Close Menu
    Son Eklenenler

    Fotoğraf Sanatçısı Nihal Gündüz’ün Küratörlüğünü yaptığı “Yüzleşme: Hayalet Ağlar” Projesine Prestijli Ödül!

    Temmuz 5, 2026

    Golconda: Gerçekten Seçiyor muyuz?

    Temmuz 5, 2026

    SuareMag Temmuz 2026

    Temmuz 1, 2026
    Facebook X (Twitter) Instagram
    Pazartesi, Temmuz 6
    X (Twitter) Instagram Facebook
    Suare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve DahasıSuare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve Dahası
    • YAŞAM
      1. Aktüel
      2. Beslenme
      3. Felsefe
      4. Fitness
      5. İlişkiler
      6. Kişisel Bakım
      7. Kişisel Gelişim
      8. Psikoloji
      9. Sağlık
      10. Seyahat
      11. Sürdürülebilir Yaşam
      12. Teknoloji
      13. View All

      Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği: “Türk Gençliğine Atasını Unutturamazsınız”

      Ocak 16, 2026

      Apaçık Radyo’dan gençlere açık çağrı: “Açık Alan” başvuruları başladı

      Ocak 15, 2026

      Nazlı Eray’a “Yaşayan Efsane” Onuru

      Temmuz 5, 2025

      Yüzüncüyıl Gazeteciler Derneği’nden anlamlı seminer

      Temmuz 3, 2025

      İnovatif makarnacı Pastavilla 32. yaşını ödülle kutluyor

      Nisan 22, 2024

      Buğday Derneği ‘zehirsiz kentler’ için harekete geçti

      Aralık 23, 2021

      Pandora – Yasak Bilgi ve Merak, Felaket ya da Umut

      Nisan 5, 2026

      İkarus -Yükselme Arzusu, Protez Kanatlar ve Çöküş

      Mart 8, 2026

      Medusa – Kadın Öfkesi ve Öteki’nin Bakışı 

      Şubat 24, 2026

      Narcissus – Benlik, İmaj ve Modern Ego

      Ocak 7, 2026

      Ailemizin ‘Sessiz Odası’

      Mart 23, 2026

      Ergen ebeveynleri için kılavuz

      Eylül 23, 2024

      Aşkın Lotus Hali… 

      Temmuz 4, 2024

      “Doktordan Az Kullanılmış” bu defa bir kitap adı oldu

      Ağustos 29, 2023

      Parfümde şişe tasarımı kokudan önemli olabilir mi?

      Mart 28, 2023

      Saç bakımına ilişkin merak edilen 6 soru ve 6 yanıt

      Nisan 17, 2022

      Melda Kamhi Kosif’in yeni kitabı ‘Ruhun Fısıltısı’ okurla buluştu

      Haziran 8, 2026

      Pandora – Yasak Bilgi ve Merak, Felaket ya da Umut

      Nisan 5, 2026

      Beynini Resetle: Zihinsel rahatsızlıklar ve metabolizmayla ilişkisi

      Eylül 30, 2025

      Stresten Huzura: Deneyimlenmiş bir dönüşüm süreci

      Mart 6, 2025

      Beynini Resetle: Zihinsel rahatsızlıklar ve metabolizmayla ilişkisi

      Eylül 30, 2025

      Kimdir bu “Narsist Sapkınlar?”

      Mayıs 29, 2025

      Borderline: Bir Kişilik Bozukluğunun Biyografisi

      Mayıs 6, 2025

      Dementor – Ruh Emici: Narsisizmin gölgesinde bir yok oluş ya da yeniden doğuş hikâyesi

      Şubat 17, 2025

      Prof. Dr. Ahmet Karacalar’dan Lipödem Sendromu: Evrimsel Bir Uyumsuzluk

      Haziran 14, 2026

      ‘Bağımlılık’ bir hastalık olmayabilir (mi?)

      Şubat 18, 2026

      Longevity: Daha uzun ve daha iyi bir hayat mümkün mü?

      Şubat 4, 2026

      ‘Hepimiz Narsistiz’ kitabının yazarı Şule Öncü: Sanıldığından yaygın!

      Mayıs 17, 2024

      Sayım Çınar’dan Graz Notları: Sakinliğin, sanatın ve lezzetin şehri

      Şubat 6, 2026

      Melis Melek ile Yeryüzü Günlükleri

      Aralık 21, 2025

      IŞIĞIN İZİNDE, GÖLGENİN PEŞİNDE: PARİS

      Kasım 1, 2025

      ORTAÇAĞ’IN ORTASINDA BİR ŞEHİR: MDINA

      Kasım 1, 2025

      Nihal Gündüz’den ‘makarna’ ile ‘Çevre Krizi’ fotoğrafları

      Ağustos 15, 2025

      ‘Baumit ile Olasılıklar’ kitabı ile geleceği yeniden düşünüyor

      Eylül 20, 2023

      Heykeltıraş Varol Topaç’ın çelik üretim atıklarından yarattığı eser Contemporary İstanbul’da

