Kayhan Bozdoğan
Ev, geceyi içine çekmiş, neredeyse nefes alıyormuş gibi hafifçe gıcırdıyordu. Komiser Aras, kapının önünde durup derin bir nefes aldı. Sol ceplerine sığdıramadığı sabırsızlık ve arka cebinden taşan uykusuzluk, yüzüne sanki küçük gölgeler çizmişti. Bu eve üçüncü kez geliyordu fakat bu kez bir fark vardı:
Çekmece meselesi.
Cinayet masasında yedinci yılı, bir dosyanın peşini bu kadar bırakmadığını gösteriyordu. Üstelik dosya sandığından daha derindi. Belki de bir çekmecenin içine sığmayacak kadar derin.
Aras anahtarını taktı. Evin içi karanlıktı ama sahnedeki temizlik izleri hâlâ seçilebiliyordu. Her şey çok düzenli görünüyordu; fazlasıyla düzenli. Şüpheli Cem Karaca’nın eviydi burası. Adı ünlü şarkıcıyla aynı diye kendince espri yapan bir muhasebeci. Fakat geçen hafta ortadan kaybolmuştu. Ardında bıraktığı tek şey, kazara açık unutulmuş görünen bir çekmeceydi.
Çekmece ilk bakışta sıradan görünüyordu ama içindeki izler, metal sürgülerdeki hafifçe aşınmış noktalar, halının altında bulunan mikro çizgiler Aras’ın dikkatini çekmişti. Biri o çekmeceyi çok sık açmıştı; gösterdiğinden daha sık.
Aras el fenerini açtı, odanın içini taradı. Gözleri masanın köşesine kaydı. O meşhur çekmece hâlâ oradaydı; gri, ahşap kaplamalı, dört çekmeceli bir çalışma masası.
Olay yeri ekibi ilk gelişte çekmecelerin boş olduğunu rapor etmişti. Ama Aras biliyordu: Boş çekmece diye bir şey yoktur. Ona boş görünen şey, çoğu zaman biri tarafından boşaltılmıştır.
“Bugün bana bir şey söyleyeceksin,” dedi çekmeceye doğru yürürken.
Masanın başına geçti, lastik eldivenlerini giydi ve çekmeceyi usulca çekti. Boştu, evet. Fakat köşede, sürgünün hemen altında milimetrik bir boşluk fark etti. Aras gözlerini kıstı. Tırnağıyla hafifçe yokladı. Tık. Küçük bir kapak oynadı.
Gizli bölme.
Aras’ın içi kıpırdadı. Parmaklarını aralığa soktu, kapağı çekti. İçeriden ince, siyah bir zarf çıktı. Üzerinde tek bir kelime vardı:
“AÇMA.”
Aras istemsizce güldü. “Polise zarf üzerinde talimat verilmez,” diye mırıldandı.
Zarfı açtı. İçinden katlanmış bir kâğıt çıktı. Yazı, titrek bir elden çıkmış gibiydi.
Bu, bir itiraf değil… bir uyarıydı.
Aras notasını cebine koydu, odanın içinde dolanmaya başladı. Çekmecenin önünde uzunca bir süre durdu. İşte o sırada bir şey fark etti. Halının üzerinde, masanın ayaklarından birinin altında ince bir çizgi vardı. Halı yakın geçmişte kaymış gibiydi.
Halıyı çekti.
Altında ikinci bir iz daha.
Ve onun yanında küçük, gümüş renkli bir vida.
Aras masayı yokladı. Masanın bir ayağı diğerlerinden daha hafif oynuyordu. İçini çekti: “Gizli bölme… ikinci gizli bölme.”
Masayı iki yana salladı. Ayağın altında bir boşluk sesi geldi. Aras cebinden küçük bir tornavida çıkardı. Vidayı yerine yaklaştırdı ve ayak kısmını çevirdi.
Tık.
Masa ayağı gövdeden ayrıldı. İçinden uzun, tüp şeklinde bir nesne çıktı. Üzerine siyah bant sarılmıştı. Aras bantları çözdü. Küçük metal bir silindir, ucunda dijital kilit.
Bir USB kasası.
Bu, Cem Karaca’nın kaybolmadan önce işlediği vergi usulsüzlüğü belgeleri olabilir miydi?
Belki de kaçırıldığına dair bir kanıt.
Kasanın üzerinde 4 haneli bir kod yeri vardı. Aras düşünmeye başladı. Bir muhasebeci… Dosyalar… Tarihler…
Aklına nottaki kelime geldi: “AÇMA.”
Dört harf. Tabii ki harf değil sayı lazımdı, ama belki harfleri sayıya çevirmişti.
Telefonundaki harf-sayı eşlemesine baktı.
A = 1, Ç = Türkçe bir harf olduğundan farklı… ama Cem’in aklı farklı çalışıyordu. Ç harfi için çoğu sistemde 2’nin ikinci basamağı sayılırdı.
M = 4.
A = 1.
1-2-4-1
Denedi.
