tanıdık geliyor. Sosyal medyada ne kadar aktifsin? Kaç kişi seni izliyor? Takipçilerine ne kadar etkiliyorsun?
Truman’ın durumu da buna benzer, o çağı gereği bunu televizyon ekranlarında yaşıyor biz telefon ekranlarında. Ancak Truman, fark ettiği andan itibaren set ışıkları ile aydınlanan hiçbir şeye inanmak istemiyor. Işığın altındaki her şeyin sahte olduğunu anlıyor ve karanlığa doğru yürümeyi seçiyor. Yüklenmiş deniz fobisine rağmen zorlu bir yolculuktan sonda, filmin sonunda gökyüzüne çarpıp o meşhur kapıyı buluyor. Kapıdan geçmek, onun için bir bitiş değil; kendi hayatına ilk adım atışı.
The Truman Show bize şunu hatırlatıyor: Karanlıklar değil bazen ışık da gerçeği gizler. Gölgeyi fark etmekse, özgürlüğün başlangıcı olabilir.