      Eylül 17, 2023

      Jeotermal enerjiyi çocuklara anlatan kitap: Damla Adamlar

      Ağustos 31, 2023

      Kim Korkar Yapay Zekadan

      Haziran 8, 2025

      Türkiye’nin mutfak ve kültür mirasından seçkiler dijital erişime açılıyor

      Ekim 20, 2023

      Mevzular Açık Mikrofon, artık GAİN’de

      Eylül 1, 2023

      Akıllı makineler ve robotlar denilince akla gelen filmler

      Ağustos 31, 2023

      Fotoğraf Sanatçısı Nihal Gündüz’ün Küratörlüğünü yaptığı “Yüzleşme: Hayalet Ağlar” Projesine Prestijli Ödül!

      Temmuz 5, 2026

      ‘Hikâye Hepimiz İçin Temel İhtiyaç’

      Haziran 23, 2026

      Suare Kitaplığı ve Suare Yazarları Sarıyer Edebiyat Günleri’nde Okurlarla Buluşuyor

      Haziran 15, 2026

      Prof. Dr. Ahmet Karacalar’dan Lipödem Sendromu: Evrimsel Bir Uyumsuzluk

      Haziran 14, 2026
    • KÜLTÜR – SANAT
      1. Kitap
      2. Müzik
      3. Öykü
      4. Sanat
      5. Sergi
      6. Sinema
      7. Şiir
      8. Tiyatro
      9. Video
      10. View All

      Ayın Kitapları: TEMMUZ AYINDA NE OKUYALIM?

      Temmuz 1, 2026

      Kendi ‘araf’ının çıkmaz sokağındaki insan

      Haziran 30, 2026

      Figen Ormancı’dan yeni roman: Hiç Kimsenin Gölgesi

      Haziran 29, 2026

      40 Dilde Yayımlanan Dünya Çapındaki Fenomen Roman “Theo” Türkiye’de!

      Haziran 26, 2026

      Ayın Şarkıları: TEMMUZ AYINDA NE DİNLEYELİM?

      Temmuz 1, 2026

      Ayın Şarkıları: HAZİRAN AYINDA NE DİNLEYELİM?

      Haziran 2, 2026

      Ayın Filmleri: MAYIS AYINDA NE İZLEYELİM?

      Mayıs 1, 2026

      Ayın Şarkıları: MAYIS AYINDA NE DİNLEYELİM?

      Mayıs 1, 2026

      İsmi Olmayan Hikayeler – VI

      Haziran 19, 2026

      İsmi olmayan hikayeler – lV

      Mayıs 9, 2026

      Bahar Geldi

      Nisan 26, 2026

      İsmi olmayan hikayeler – lV

      Nisan 12, 2026

      Fotoğraf Sanatçısı Nihal Gündüz’ün Küratörlüğünü yaptığı “Yüzleşme: Hayalet Ağlar” Projesine Prestijli Ödül!

      Temmuz 5, 2026

      Kapı tokmaklarından kuş evlerine izleri görünür kılan bir sanatçı: Ayşen Erte

      Temmuz 1, 2026

      Görüş alanını aşan bir başarı: Dolunay Kocabağ’ın New York’a uzanan yolculuğu

      Nisan 29, 2026

      Gustav Klimt – Danaë: Altının içinden gelen sessiz uyanış

      Aralık 6, 2025

      Fotoğraf Sanatçısı Nihal Gündüz’ün Küratörlüğünü yaptığı “Yüzleşme: Hayalet Ağlar” Projesine Prestijli Ödül!

      Temmuz 5, 2026

      Serçe Limanı batığının 1000. yılına sanatsal bir selam: Marmaris’te Cam Sanatı Sergisi

      Mayıs 2, 2026

      Peaky Blinders’ın klasik otomobilleri Rahmi M. Koç Müzesi’nde

      Mart 23, 2026

      Meşher’den Çevrimiçi Rehberli Turlar Başlıyor: İstanbul Temalı Sergiler

      Mart 23, 2026

      İfşa Günü: Yeni Başlayanlar İçin ‘Yeni Gerçeklik’