Ekranda yeşil yanıp söndü.
USB kapağı açıldı.
Tam o sırada evin içinden bir ses geldi.
Tahta zeminin gıcırdaması.
Aras hızla döndü. El fenerini kaldırdı.
Ses, salonun içinden gelmişti.
Sanki biri ağır ağır ayak sürüyordu.
“Polis!” diye seslendi.
Cevap yoktu.
Elini silahına götürdü, sessiz adımlarla salona ilerledi.
Salonda kimse yoktu.
Ama balkona açılan kapı aralıktı.
Aras kapıya yaklaşırken rüzgâr perdeyi hafifçe dalgalandırdı. Çıkmak üzereydi ki kulağına bir tıkırtı daha geldi.
Bu kez ses… çekmecenin olduğu odadan.
Aras geri döndü.
Koridoru geçerken kalbi hızlanmıştı.
Odaya yaklaştı, kapıyı araladı.
Çekmece… açık değildi.
Üstelik masa eskisinden daha düzgün görünüyordu.
Aras’ın boğazı kurudu.
Masaya yaklaştı. Ayağın az önce çıkardığı gizli bölüm tekrar yerine takılmıştı.
Biri odadaydı.
Birileri evi izliyordu.
Ya da… çekmeceyle ilgili daha garip bir şey vardı.
Aras cebinden telsizini çıkaracaktı ki arkasında, kapı eşiklerinde bir gölge kıpırdadı.
Aras döndü.
Kimse yoktu.
Ama zeminde ayak izleri görünüyordu:
Çıplak ayak izleri.
Bir insanın değil…
Bir çocuğun.
Aras yutkundu.
“Bu işte çocuk ne arıyor?”
O sırada rüzgâr tekrar esti ve çekmece kendi kendine hafifçe hareket etti.
Sanki bir şey içeriden itiyordu.
Aras silahını çekti, yavaşça çekmeceyi açtı.
Boştu.
Tam kapanmak üzereyken çekmecenin alt tahta panelinin altında bir şey olduğunu fark etti. Elini uzattı, hafifçe bastırdı.
Panel, bir kapak gibi yukarı kalktı.
Altından, 7-8 yaşlarında görünen bir çocuğun fotoğrafı çıktı.
Fotoğrafın arkasında bir yazı vardı:
“O benim oğlum değil.”
Aras’ın kanı çekildi.
Cem’in çocuğu yoktu; en azından kayıtlar öyle söylüyordu.
O sırada odanın kapısı hızla kapandı.
Aras irkildi, silahını doğrulttu.
Bir fısıltı duydu.
“Açma dedim sana.”
Bu ses… Cem’in sesi gibiydi.
Ama yankılı, uzak, tuhaf bir tonda.
Aras geri geri çekildi.
Salona ulaşmadan önce bir şey daha fark etti:
Çıplak ayak izleri artık sadece yerde değil…
Duvarın üzerinde, tavana kadar uzanıyordu.
Sanki biri ters dönmüş, baş aşağı yürümüş gibi.
Aras nefesini tuttu.
O sırada çekmeceden gürültülü bir çarpma sesi geldi.
Sanki biri içeriden vuruyordu.
Aras kararlı bir nefes aldı ve odaya geri döndü.
Çekmecenin yanında durdu.
Bu kez çekmecelerden birinin aralığından ince bir ışık sızıyordu.
Aras eli titreyerek çekmeceyi açtı.
İçeride kimse yoktu.
Ama duvarın içine doğru giden dar bir tünel gibi görünen bir boşluk vardı.
Aras eğildi.
Tünele ışık tuttu.
Tünel ileride yana doğru kıvrılıyordu.
Orada, dizlerini karnına çekmiş hâlde biri oturuyordu.
Cem Karaca.
Gözleri kocamandı.
Karanlıkta parlıyordu.
“Çık,” dedi Aras.
Cem başını salladı.
“Çıkamam,” dedi.
“Söyledim ya… çekmece seni içeri çeker.”
Aras anlamadı.
“Sen mi yaptın bunları?”
Cem hüzünlü bir şekilde güldü.
“Ben hiçbir şey yapmadım. O çekmece… yıllardır burada. Benden önce de vardı. Bir kere açtım. Sonra o çocuk geldi. Sonra sesler. Sonra izler. Sonra ben…”
Cem gözlerini kısmaya başladı.
“Ben artık çıkamıyorum.”
Aras bağırdı: “Saçmalama, çık ordan!”
Elini Cem’e uzattı.
Cem eli titreyerek çıktı. Aras tam tutacakken elinin içinden toz gibi dağıldığını gördü.
Cem geri çekildi.
“Tünel seni de istiyor,” dedi.
“Benim gibi olacaksın.”
Aras geriye sıçradı.
Tünel kararmaya, daralmaya başladı.
Çekmeceyi zorluyor, açıldıkça açılıyordu.
Aras tüm gücüyle çekmeceyi kapattı.
Kapak kapanınca tünel bir anda yok oldu.
