İbrahim Şaşma
Yıl 1974
Burnuma kesif bir kan kokusu geliyordu. Gözlerimi her kapatışımda, düşlerinden vurulan çocuklar geliyordu ufkuma. “İnsanlık, benim kanımda savaşını kaybetti,” diyen bir çocuk, adeta gözlerimin içine bakıyor, bana “ne zaman geleceksin?” diyerek haykırıyordu gönül coğrafyamda. Yüzlerce kilometre öteden çığlık seslerini duyuyordum. Barut kokusunu, kan kokusunu gönlümün çeperlerinde hissediyor, bir Hızır edasında o topraklara konmak için saatlerle boğuşuyordum. Söz vermiştim kendime, bir çocuğun gözlerinde tebessüm olmadan dönmeyecektim. Kıbrıslı çocuklara bulanık bir kederin kader olarak biçilmesine, gül yüreklerinin zulmün coğrafyası olarak seçilmesine razı olamazdım. O yüzden kanatlanmıştım. O yüzden seferiydim, o yüzden sırtıma dağları yüklenmiştim.
Yıl 1974
Atma harekâtı için Kayseri’den havalanan bir uçağın içindeydim. Kimin Hızır’ı olacaktım, kimlerin gözyaşını silecektim, üzerine basılıp geçilen hangi gül dalını yeniden diriltmeye çalışacaktım. Bir vatan ağrısının narında, bir dağ kadar dikti başım. Kimseler ağlamasın, kimseler kovulmasın yurdundan, kimseler kopmasın ana bağrından, onu istemekte, onu dilemekteydim. Bir nakliye uçağının içinde, hilali bir hançeri sabır taşlarında bilemekteydim. Yüksek irtifada Türk topraklarını aşıp Kıbrıs üzerindeki indirme bölgesine doğru alçalan uçaktan birinci kol atım faaliyetiyle Kıbrıs topraklarına, Gönyeli ovasına indirilmiştim. Bugün, Türk tarihinin altın sayfalarına yazmam gereken çok şey vardı. Seçkin birliklerden oluşan Türk Kuvvetlerinin etkin bir hava desteği bulunması nedeniyle birinci gün planlanan tüm hedefleri ele geçireceğini yazacaktım. Çıkarma bölgesinde Köprübaşı’nın tutulduğunu, Türk Alayı’na bir ara zor anlar yaşatan Yunan Alayı’nın, hava taarruzlarıyla etkisiz hale getirildiğini fosforlu kalemlerle yazacaktım. İşin ucunda şehadet mertebesine ulaşmak da vardı. Çıkarma bölgesindeki Çakmak Özel Görev Kuvveti’nde görevli Binbaşı Fehmi Ercan ve Piyade Albay İbrahim Karaoğlanoğlu gibi gece yarısı nereden geldiği belli olmayan bir roketle şehit olacaktım belki de. Bir çocuk gülümseyecekse, bir vatan vatan olarak kalacaksa şehadete hazır olduğumu da biliyordum. Kıbrıs’ın kadim topraklarına ellerimi sürdükçe, gönül lügatimde bu toprakların gözyaşlarını siliyordum. Kıbrıs Türklerini, onların kurtuluş savaşında kaderlerine terk edemezdim. Bize yakışan sırt sırta vermekti ve Beşparmak dağlarının eteklerinden zafer kokan çiçeklerin açtığını görmekti.
Yıl 1974
Ayvasıl’da elleri arkasına bağlanarak diri diri toprağa gömülen bir çocuk düşüyordu ufkuma. Binbaşı Nihat’ın evlatları benim de evladımdı. Erkekçe ve mertçe dövüşten kaçınan bedbahtların yaptığı katliamlar akla ve vicdana sığmıyordu. Gözlerine bakmak istiyordum bu katillerin. Ve haykırmak istiyordum yüzlerine, boğazlarına kadar çamura, suça, ihanete ve günaha battıklarını. Bir çürük ipliğe dizdikleri hülyaları çarpmak istiyorum yüzlerine. Modern çağlarda eşi görülmeyen bir facia idi bu. Yüzlerce masum çocuk ve kadın türlü işkencelerle öldürülmüş, binlercesi de yerinden yurdundan edilmişti. Her gece düşlerime ağlayan ve titreyen bir çocuk geliyordu. O çocuk her gelişinde “Neden ölmek zorundayım?” diye soruyordu bana. “Ben büyümeyecek miyim?” diye haykırıp başını yere eğerek sislerin arasında kaybolup gidiyordu. Keşke insandan değil çocuklar, yataklarının altında var saydıkları hayali bir canavardan korksalardı. Geceleyin duydukları bir damla suyun sesini bir ayak sesi saysalardı. En büyük korkuları bu olsaydı keşke. İnsandan korktukları için buradaydım. Tahammül edemiyordum. Ben kalbime güveniyordum, başka bir şey demiyordum.
