Dilek Tanık
“Delikanlı, bir bakar mısın bana? Sırlarım var benim, herkesten sakladığım. Kimse bilmez. Hiç kimseye söylemediğim gizli… Ama çok gizli. Sen de söyleme olur mu kimseye? Aramızda kalsın. Senin ismin neydi? Sanki çok tanıdık gibisin ama çıkaramıyorum. Biraz düşüneyim ben, olur mu? Çıkaracağım bir yerlerden. Gözlerin çok güzelmiş, yeşil ama toprağa yakın renkli bir yeşil. Maşallah, çok yakışıklısın. Kime benziyorsun sen, annene mi babana mı?”
”Anneme benzediğimi söylerler, özellikle gözlerimin. Sadece onunkisi daha toprağa yakın yeşil bir renk.”
”Annen güzel kadınmış o zaman.”
”Evet, çok güzeldir.”
”Ya baban? O nasıl birisi?”
”Ne yazık ki babamı tanımak için hiç fırsatım olmadı. Bildim bileli, bir tek annem ve ben vardık, bir de anneannem. Babam askermiş. Ben doğmadan görev esnasında şehit düşmüş. Annem derdi ki: ‘Ben onu, onun beni sevdiğinden daha çok sevdim. Bizi bırakıp gitmesini ancak bu şekilde açıklayabiliyorum.'”
”Ne güzel annen! Hem sevmiş, hem sevilmiş. Beni seven birileri var mıydı acaba bu hayatta? Düşünüyorum ama artık isimlerle aram çok iyi değil. İsmin neydi oğlum?”
”Cemal.”
”Aaa, ne kadar tesadüf! Oğlum olsaydı ona bu ismi verecektim, rahmetli babamın ismi. Benim de babam yok biliyor musun ama annem var. Acaba nerede kaldı? Beni alması gerekiyordu. Onunla elbise almaya gidecektik. Sen çekil şimdi yanımdan, görmesin bizi. Sonra bana çok kızar, senin gibi yakışıklı genç bir delikanlı ile konuşuyorum diye. O bana hep, ‘Sen okuyacaksın, kimseye muhtaç olduğunu görmeyeceğim,’ diyor. Ben öğretmen olacağım biliyor musun? Ama sonra lütfen yine gel. Sende bir şey var, yüreğime dokunan. Böyle burnumun direğini sızlatan. Neden ağlayasım var? Timur, sen misin? Geldin mi? Ama öldü dediler senin için. Çok ağladım ben. Ben ağladım, Cemal ağladı. O çok küçük, kaybetmenin acısını bilmiyor. Benim acımı hissediyor. Ne dersin, insanın yürek acısı sütünü ekşitir mi? O yüzden mi ağlıyor kuzum? Söyle, ağlamasın. Sen de okşa başını evladımızın. Varlığına alışmadan yokluğuna alışacak diye çok korktum. Yine gittin mi? Yine mi vedalaşamadık seninle? Dur, gitme! Sana tek sözüm var, onu duymadan gitme. Kal bir an için. Seni gerçekten çocuksu bir aşkla yoğrulmuş bir sevgiyle sevdim, dünyanın en tatlı delisi. Doğum gününde aldığım çakmağı yanına almayı unutma. Cemal’in mi olsun? Olsun. Keşke sen verseydin. Keşke görebilseydin onu. Senden geride bıraktığın bana kalanı. Hiçbir şey daha güzel, daha kıymetli değildi. Nasıl sevmekti o öyle be! Seni çok sevdim ama Cemal, Cemal var ya, o bambaşka bir sevdaydı. Sanki onu kucağıma verdiklerinde bir yapboz parçası gibiydi eksik olan. Tak diye oturdu ve ben tam oldum. Öyle tastamam. Yokluğu ile sınamasın Allah. Sen gittin, alıştım bir şekilde ama onun gitmesi bambaşka bir mesele. Kızmadın değil mi? Defol! Bir daha sakın geri gelme! Evleneceğim ben ama ölmeyecek birisi ile. Yıllar içinde eskidikçe eskiyeceğimiz birisi olacak bu sefer. Bıkkınlığın verdiği alışkanlığın zinciri ile bağlı kaldığım birisi olacak. Senin gibi değil! En doruğunda duygularım yarım bırakmayacak beni! Kızmadın değil mi? Şaka yaptım. Sen yoksan Cemal de olmaz, biliyorum.”