Odaya sessizlik çöktü.
Aras’ı sadece nefesinin sesi dolduruyordu.
Ama yerdeki ayak izleri duruyordu.
Tavanda da.
Salona doğru uzanıyordu.
Aras çıkmak için kapıya yöneldi.
Elini kapı koluna attı.
Kapı kendi kendine açıldı.
Aras kapının ardına baktı.
Salonun ortasında küçük bir çocuk duruyordu.
Siyah gözlü, solgun tenli.
Aras’ı süzüyordu.
Çocuk fısıldadı:
“Biri daha çekmeceye girmiş.”
Aras geri geri yürüdü.
Fakat çocuk bir anda yok oldu.
Aras hızla kapıya yöneldi, evi terk etti.
Merdivenlerde koşarken kalbi hâlâ göğsünde çarpıyordu.
Dışarı çıktığında telefonunu açtı.
USB kasasının kod ekranı yanıyordu.
Bir mesaj belirdi:
“Kod değişti: 4-4-4-4”
Aras şaşkınlıkla ekrana baktı.
O sırada evin içinden derin bir tıkırtı duyuldu.
Bir çekmece kapanıyordu.
Komiser Aras, apartmanın dış kapısını sertçe kapayıp derin bir nefes aldı. Bir an için dışarıdaki soğuk hava onu kendine getirmişti. Fakat cebindeki USB kasasının titreşim sesi yeniden başladı.
Ekranında bir yazı belirdi:
“KAPATTIĞINI MI SANDIN?”
Aras ürperdi.
Bu kez USB kapağı kendi kendine açıldı.
İçindeki bellek kartı hafifçe dışarı çıktı.
Aras, istemeden de olsa karta baktı.
Kartın üzerinde siyah mürekkeple yazılmış tek bir cümle vardı:
“İzlediğin için teşekkürler.”
Aras’ın kaşları çatıldı.
“Ne demek bu?”
Tam o sırada arkasında bir kapı gıcırtısı duyuldu.
Az önce çıktığı apartmanın kapısı kendi kendine açılmıştı.
İçeriden, üst katlardan gelen bir uğultu yükseliyordu.
Aras geri çekildi.
Uğultu giderek netleşti.
Bir cümle hâline geliyordu:
“Son sahneye hoş geldiniz…”
Aras başını kaldırdı.
Apartmanın tüm pencerelerinde ışıklar bir anda yanmıştı.
Ve her pencerede…
biri onu izliyordu.
Duran yüzler.
Boş gözler.
İnsan gibi duran ama insan olmayan,
sanki çerçeveye yapıştırılmış fotoğraflar gibiydiler.
Aras silahını kaldırdı.
“Oyunu kes!” diye bağırdı.
“Kim oynuyor bu tiyatroyu?”
Cevap yukarıdan geldi.
Çekmece odasının penceresi açıldı.
Pencerede küçük çocuk duruyordu.
Çocuk bir kumanda kaldırdı ve tuşlardan birine bastı.
Bir anda apartmanın dış cephesi değişti.
Beton yüzeyler titreyip metal panellere dönüştü.
Camlar LED ekranlara…
Pencereler dekor panellerine…
Aras nefesini tuttu.
Bir adım geri attı.
Karşısında artık bir apartman yoktu.
Kocaman bir stüdyo dekoru duruyordu.
Üstünde yazan tabela yavaşça ışıldadı:
“ÇEKMECE – Bir Gerilim Yapımı”
Aras neye uğradığını anlayamadan, tüm sesler kesildi.
Bir spot ışığı üstüne düştü.
Kulaklarında bir ses yankılandı:
“Komiser Aras rolünü başarıyla tamamladınız.
Şimdi kulise geçebilirsiniz.”
Aras gözlerini kocaman açtı.
“T… Tiyatro mu bu?”
Yakınından hafif bir tıkırtı geldi.
Cebindeki USB kendi kendine titredi ve üzerinde yeni bir yazı belirdi:
“Sen hariç herkes bir oyuncuydu.”
Aras elleri titrerken bunu okudu.
Sahnenin kenarından bir görevli girdi, elinde kulise çıkan kapı vardı.
Gülümseyerek eğildi:
“Efendim, final sahnesi harikaydı.
Çekmeceyi açtığınız anda kameralar çıldırdı.
Seyirci ayakta alkışlıyor.”
Aras hiçbir şey söyleyemedi. Görevli kapıyı açtı. Aras kapıdan içeri adım attığında içerisi karanlık bir tüneldi. Az önceki tiyatro ışıltısından eser yoktu. Tünelde sadece tek bir ışık yanıyordu: Bir çekmecenin içinden gelen loş ışık. Aras’ın yüzü kireç gibi oldu.
Kapının arkasından görevlinin sesi geldi: “Bu kez rol sırası sizde değil, komiser… Sıra çekmecede.”
Kapı gürültüyle kapandı. Işık hızla Aras’a doğru yaklaştı. Ve çekmece onu içine çekti.