Yıl 1974
Koşuyordum, bir annenin hasretine dayanamadığı yavrularına koştuğu gibi sahildeki kayalıklara koşuyordum. Gönyeli, bir mahşer yerine dönmüştü. Akdeniz’in çalkalanışı, dalga dalga oluşu sevincinden olmalıydı. Hürriyet ve özgürlük Kıbrıs Türküne görünmeye başlamıştı. Boğazlı istikametinde taarruzlarımızı genişletirken adanın muhtelif yerlerinde Türk köylerinde yağma ve katliam haberlerini duyuyorduk. Rum askerlerinin gördükleri Türk’leri yaşlı, kadın, çoluk çocuk demeden toplu olarak öldürmelerine karşı koca bir dünyanın susmasını ve bu mezalimi görmezden gelmesini hazmedemiyordum. Ben, gözlerine bakmalıydım bu zalimlerin. Hiç kıpırdatmadan gözlerimi, hiç ayırmadan, hiç kaçırmadan, hiç acımadan, hiç korkmadan gözlerine bakmak istiyordum.
Yıl 1974
Ve karşımdaydı. Hep bu sahneyi hayal etmiştim. Damarlarında kanı kuruyan çocukların hesabını sormak istiyordum ona. Gözlerine bakıyordum. Dişlerimi birbirine kenetleyerek ve yumruklarımı sıkarak. Kampa elleri ve gözleri bağlı olarak getirilen dört Rum askerinden birisiydi. Ölüm korkusu ile sürekli titriyordu. Bir süre sonra gözlerini kapatan bağı çözmüştük. Başını kaldırıp gözlerini gözlerime değdiremiyordu. Sanki yüreğime bakmadan yüreğimi okuyordu. Gözlerime baktığı zaman çok şeyler haykıracağımı, içimde ne varsa dökeceğimi tahmin eder gibiydi. Esir aldığımız dört Rum’dan birisi idi. Dördünün de dudakları çatlamıştı. Susadıkları her hallerinden belliydi. Elimdeki tüfeğin dipçiği ile dördünün de yüzlerine vurmak, çenelerini dağıtmak istiyordum. Ama bir şeyler, bilmediğim bir şeyler elimi kolumu bağlıyordu. Kendime sığamıyordum. Bir an matarama dokunmuştum. Onların gözlerinin önünde o suyu çenemden aşağı döke döke içmek istiyordum. Matarama dokunmuş, ağzıma götürmüş ama bir damla su içememiştim. Ben kendime inanamıyordum. Üst aramasında üniformasının cebinde bulduğum deri bir cüzdanın gözlerine bakıyordum. Deri cüzdanın gözlerinden çıkan siyah beyaz bir çocuk resmine, bir tutam saça ve birkaç meteliğe uzun bir süre bakıp durmuştum. Askeri kimliği, bir adet beresi ve sırt çantası da bendeydi. 40 yaşlarındaki bu esirin yanına her yaklaştığımda korkuya teslim olmuş yeşil gözleri daha da irileşiyor; adeta yuvalarından fırlayacakmış gibi oluyordu. Göğüs kafesinin hızlı bir şekilde inip kalktığını görebiliyordum. Aklıma katledilen çocuklar ve kadınlar geldikçe içimdeki Kabil daha bir büyüyordu. Kabil, benim bile üzerime yürüyordu. Kıbrıs’ın gözyaşları aklıma geldikçe bu esire karşı gözlerimi kan bürüyordu. Saatler akıp gitmiş, gece sabaha dönmüştü. Kuruyan dudaklarının titrediğini görüyordum. Kendinden geçer gibi bir hali vardı. Mataramın bulunduğu yere çevirdiği başı aralıklarla göğsüne doğru düşüyordu. Bu bendeki ben olamazdım. Öldürmek istediğim, lime lime etmek istediğim ve yüzlerce masumun intikamını almak istediğim bu esire karşı kötülük yapamıyordum. Türk olmak böyle bir şeydi galiba. Kahraman olduğu kadar merhametli, aman dileyene el kaldırmayan, şartlar ne kadar çetin olursa olsun kin tutmayan bir milletin mensubu olmak böyle bir şeydi. Gözlerinin içerisine bakarak mataramı uzatmıştım adama. Öylece bekliyordum elimden matarayı almasını. Zehirleyeceğimi mi düşünmüştü acaba. İlk etapta başını hayır dercesine sağa sola sallamış, ağzına dudaklarını büzerek resmen kilit vurmuştu. Al dercesine, al iç dercesine matarayı gözlerinin önünde hararetli bir şekilde sallamıştım. Nihayetinde kirlenmiş ellerini matarama uzatmış ve içebildiği kadar su içmişti. Yine de bakamıyordu gözlerime. Kafasını kaldıramıyor, konuşmuyor ve tepki vermiyordu. Sadece boşluğa bakıyordu. Ayağımı sertçe yere vurmuştum, vurmamla beraber dört esirin de gözleri benim üzerime çevrilmişti. Kararlı ve net bir şekilde seslendim.