      Haziran 13, 2026

      Altın Palmiye Cristian Mungiu’nun oldu

      Mayıs 26, 2026

      Baran Gündüzalp ile ödüllü filmi Rosinante ve ötesi üzerine

      Mayıs 20, 2026

      Kadıköy Sinematek’te Louis Malle Retrospektifi ve dünya sinemasından özel seçki

      Nisan 27, 2026

      Bahar Geldi

      Nisan 26, 2026

      ŞİİR – KADİR HORZUM

      Ocak 12, 2026

      Şiir: Kapandık kaldık içimize 

      Temmuz 18, 2025

      Şiir: Huy İşte

      Temmuz 7, 2025

      Kültürler Mut! Tiyatrosu’nda buluşuyor

      Mayıs 5, 2026

      Moda Sahnesi’nde sıkışan zaman: blueScat prömiyere hazır

      Nisan 8, 2026

      Listeler, Hisler ve Kadınlar

      Nisan 6, 2026

      27 Mart Dünya Tiyatro Günü’nde ‘Bir Sahne Şövalyesinin’ mirasına bakmak

      Mart 27, 2026

      Parazit – Sınıfsal uçurumların sarsıcı anlatımı

      Haziran 30, 2025

      Garfield’in resmi posteri yayınlandı

      Aralık 19, 2023

      Napolyon bu kez Jaquin Phoenix’in yorumuyla sinemada

      Kasım 23, 2023

      Freud’s Last Session filminden fragman

      Ekim 27, 2023

      Fotoğraf Sanatçısı Nihal Gündüz’ün Küratörlüğünü yaptığı “Yüzleşme: Hayalet Ağlar” Projesine Prestijli Ödül!

      Temmuz 5, 2026

      Golconda: Gerçekten Seçiyor muyuz?

      Temmuz 5, 2026

      Kapı tokmaklarından kuş evlerine izleri görünür kılan bir sanatçı: Ayşen Erte

      Temmuz 1, 2026

      Ayın Kitapları: TEMMUZ AYINDA NE OKUYALIM?

      Temmuz 1, 2026
    • SD+
      1. Röportaj
      2. Haber
      3. Makale
      4. Portre
      5. Diğer
      6. View All

      Kapı tokmaklarından kuş evlerine izleri görünür kılan bir sanatçı: Ayşen Erte

      Temmuz 1, 2026

      ‘Hikâye Hepimiz İçin Temel İhtiyaç’

      Haziran 23, 2026

      Bir Yansımanın İçinden Dünyaya Bakmak

      Haziran 22, 2026

      Baran Gündüzalp ile ödüllü filmi Rosinante ve ötesi üzerine

      Mayıs 20, 2026

      Feriköy Antika Pazarı kapanıyor mu?

      Nisan 13, 2026

      79. Cannes Film Festivali seçkisi duyuruldu

      Nisan 10, 2026

      Yeşilçam’ın köklü şirketi Erman Film’de yollar ayrıldı

      Şubat 6, 2025

      Defne ya da Bazı Tuhaf Hayatlar: Herkes kendi hikayesine sahip çıksın!

      Kasım 16, 2024

      Gerçekler Sizi Özgürleştirir Ama Önce Öfkelendirir: 8 Mart’ta Gloria Steinem’i yeniden okumak

      Mart 8, 2026

      Tahakküme Meydan Okuyan Küçük Harfler: bell hooks ve Duygu Yoldaşlığı

      Mart 8, 2026

      Bir gölün kıyısındaki Leylâ: Epstein ve depremin kayıp çocukları

      Şubat 17, 2026

      Don Quixote’un zırhı: Dünyaya karşı giyinmek

      Ocak 10, 2026

      100 Yıllık Bir Ses: David Attenborough

      Mayıs 8, 2026

      Sinemanın Şairi Béla Tarr’ın Ardından

      Ocak 7, 2026

      Yolda Olmak, Var Olmaktır

      Ağustos 9, 2025

      Maria Anna Mozart

      Temmuz 20, 2025

      Gülhane Parkında sarnıç olduğunu biliyor muydunuz?

      Nisan 2, 2023

      Klasik mobilyada en çok tercih edilen ağaç türlerini biliyor musunuz?

      Nisan 1, 2023

      Mart ayında Türkiye’nin en çok konuştuğu başlıklar

      Nisan 1, 2023

      Kapı tokmaklarından kuş evlerine izleri görünür kılan bir sanatçı: Ayşen Erte

      Temmuz 1, 2026

      SEANS VE SONRASI

      Temmuz 1, 2026

      IL TEMPO SOSPESO.            

      Temmuz 1, 2026

      GATTACA: SEÇİMLERİMİZ GERÇEKTEN BİZE Mİ AİT? 

      Temmuz 1, 2026
    • PODCAST

      Podcast: Hayati Tavsiyeler ‘Bahar ve Mitoloji’ ile yayında

      Mayıs 5, 2023

      Denenmiş, test edilmiş, onaylanmış: Hayati Tavsiyeler

      Mayıs 5, 2023

      Meraklı bünyeler için podcast kanalı: Suare Online

      Mayıs 1, 2023

      Akla takılan sorulara yanıt arayan podcast: Neymiş?