”Yok, kızmadım. Niye kızayım? İnsan evladını herkesten, her şeyden çok sever.”
”Burada ne işin var? Kimsin sen? Gecelikliyim, neden odamdasın? Kimse yok mu? Yardım edin! İmdat! Yardım edin! İstemiyorum seni, git buradan, uzaklaş benden! Cüzdanım girişte, çantamın içinde. Hepsini al, ne varsa ama git. Sakın çocuğuma dokunma! Cemal, Cemal, annen burada! Korkma sakın! Gözlerin çok tanıdık, kötülük yok sanki içlerinde… Yeşil, ama toprağa yakın bir yeşil… Yağmur damlaları var sanki köşelerinde gözlerinin. Ağlama. Yağmur yağmasın, ıslanırız Cemal’im. Oğlum, güzel oğlum.”
”Anne?”
”Anne, sanki dünyanın tüm derdine pansuman bir kelime. Öyle güzel, öyle sıcak, öyle anlamlı. Anne olmayı çok sevdim. Belki de o yüzden öğretmen oldum. Ama en çok Cemal’ime anne olmayı sevdim. Cemal’in annesi. Cemal’in annesi… Cemal’in annesi… Cemal’in annesinin ismi neydi?”
”Hülyaydı Cemal’in annesinin ismi…”
”Cemal kimdi ki? Hülya kim? Sırrım var benim.”
”Ne sırrı anne?”
”Anne kim? Benim adım Hülya. Behiye’nin, Cemal’in kızı, Timur’un sevgilisi Hülya. Sen Timur musun? Ona çok benziyorsun sanki. Ama Timur gibi kokmuyorsun. O First sürerdi parfüm olarak. Yolda ne zaman o kokuyu duysam dönüp bakarım etrafıma, sanki oradaymış gibi olur. Ucuz bir parfüm ama ona yakışırdı. Kıyamazdı kendisine almaya daha pahalısını, oysaki söz konusu ben… Ama Cemal’imin kokusu başka. O evlat kokuyor, sanki tarifi imkânsız bir evlat kokusu var onda. Gel buraya bir bakayım. Koklayayım seni. Mmmhhh… Evladım. Geldin mi anneni görmeye? Bu hayatta seni özlediğim kadar kimseyi özlemedim gibi bir hissiyat var içimde nedense. Sanki ben çok uzaklardaymışım da yeni gelmişim gibi. Sarılayım mı sana? Bitti mi ergenlik triplerin? Gel şöyle bir. ‘Teke gibi kokmayı’ bırakmışsın, aferin. Yıkanıyorsun artık düzenli demek ki. En sonunda bir şey öğretebildim galiba sana. İnan, çok kolay olmadı ama büyük bir zafer hissi yaşıyorum. İnatçı çocuk seni…”
”Anne, seni çok özledim.”
”Anne kim? Ben Hülya, bir sırrı olan Hülya. Gitmeden söylemem gerek bir sır. Vedalaşmak gerekli. Alışmak vedalara. Zor. Hayatta hiçbir şey kolay değil. Her şey zor. Ama küçücük bir bebeği sevmek çok kolay. Seni sevmek çok çok kolay, Cemal’im…”
”Anne, sır ne?”
”Sır, sır… Sırrın mı var bana anlatmak istediğin? Anlat, rahatla. Ben unuturum zaten hemen.”
”Senin sırrın ne anne?”