– Hiçbiriniz korkmayın. Sizler burada Türk askerinin koruması altındasınız. Size hiçbir şekilde zarar verilmeyecek, bizlere güvenin.
Biliyordum, bunlar Türkçe bilmiyordu, konuşmamdan bir şey anlamamışlardı. Boş boş gözlerime bakıyorlardı. Yine de ses tonum, bakışlarım onlara zarar vermeyeceğimizi bir nebze anlatmıştı. Gün içinde esirlerden birisi bizden başı ağrıdığı için ilaç istemişti. Biz de çok az bulunmasına rağmen ilaç vermiştik. Su ve ilaç verdiğim Rum esir oturduğu yerden boynuma sarılmak istemişti. İrkilmiştim. Düşmanla sarılmak ne demekti. Rum esirin titreyen dudaklarından belli belirsiz bir cümle düşmüştü.
– Bugün biz hatamızı çekiyoruz, Türklere çok çektirdik. Ben çok üzgünüm.
Yıl 2005
Kolların kanatların kırıldığı ve her şeyin bittiğinin düşünüldüğü sırada Kıbrıs semalarında alçak uçuş yapan bir uçaktan indirildiğim, Kıbrıslı mücahitlere yoldaş olduğum günler geliyordu aklıma. Sol kolumda bir mermi iziyle ve gazi sıfatı ile dönmüştüm ana vatanıma, kendi topraklarıma. Yaşadığım her saniyede ve aldığım her nefeste Kıbrıslı soydaşlarıma yaşatılan zulmü ve şahit olduğum barbarlığı unutmamıştım. Çoğu geceler bir çocuk çığlığıyla uykularım bölünüyor, kâbuslardan uyanıyordum. Ben, her sefer düşlerimde yine Kıbrıs’ın kapılarına dayanıyordum. Çünkü ben, Kıbrıs Türkleri ile aynı kanı, aynı dini, aynı değerleri paylaşıyordum. Onların acısı benim acımdı. 20 Temmuz sabahı, şafak sökerken onların beklediği güneş, Türkiye tarafından doğmuştu ve ben o güneşin bir huzmesi olmaktan ötürü onur duyuyordum.
Yıl 2005
Birkaç gündür çok değişik rüyalar görmekteydim. Birileri bir şeyler istiyordu benden. Karanlıklar içerisinde titreyen bir el bana doğru uzanıyor ve “ver” dercesine avuçlarını açıyordu. Bu el kimindi, benden ne istiyordu ben de bilmiyordum. Her defasında irkilerek uyanıyordum. Uyandığımda tekrar uyumak, o rüyaya geri dönmek istiyordum, gözlerimi kapatıp var gücümle sıktığım halde geri dönemiyordum rüyalarıma. Son günlerde iyiden iyiye düşlerime düşmeye başlamıştı. Oldum olası da inanırdım rüyaların hikmetine. Onlarla bulmuştum yönümü kimi vakit. Böyle olmuştu bu. Böyle de olacaktı. Bir şey söylemiyordu. Öylece görüyordum düşlerimde. Bunca seneden sonra, bunca aradan sonra neyin nesiydi bu düşler yahu. Gerçekten yorgun uyanmaya başlamıştım. Ertesi gün geç vakitlere kadar da atamıyordum bu manevi yükü üzerimden. O son gece gördükten sonra o elleri ve o avucu, artık bu işte bir hikmet ve bir hayır var diyerek deşmeye başladım geçmişimi. Bende kimin neyi kalmıştı ki. Borçlarıma da sadıktım. Aksatmazdım, ödememezlik yapmazdım. Emanet alırsam zamanında teslim ederdim, aldığım gibi geri verirdim. Bende kimin neyi kalmıştı? Zihnimi çok kurcalamış zaman ve mekân ötesine gitmiştim. Takvimlerden irtifa kaybetmiş, geçmiş zaman dilimlerinde, dili geçmiş mekânlarda bulmuştum kendimi.