      Nisan 9, 2023

      Hayati Tavsiyeler: Kendine yatırım yapanlara özel podcast

      Nisan 9, 2023
    • YAZARLARIMIZ
    • SuareMag
    • Suare Öykü
    Suare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve DahasıSuare Dergi – Film – Kitap – Sanat – Hayat ve Dahası
    Buradasınız:Anasayfa » NAFTALİN
    SUARE ÖYKÜ DERGİSİ

    NAFTALİN

    Ocak 1, 2026Yorum yapılmamış11 dk Okuma Süresi
    Facebook Twitter Pinterest LinkedIn WhatsApp Email
    Paylaş
    Facebook Twitter Pinterest WhatsApp Email

    İbrahim Şaşma

    Yıl 1974

    Burnuma kesif bir kan kokusu geliyordu. Gözlerimi her kapatışımda, düşlerinden vurulan çocuklar geliyordu ufkuma. “İnsanlık, benim kanımda savaşını kaybetti,” diyen bir çocuk, adeta gözlerimin içine bakıyor, bana “ne zaman geleceksin?” diyerek haykırıyordu gönül coğrafyamda. Yüzlerce kilometre öteden çığlık seslerini duyuyordum. Barut kokusunu, kan kokusunu gönlümün çeperlerinde hissediyor, bir Hızır edasında o topraklara konmak için saatlerle boğuşuyordum. Söz vermiştim kendime, bir çocuğun gözlerinde tebessüm olmadan dönmeyecektim. Kıbrıslı çocuklara bulanık bir kederin kader olarak biçilmesine, gül yüreklerinin zulmün coğrafyası olarak seçilmesine razı olamazdım. O yüzden kanatlanmıştım. O yüzden seferiydim, o yüzden sırtıma dağları yüklenmiştim.

    Yıl 1974

    Atma harekâtı için Kayseri’den havalanan bir uçağın içindeydim. Kimin Hızır’ı olacaktım, kimlerin gözyaşını silecektim, üzerine basılıp geçilen hangi gül dalını yeniden diriltmeye çalışacaktım. Bir vatan ağrısının narında, bir dağ kadar dikti başım. Kimseler ağlamasın, kimseler kovulmasın yurdundan, kimseler kopmasın ana bağrından, onu istemekte, onu dilemekteydim. Bir nakliye uçağının içinde, hilali bir hançeri sabır taşlarında bilemekteydim. Yüksek irtifada Türk topraklarını aşıp Kıbrıs üzerindeki indirme bölgesine doğru alçalan uçaktan birinci kol atım faaliyetiyle Kıbrıs topraklarına, Gönyeli ovasına indirilmiştim. Bugün, Türk tarihinin altın sayfalarına yazmam gereken çok şey vardı. Seçkin birliklerden oluşan Türk Kuvvetlerinin etkin bir hava desteği bulunması nedeniyle birinci gün planlanan tüm hedefleri ele geçireceğini yazacaktım. Çıkarma bölgesinde Köprübaşı’nın tutulduğunu, Türk Alayı’na bir ara zor anlar yaşatan Yunan Alayı’nın, hava taarruzlarıyla etkisiz hale getirildiğini fosforlu kalemlerle yazacaktım. İşin ucunda şehadet mertebesine ulaşmak da vardı. Çıkarma bölgesindeki Çakmak Özel Görev Kuvveti’nde görevli Binbaşı Fehmi Ercan ve Piyade Albay İbrahim Karaoğlanoğlu gibi gece yarısı nereden geldiği belli olmayan bir roketle şehit olacaktım belki de. Bir çocuk gülümseyecekse, bir vatan vatan olarak kalacaksa şehadete hazır olduğumu da biliyordum. Kıbrıs’ın kadim topraklarına ellerimi sürdükçe, gönül lügatimde bu toprakların gözyaşlarını siliyordum. Kıbrıs Türklerini, onların kurtuluş savaşında kaderlerine terk edemezdim. Bize yakışan sırt sırta vermekti ve Beşparmak dağlarının eteklerinden zafer kokan çiçeklerin açtığını görmekti.

    Yıl 1974

    Ayvasıl’da elleri arkasına bağlanarak diri diri toprağa gömülen bir çocuk düşüyordu ufkuma. Binbaşı Nihat’ın evlatları benim de evladımdı. Erkekçe ve mertçe dövüşten kaçınan bedbahtların yaptığı katliamlar akla ve vicdana sığmıyordu. Gözlerine bakmak istiyordum bu katillerin. Ve haykırmak istiyordum yüzlerine, boğazlarına kadar çamura, suça, ihanete ve günaha battıklarını. Bir çürük ipliğe dizdikleri hülyaları çarpmak istiyorum yüzlerine. Modern çağlarda eşi görülmeyen bir facia idi bu. Yüzlerce masum çocuk ve kadın türlü işkencelerle öldürülmüş, binlercesi de yerinden yurdundan edilmişti. Her gece düşlerime ağlayan ve titreyen bir çocuk geliyordu. O çocuk her gelişinde “Neden ölmek zorundayım?” diye soruyordu bana. “Ben büyümeyecek miyim?” diye haykırıp başını yere eğerek sislerin arasında kaybolup gidiyordu. Keşke insandan değil çocuklar, yataklarının altında var saydıkları hayali bir canavardan korksalardı. Geceleyin duydukları bir damla suyun sesini bir ayak sesi saysalardı. En büyük korkuları bu olsaydı keşke. İnsandan korktukları için buradaydım. Tahammül edemiyordum. Ben kalbime güveniyordum, başka bir şey demiyordum.