”Annem mi geldi? Burada mı? Annemi çok özledim biliyor musun? Timur’un ölümünden sonra o olmasaydı Cemal’im ne olurdu? O baktı Cemal’ime, ben çalıştım. Çok sevdi Cemal’imi, beni sevdiği kadar sevdi ama yine de evladı bendim. En çok beni sevdi, benim Cemal’i sevdiğim gibi. Annenler ölmemeli. Keşke ölmeseydi annem. Ama ölmeden önce öldü o biliyor musun? Kendisi vardı, buradaydı ama anıları yoktu. Boş bir kabuk gibiydi. Çok kızardım o boş yüzde annemi ararken. Sanki istila edilmişti zihni ve boşaltılmıştı. Posası bile yoktu. Korku içindeydi. Anıları olmadan ne iyiliğin tarifini yapabiliyordu ne kötülüğün. Hayat tecrübelerine el konulmuştu sanki. Sanki tecrübelerin boşluğu bir korku tüneline dönüştürmüştü son günlerini. Baş etmesi çok zordu ataklarıyla, saldırganlığıyla. Annem bedenini geride bırakmayı tercih etmişti. Gittiği yerde anıları geri gelmiş midir ziyaretine? Delikanlı, bir sırrım var benim. Sana söyleyeyim. Cemal’im gelemiyor. Küs bana herhalde. Ona söylersin. Sen Cemal’imin arkadaşı mısın yoksa o mu gönderdi? Doğru ya, onun okulu var. Çok çalıştı, girdi üniversiteye. Cemal’im doktor olacak, nörolog. Anneannesine çok üzülmüştü, ‘unutmak’ hastalığı için… Unutmak… Kimdi unutan? Sen kimsin? Kimsin? Çıkarın beni buradan! Timur! Bebeğim nerede? Timur, neden hastanedeyim bu odadayım? Bebeğim nerede? İyi de bana. ‘İyi de, bir şey olmadı’ de! Sen öldün, kabullendim ama ismi kulağına üflenmemiş bebekler ölmemeli değil mi?”
”Yok, ölmedi merak etmeyin. Ben doktorum. Gayet iyi bebeğiniz.”
”İyi? Kim iyi, ben mi? Saçımı okşamanız ne kadar güzel hissettiriyor. Teşekkür ederim. Size sırrımı güvenle verebilir miyim? Evimde, çalışma masamın sağ çekmecesinde Cemal…”
”Anne???”
Annem o gün gitti. Tek solukta, tek nefeste bitti. İnsan, annesi yoksa artık kimsenin çocuğu değilmiş. Çok bencilce olacak ama en çok da buna ağladım. Onun yokluğunun alışkanlığı yavaş yavaş sarmadan tüm benliğimi, ilk zamanlar uğrayamadım evine. Alışmalıydım yokluğuna. Elim, gözüm hep telefonda, “Arasam mı, neden aramadı beni?” düşünceleri kabullenişe dönünce gidebildim en nihayetinde. Yıllarımızı geçirdiğimiz, beni herkesten, her şeyden koruyarak sakladığı yuvasına. Dolandım çocukluğumun ayak izlerinin bastığı, koştuğu her odada. Hep anılar. Annem anılarını kaybederek veda etti bu hayata. En kıymetli hazinesi. O hazineden bulurdu, yazılarını yazmak için gerekli gördüğü hikayeleri. Onlarla beslenirdi. En güzel kitaplarını onlarla yazmıştı. Sadece bir edebiyat öğretmeni değildi; usta bir kalemi vardı, sandık kokulu. Çeyiz diye içinde hikâye biriktirdiği…
Odaları tek tek dolaşınca çalışma masasına ilişti gözlerim. Annemin söylediği çekmeceyi açtım. İçinde babamın Zippo çakmağı vardı. Üstünde, “Dünyanın En Tatlı Delisine, Hülya” diye yazılmıştı. Bir de bir sayfa. “Cemal’ime” diye.
Hatırlamayacakmışım.
Anıların tek tek silinip gidecekmiş.
Ya sen?
Dünyada beni en mutlu eden.
Sen de mi gideceksin benden?
Öyle sessizce, sinsice.
Yabancı mı olacaksın bana, hâlâ yaşıyorken?
Anılarımın dili lâl olacakmış, öyle söylediler.
Yok olmaya yüz tutmuş eski bir dil gibi zihnim.
Siliniyor her şey, öyle ansızın da değil, azar azar.
Unuttuğumu hatırlamadığım günün geleceği güne değin.
En sona seni saklıyorum.
Kuytuda bir köşede.
En sevdiğim kareler bir kutu içinde, bir çekmecenin en derininde.
Belki unutmam seni, öyle bir köşede beklersin.
Gelip annen bulsun diye seni.
Bulamazsam affet, çünkü eğer seni bulamıyorsam artık bir çıkış da yok karanlığımdan.
Seni seviyorum, hiç kimseyi, hiçbir şeyi sevmediğim kadar. Göbek bağı ile başlayan ve anıların gönül bağı ile birbirine zincirlenen bir hikâye ikimizin ki… Yolun açık olsun oğlum.