Yıl 2005
Çatı katındaki ahşap komodinin yüzeyini kaplayan toza, işaret parmağımla dokunmuştum. Nefesim yettiği kadar tozu üflerken ortaya çıkan tozun dumanı, Gönyeliye indirme yaptığımızda ayaklarımızın yere değdiği anda çıkan tozun dumanına benziyordu. Komodinin üzerine her üflememde Gönyeli’ye bir kez daha paraşütle iner gibiydim. Komodinin üst çekmecesini ağır ağır açarken çatı katının içerisini ve yüreğimi ahşap, naftalin ile kumaş karışımı bir koku sarmıştı. Bu koku da aklıma anneannemin bayramlarda verdiği islemeli mendilleri akla getirmişti. Rahmetli annem bu komodinin önüne diz çöker, çekmecelerini törensel bir edayla çekerdi. Ben de annem gibi önünde diz çöktüğüm komodinin çekmecesini ritüellere uyarak tamamen kendime doğru çekmiştim. Rikkatime dokunan bir eski zaman kokusu beni çepeçevre sarmalamıştı. Geçmiş zamanın gönül açan rayihaları, lavanta çiçeği, bursa sabunları, çiçek suyu, amber gibi ve daha cinslerini ve isimlerini şimdi teşhis edemediğim şark kokuları çatı katını tamamen sarmıştı. Çocukluğumda açma ehliyetimin olmadığı bu ahşap komodinden bir şey alınacağı zaman içinden bana uygun bir şey çıkacağını hayal ederdim hep. Komodinin çekmecesinin içinde hiç kullanılmamış, zamanla ahşap lekeleri oluşmuş kumaşların, eski giysilerin altında bir şeyler arıyordum. Çekmecenin arka kısımlarına ellerim değdiğinde içinde aradığım nesneler olan bohça elime gelmişti. Harekât sonrası üniformamı ve Kıbrıs’tan benimle gelen her ne varsa bir kumaşın içerisinde koymuş ve bu çekmecenin arka kısmına saklamıştım. Neden saklamıştım ki, anılar daha ağır çeksin diyerek mi? Dert, keder, özlem, sevda, umut, hüsran daha fazla demlensin diyerek mi? Benim de bir sevdalık hikâyesi anlatan mektubum buydu. Bu Kıbrıs kokulu bohça, yitirilen bir can yoldaşının vefat kâğıdı gibi, bir tapu senedinin teminatındaki birikim gibi, iki baş için işlenmiş tek yastık kılıfında kalan hayat arkadaşımın kokusu gibi komodinin çekmecesini mesken edinmişti. Gaziliğim kimliğimdi. O yüzden bu çekmece kıymetlilerimin saklandığı yer olsun istemiştim.
Yıl 2005
Çekmeceden çıkardığım simli ve yeşil kumaştan dizlerimin üzerine düşen deri cüzdana bakıyordum. Bu cüzdanı harekât sonrası bu kadar detaylı incelememiştim. Bir askeri kimlik, bir tutam saç, bir bere ve bir sırt çantası. Adının Aleksis olduğunu bile unutmuştum. Askeri kimliğine bakınca hatırlamıştım. Bu bir tutam saç kimindi acaba. Yaşıyor muydu bu adam. Taşlar ağır yerine oturmaya başlamıştı gönül coğrafyamda. Beni birçok kez rüyalarımda yoklayan ve benden bir şeyler isteyen o adam bu bir tutam saçı mı istiyor diye de düşünmeden edemiyordum. Yaşıyorsa bu şahsi eşyaları iade etmek istiyordum. Ardından bir çorap söküğü gibi gelmişti her şey. Kıbrıs medyasında, esir aldığımız Rum’la görüşme talebim geniş yankı bulmuştu. Rum medyası, Aleksis’in kimlik ve şahsi eşyalarının fotoğraflarına yer ayırmıştı. Nihayetinde aradığım kişiyle irtibat kurulmuş buluşmak için yer ve zaman netleşmişti.