    Yıl 1974

    Koşuyordum, bir annenin hasretine dayanamadığı yavrularına koştuğu gibi sahildeki kayalıklara koşuyordum. Gönyeli, bir mahşer yerine dönmüştü. Akdeniz’in çalkalanışı, dalga dalga oluşu sevincinden olmalıydı. Hürriyet ve özgürlük Kıbrıs Türküne görünmeye başlamıştı. Boğazlı istikametinde taarruzlarımızı genişletirken adanın muhtelif yerlerinde Türk köylerinde yağma ve katliam haberlerini duyuyorduk. Rum askerlerinin gördükleri Türk’leri yaşlı, kadın, çoluk çocuk demeden toplu olarak öldürmelerine karşı koca bir dünyanın susmasını ve bu mezalimi görmezden gelmesini hazmedemiyordum. Ben, gözlerine bakmalıydım bu zalimlerin. Hiç kıpırdatmadan gözlerimi, hiç ayırmadan, hiç kaçırmadan, hiç acımadan, hiç korkmadan gözlerine bakmak istiyordum.

    Yıl 1974

    Ve karşımdaydı. Hep bu sahneyi hayal etmiştim. Damarlarında kanı kuruyan çocukların hesabını sormak istiyordum ona. Gözlerine bakıyordum. Dişlerimi birbirine kenetleyerek ve yumruklarımı sıkarak. Kampa elleri ve gözleri bağlı olarak getirilen dört Rum askerinden birisiydi. Ölüm korkusu ile sürekli titriyordu. Bir süre sonra gözlerini kapatan bağı çözmüştük. Başını kaldırıp gözlerini gözlerime değdiremiyordu. Sanki yüreğime bakmadan yüreğimi okuyordu. Gözlerime baktığı zaman çok şeyler haykıracağımı, içimde ne varsa dökeceğimi tahmin eder gibiydi. Esir aldığımız dört Rum’dan birisi idi. Dördünün de dudakları çatlamıştı. Susadıkları her hallerinden belliydi. Elimdeki tüfeğin dipçiği ile dördünün de yüzlerine vurmak, çenelerini dağıtmak istiyordum. Ama bir şeyler, bilmediğim bir şeyler elimi kolumu bağlıyordu. Kendime sığamıyordum. Bir an matarama dokunmuştum. Onların gözlerinin önünde o suyu çenemden aşağı döke döke içmek istiyordum. Matarama dokunmuş, ağzıma götürmüş ama bir damla su içememiştim. Ben kendime inanamıyordum. Üst aramasında üniformasının cebinde bulduğum deri bir cüzdanın gözlerine bakıyordum. Deri cüzdanın gözlerinden çıkan siyah beyaz bir çocuk resmine, bir tutam saça ve birkaç meteliğe uzun bir süre bakıp durmuştum. Askeri kimliği, bir adet beresi ve sırt çantası da bendeydi. 40 yaşlarındaki bu esirin yanına her yaklaştığımda korkuya teslim olmuş yeşil gözleri daha da irileşiyor; adeta yuvalarından fırlayacakmış gibi oluyordu. Göğüs kafesinin hızlı bir şekilde inip kalktığını görebiliyordum. Aklıma katledilen çocuklar ve kadınlar geldikçe içimdeki Kabil daha bir büyüyordu. Kabil, benim bile üzerime yürüyordu. Kıbrıs’ın gözyaşları aklıma geldikçe bu esire karşı gözlerimi kan bürüyordu. Saatler akıp gitmiş, gece sabaha dönmüştü. Kuruyan dudaklarının titrediğini görüyordum. Kendinden geçer gibi bir hali vardı. Mataramın bulunduğu yere çevirdiği başı aralıklarla göğsüne doğru düşüyordu. Bu bendeki ben olamazdım. Öldürmek istediğim, lime lime etmek istediğim ve yüzlerce masumun intikamını almak istediğim bu esire karşı kötülük yapamıyordum. Türk olmak böyle bir şeydi galiba. Kahraman olduğu kadar merhametli, aman dileyene el kaldırmayan, şartlar ne kadar çetin olursa olsun kin tutmayan bir milletin mensubu olmak böyle bir şeydi. Gözlerinin içerisine bakarak mataramı uzatmıştım adama. Öylece bekliyordum elimden matarayı almasını. Zehirleyeceğimi mi düşünmüştü acaba. İlk etapta başını hayır dercesine sağa sola sallamış, ağzına dudaklarını büzerek resmen kilit vurmuştu. Al dercesine, al iç dercesine matarayı gözlerinin önünde hararetli bir şekilde sallamıştım. Nihayetinde kirlenmiş ellerini matarama uzatmış ve içebildiği kadar su içmişti. Yine de bakamıyordu gözlerime. Kafasını kaldıramıyor, konuşmuyor ve tepki vermiyordu. Sadece boşluğa bakıyordu. Ayağımı sertçe yere vurmuştum, vurmamla beraber dört esirin de gözleri benim üzerime çevrilmişti. Kararlı ve net bir şekilde seslendim.

    – Hiçbiriniz korkmayın. Sizler burada Türk askerinin koruması altındasınız. Size hiçbir şekilde zarar verilmeyecek, bizlere güvenin.

    Biliyordum, bunlar Türkçe bilmiyordu, konuşmamdan bir şey anlamamışlardı. Boş boş gözlerime bakıyorlardı. Yine de ses tonum, bakışlarım onlara zarar vermeyeceğimizi bir nebze anlatmıştı. Gün içinde esirlerden birisi bizden başı ağrıdığı için ilaç istemişti. Biz de çok az bulunmasına rağmen ilaç vermiştik. Su ve ilaç verdiğim Rum esir oturduğu yerden boynuma sarılmak istemişti. İrkilmiştim. Düşmanla sarılmak ne demekti. Rum esirin titreyen dudaklarından belli belirsiz bir cümle düşmüştü.

    – Bugün biz hatamızı çekiyoruz, Türklere çok çektirdik. Ben çok üzgünüm.

    Yıl 2005

    Kolların kanatların kırıldığı ve her şeyin bittiğinin düşünüldüğü sırada Kıbrıs semalarında alçak uçuş yapan bir uçaktan indirildiğim, Kıbrıslı mücahitlere yoldaş olduğum günler geliyordu aklıma. Sol kolumda bir mermi iziyle ve gazi sıfatı ile dönmüştüm ana vatanıma, kendi topraklarıma. Yaşadığım her saniyede ve aldığım her nefeste Kıbrıslı soydaşlarıma yaşatılan zulmü ve şahit olduğum barbarlığı unutmamıştım. Çoğu geceler bir çocuk çığlığıyla uykularım bölünüyor, kâbuslardan uyanıyordum. Ben, her sefer düşlerimde yine Kıbrıs’ın kapılarına dayanıyordum. Çünkü ben, Kıbrıs Türkleri ile aynı kanı, aynı dini, aynı değerleri paylaşıyordum. Onların acısı benim acımdı. 20 Temmuz sabahı, şafak sökerken onların beklediği güneş, Türkiye tarafından doğmuştu ve ben o güneşin bir huzmesi olmaktan ötürü onur duyuyordum.

    Yıl 2005

    Birkaç gündür çok değişik rüyalar görmekteydim. Birileri bir şeyler istiyordu benden. Karanlıklar içerisinde titreyen bir el bana doğru uzanıyor ve “ver” dercesine avuçlarını açıyordu. Bu el kimindi, benden ne istiyordu ben de bilmiyordum. Her defasında irkilerek uyanıyordum. Uyandığımda tekrar uyumak, o rüyaya geri dönmek istiyordum, gözlerimi kapatıp var gücümle sıktığım halde geri dönemiyordum rüyalarıma. Son günlerde iyiden iyiye düşlerime düşmeye başlamıştı. Oldum olası da inanırdım rüyaların hikmetine. Onlarla bulmuştum yönümü kimi vakit. Böyle olmuştu bu. Böyle de olacaktı. Bir şey söylemiyordu. Öylece görüyordum düşlerimde. Bunca seneden sonra, bunca aradan sonra neyin nesiydi bu düşler yahu. Gerçekten yorgun uyanmaya başlamıştım. Ertesi gün geç vakitlere kadar da atamıyordum bu manevi yükü üzerimden. O son gece gördükten sonra o elleri ve o avucu, artık bu işte bir hikmet ve bir hayır var diyerek deşmeye başladım geçmişimi. Bende kimin neyi kalmıştı ki. Borçlarıma da sadıktım. Aksatmazdım, ödememezlik yapmazdım. Emanet alırsam zamanında teslim ederdim, aldığım gibi geri verirdim. Bende kimin neyi kalmıştı? Zihnimi çok kurcalamış zaman ve mekân ötesine gitmiştim. Takvimlerden irtifa kaybetmiş, geçmiş zaman dilimlerinde, dili geçmiş mekânlarda bulmuştum kendimi.