Yıl 2005
Girne sahilindeydim. Şehrin bütün kıvrımlarını dolaşmıştım, her dönemecin sonunda bir çocuk bekliyordu sanki beni. Kör bir düğümü çözercesine yol alıyordum bu şehrin kıyısında. Bozkır’ın o tenimi acıtan kuraklığı arkamda kalmış, mevsimlerden Akdeniz, günlerden Kıbrıs olmuştu. Yer belliydi, zaman belli. Bir tercüman ile beklediğim adam nihayetinde karşımdaydı. Bu yaşa kadar hiçbir hasmımın elini sıkmamıştım ben. Bozuk bir diksiyon “Merhaba,” derken elini bana doğru uzatmıştı. İki egemen devlet temelinde, iyi komşuluk ilişkilerinin bir şekilde vücut bulması gerekiyordu. Çocuklar için bunu yapmam ve hasmımı kucaklamam gerekiyordu. Biz kucaklaşırsak çocuklar ölmeyecekti, biz kucaklaşırsak ve kuşların kanadı kırılmayacaktı. Uzatmıştım elimi. Ne kadar da yaşlanmıştı. Esir iken aklımda kalan o yeşil gözlerinin altında mor torbalar oluşmuştu. Bir süre konuşmadık. Akdeniz’in sularına düşürmüştük bakışlarımızı. Önce askeri kimliğini uzattım Aleksis’e. Titreyen elleriyle baktı kimliğine. Yutkunur gibi olmuştu. Cüzdanını gösterdiğimde ise sendeler gibi olmuştu. Ver dercesine açmıştı ellerini. Avuçlarına bıraktığım cüzdanın gözünden çıkardığı siyah beyaz bir çocuk resmine ve diğer gözdeki bir tutam saça dokunduğu anda bir çocuk gibi ağlamaya başlamıştı Aleksis. Tercüman, Aleksis’in gözyaşlarını nasıl tercüme edebilecekti ki. Konuşmaları pekâlâ çevirebiliyordu
– Maria, kızım, ondan bana kalan tek şey bu ikisi. Bu resim ve bir tutam saç. O ölünce ben bunlarla yaşadım.
– Biz de namusumuz, onurumuz, bayrağımız ve vatanımız için yaşadık Aleksis.
– Çocuklar ölmesin be komşu.
– Ölmesin tabi Aleksis.
– Ben çok üzgünüm. Ben çok üzgünüm. Ben vurmadım. Ben çocuk öldürmedim. Ama onların günahına ortak olduğum için çok üzgünüm komşu.
Beresini, sırt çantasını poşetten çıkardığım an ortaya çıkan o ahşapla karışık naftalin kokusu ikimizin de genzine doğru yol almıştı. Elindeki eşyalara sinen naftalinin asi ruhlu kokusu Aleksis’e çok yabancı gelmişti. Birkaç kez bereyi ve sırt çantasını burnuna götürüp yakından koklamıştı. Çekmecede demlenen eski zaman kokusu adamın hayli ilgisini çekmişti. Bir iç çekip söze başlamıştım.
– Bu koku eski zaman kokusudur Aleksis. Bir ahşap bir çekmece kokusudur. Ve o çekmece bizim için hazine gibidir. İçinde sevdalarımızı, sevdalıklarımızı saklarız. Dokunulsun istemeyiz. Çocukluğumuz vardır içinde. Aşklarımız vardır. Kıvançlarımız vardır. Sahibi istemeden çekilmez o çekmece. Sen de dokunma Aleksis. Kıbrıs Türkünün toprağı, Kıbrıs Türkünün gönül çekmecesidir.
Sustu Aleksis. Ak güvercinlerin o cılız kanat seslerini duyuyordum. Aleksis’in elindeki siyah beyaz resmin üzerine düşürdüğü bir damla gözyaşını, barış sözleşmemizin mürekkebi olarak sayıyordum…