    Yıl 2005

    Çatı katındaki ahşap komodinin yüzeyini kaplayan toza, işaret parmağımla dokunmuştum. Nefesim yettiği kadar tozu üflerken ortaya çıkan tozun dumanı, Gönyeliye indirme yaptığımızda ayaklarımızın yere değdiği anda çıkan tozun dumanına benziyordu. Komodinin üzerine her üflememde Gönyeli’ye bir kez daha paraşütle iner gibiydim. Komodinin üst çekmecesini ağır ağır açarken çatı katının içerisini ve yüreğimi ahşap, naftalin ile kumaş karışımı bir koku sarmıştı. Bu koku da aklıma anneannemin bayramlarda verdiği islemeli mendilleri akla getirmişti. Rahmetli annem bu komodinin önüne diz çöker, çekmecelerini törensel bir edayla çekerdi. Ben de annem gibi önünde diz çöktüğüm komodinin çekmecesini ritüellere uyarak tamamen kendime doğru çekmiştim. Rikkatime dokunan bir eski zaman kokusu beni çepeçevre sarmalamıştı. Geçmiş zamanın gönül açan rayihaları, lavanta çiçeği, bursa sabunları, çiçek suyu, amber gibi ve daha cinslerini ve isimlerini şimdi teşhis edemediğim şark kokuları çatı katını tamamen sarmıştı. Çocukluğumda açma ehliyetimin olmadığı bu ahşap komodinden bir şey alınacağı zaman içinden bana uygun bir şey çıkacağını hayal ederdim hep. Komodinin çekmecesinin içinde hiç kullanılmamış, zamanla ahşap lekeleri oluşmuş kumaşların, eski giysilerin altında bir şeyler arıyordum. Çekmecenin arka kısımlarına ellerim değdiğinde içinde aradığım nesneler olan bohça elime gelmişti. Harekât sonrası üniformamı ve Kıbrıs’tan benimle gelen her ne varsa bir kumaşın içerisinde koymuş ve bu çekmecenin arka kısmına saklamıştım. Neden saklamıştım ki, anılar daha ağır çeksin diyerek mi? Dert, keder, özlem, sevda, umut, hüsran daha fazla demlensin diyerek mi? Benim de bir sevdalık hikâyesi anlatan mektubum buydu. Bu Kıbrıs kokulu bohça, yitirilen bir can yoldaşının vefat kâğıdı gibi, bir tapu senedinin teminatındaki birikim gibi, iki baş için işlenmiş tek yastık kılıfında kalan hayat arkadaşımın kokusu gibi komodinin çekmecesini mesken edinmişti. Gaziliğim kimliğimdi. O yüzden bu çekmece kıymetlilerimin saklandığı yer olsun istemiştim.

    Yıl 2005

    Çekmeceden çıkardığım simli ve yeşil kumaştan dizlerimin üzerine düşen deri cüzdana bakıyordum. Bu cüzdanı harekât sonrası bu kadar detaylı incelememiştim. Bir askeri kimlik, bir tutam saç, bir bere ve bir sırt çantası. Adının Aleksis olduğunu bile unutmuştum. Askeri kimliğine bakınca hatırlamıştım. Bu bir tutam saç kimindi acaba. Yaşıyor muydu bu adam. Taşlar ağır yerine oturmaya başlamıştı gönül coğrafyamda. Beni birçok kez rüyalarımda yoklayan ve benden bir şeyler isteyen o adam bu bir tutam saçı mı istiyor diye de düşünmeden edemiyordum. Yaşıyorsa bu şahsi eşyaları iade etmek istiyordum. Ardından bir çorap söküğü gibi gelmişti her şey. Kıbrıs medyasında, esir aldığımız Rum’la görüşme talebim geniş yankı bulmuştu. Rum medyası, Aleksis’in kimlik ve şahsi eşyalarının fotoğraflarına yer ayırmıştı. Nihayetinde aradığım kişiyle irtibat kurulmuş buluşmak için yer ve zaman netleşmişti.

    Yıl 2005

    Girne sahilindeydim. Şehrin bütün kıvrımlarını dolaşmıştım, her dönemecin sonunda bir çocuk bekliyordu sanki beni. Kör bir düğümü çözercesine yol alıyordum bu şehrin kıyısında. Bozkır’ın o tenimi acıtan kuraklığı arkamda kalmış, mevsimlerden Akdeniz, günlerden Kıbrıs olmuştu. Yer belliydi, zaman belli. Bir tercüman ile beklediğim adam nihayetinde karşımdaydı. Bu yaşa kadar hiçbir hasmımın elini sıkmamıştım ben. Bozuk bir diksiyon “Merhaba,” derken elini bana doğru uzatmıştı. İki egemen devlet temelinde, iyi komşuluk ilişkilerinin bir şekilde vücut bulması gerekiyordu. Çocuklar için bunu yapmam ve hasmımı kucaklamam gerekiyordu. Biz kucaklaşırsak çocuklar ölmeyecekti, biz kucaklaşırsak ve kuşların kanadı kırılmayacaktı. Uzatmıştım elimi. Ne kadar da yaşlanmıştı. Esir iken aklımda kalan o yeşil gözlerinin altında mor torbalar oluşmuştu. Bir süre konuşmadık. Akdeniz’in sularına düşürmüştük bakışlarımızı. Önce askeri kimliğini uzattım Aleksis’e. Titreyen elleriyle baktı kimliğine. Yutkunur gibi olmuştu. Cüzdanını gösterdiğimde ise sendeler gibi olmuştu. Ver dercesine açmıştı ellerini. Avuçlarına bıraktığım cüzdanın gözünden çıkardığı siyah beyaz bir çocuk resmine ve diğer gözdeki bir tutam saça dokunduğu anda bir çocuk gibi ağlamaya başlamıştı Aleksis. Tercüman, Aleksis’in gözyaşlarını nasıl tercüme edebilecekti ki. Konuşmaları pekâlâ çevirebiliyordu

    – Maria, kızım, ondan bana kalan tek şey bu ikisi. Bu resim ve bir tutam saç. O ölünce ben bunlarla yaşadım.

    – Biz de namusumuz, onurumuz, bayrağımız ve vatanımız için yaşadık Aleksis.

    – Çocuklar ölmesin be komşu.

    – Ölmesin tabi Aleksis.

    – Ben çok üzgünüm. Ben çok üzgünüm. Ben vurmadım. Ben çocuk öldürmedim. Ama onların günahına ortak olduğum için çok üzgünüm komşu.

    Beresini, sırt çantasını poşetten çıkardığım an ortaya çıkan o ahşapla karışık naftalin kokusu ikimizin de genzine doğru yol almıştı. Elindeki eşyalara sinen naftalinin asi ruhlu kokusu Aleksis’e çok yabancı gelmişti. Birkaç kez bereyi ve sırt çantasını burnuna götürüp yakından koklamıştı. Çekmecede demlenen eski zaman kokusu adamın hayli ilgisini çekmişti. Bir iç çekip söze başlamıştım.

    – Bu koku eski zaman kokusudur Aleksis. Bir ahşap bir çekmece kokusudur. Ve o çekmece bizim için hazine gibidir. İçinde sevdalarımızı, sevdalıklarımızı saklarız. Dokunulsun istemeyiz. Çocukluğumuz vardır içinde. Aşklarımız vardır. Kıvançlarımız vardır. Sahibi istemeden çekilmez o çekmece. Sen de dokunma Aleksis. Kıbrıs Türkünün toprağı, Kıbrıs Türkünün gönül çekmecesidir.  

    Sustu Aleksis. Ak güvercinlerin o cılız kanat seslerini duyuyordum. Aleksis’in elindeki siyah beyaz resmin üzerine düşürdüğü bir damla gözyaşını, barış sözleşmemizin mürekkebi olarak sayıyordum…


    çekmece İbrahim Şaşma öykü suare öykü

    Related Posts

    İsmi olmayan hikayeler – lV

    Mayıs 9, 2026 Manşet 2

    Suare Öykü Dergisi – 4. Sayı

    Mayıs 1, 2026 Manşet

    EDİTÖR’DEN

    Mayıs 1, 2026 H. Nilgün Karataş - Suare

    SESSİZ KOPUŞ

    Mayıs 1, 2026 SUARE ÖYKÜ DERGİSİ
    Yorum Yap
    Yorum yazın Cancel Reply

    Yeni Eklenenler

    Fotoğraf Sanatçısı Nihal Gündüz’ün Küratörlüğünü yaptığı “Yüzleşme: Hayalet Ağlar” Projesine Prestijli Ödül!

    Temmuz 5, 2026 Fotoğraf

    Fotoğraf sanatçısı ve akademisyen Nihal Gündüz, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencileriyle hazırladığı “Yüzleşme: Hayalet…

    Golconda: Gerçekten Seçiyor muyuz?

    Temmuz 5, 2026

    SuareMag Temmuz 2026

    Temmuz 1, 2026

    BIRAKIN ÇELİŞEYİM

    Temmuz 1, 2026
    Sosyal Medya'da Biz
    • Facebook
    • Twitter
    • Instagram
    • YouTube
    Bu Haberleri Kaçırmayın

    Altın Küre: Sezonun Nabzını Tutan Bir Geçiş Töreni

    Ocak 12, 2026 KÜLTÜR - SANAT

    VBKY “Yapay Zekâ: Disiplinlerarası Yaklaşımlar”ı yayımladı

    Ağustos 8, 2023 Haber

    Arter’de müzik festivalinden yönetmen Béla Tarr film gösterimine

    Ocak 13, 2026 Etkinlik
    Hakkımızda
    Hakkımızda

    Film, kitap, sanat, hayat ve daha fazlası için haber, röportaj, makale, podcast, güncel bilgiler içeren e-dergi.

    Email : editor@suaredergi.com.tr

    Künye

    Son Eklenen Yazılar

    Fotoğraf Sanatçısı Nihal Gündüz’ün Küratörlüğünü yaptığı “Yüzleşme: Hayalet Ağlar” Projesine Prestijli Ödül!

    Temmuz 5, 2026

    Golconda: Gerçekten Seçiyor muyuz?

    Temmuz 5, 2026

    SuareMag Temmuz 2026

    Temmuz 1, 2026
    X (Twitter) Instagram Facebook
    © 2026 Tüm Hakları Saklıdır. Do Medya & Ekipbizz İçerik İşbirliğiyle hazırlanmaktadır.

    Type above and press Enter to search. Press Esc to cancel.