Benan Bilek
Raflarda dururken bile bu kadar düzgün değildi kitapları. Şimdi kolinin içinde yazarlarına göre dizilmiş yeni duvarlarına gitmeye hazır bekleyen o kitaplar, yıllardır almadığı çeyrek altınların, gitmediği tatillerin, katılmadığı eğlencelerin özeti gibi vedaya durmuşlardı sanki. Kırk iki yılın kolilere sığdırılmaya çalışılan özeti.
Dişleriyle kopartırken dudağının derisinden küçük bir iz bıraktı koli bandının üzerinde. Elini acıyla ağzına götürdü. Gülmeye başladı sonra; “Öğren be kadın artık! Bir kere de aynı boku yapma!” Öğrenmeyi bilmedikçe aynı hataları yaşayacağını öğrenmeyi beceremeyişineydi gülüşü. Annesinden hatıra, sinirden gülüş.
Kimi yazarından kimi hediye alanından adına imzalı kitaplar bir köşede bekleyecekti bir süre daha. Kıyamamak değil, onları da yanında götürmek isteğindendi köşedekilerin bekleyişi. “Adına imzalı…” Adı? Ne kadar da mühimdi adı? Mühim miydi gerçekten bu kadar? Bir ömrü kolilere sığıştırıp gidecek kadar mühim miydi? Ya da bir anda çekip gitme kararı alacak kadar? Ya da bir kez daha gitmeyi göze alabilecek kadar…
Kapının çalışıyla bağdaş kurup çöktüğü yerden kalktı. Karşısında iki gencecik gülümsemeyi görünce doğru yere bağış yapmaya karar vermiş olduğunu düşündü.
“Biraz ağır oldu koliler çocuklar, kusura bakmayın.”
“Olsun abla, kusur ne demek? Neler taşıyoruz biz? Kitap ağırlığı olsun.”
“Çay var. Biraz dinlenmek ister misiniz?”
“Rahatsızlık vermeyelim biz.”
“Rahatsızlık olur mu hiç? Hadi girin içeriye, salon şurası. Geçin siz, ben çaylarınızı koyup geliyorum.”
Evin son konukları olduklarından habersiz, mahcup adımlarla içeri giren delikanlılara baktı. Kendi oğlundan en az on beş yaş gençti ikisi de. Çay değil şölen sofrası kursa bir koli bile taşıtamazdı oğluna, burada olsa. Şimdi Chelsea’deki üçüncü taşınması öncesinde kim bilir neler sırtlanıyordu, suratını asmadan. Anneyle kız arkadaş farkı işte! Oğlunu paylaşamayan anne kafasından çıkmalıydı derhal, aklına ilk gelen soruyu soruverdi gençlere;
“Okuyorlar mı bu bağışlanan kitapları gerçekten? Yoksa öyle duruyor mu sizin merkezde?”
“Okuyorlar abla. Hem de ne okumak? Bazıları okuma salonuna gelip okuyor, bazıları eve götürüyor. Okuyup geri getiriyor.”
“Kütüphane gibi yani?”
“Kütüphane zaten. Merkezde hem giyecek hem de kitap bulabilecekleri yer var gelenlerin. Bir de uygun fiyata sattığımız bağış malzemeler var, zeytinyağı, deterjan falan işte.”
“Koltuk, kanepe, dolap falan da alıyor musunuz?”
“Alıyoruz. Onları ücretsiz veriyoruz ihtiyaç sahiplerine.”
Gözleriyle salonu taradı. Üzerinde hatıralar dizili büfeye baktı önce. İçinde annesinden kalma yemek takımları; iki kere sofra kurmuş olmalı onlarla. Altı yılda iki sofra. Bir üçlü bir ikili kanepe, yanında iki koltuk hediye. Onca pazarlık. Kumaş seçimleri, aman kombinler uyumlu olsun, yeşilin tonu tam olmamış, diğer kumaş daha iyiydi, kırlent yok mu bunlarda, kumaşlardan arta kalanlar ne oldu ama, siz bana dört kırlent daha yapın, vardır vardır, fermuarlı olsun, kolayca yıkayıvereyim, kanepelerin açılıp yatak olması çok iyi, çok gelen giden oluyor biliyor musun, bana gelenler hep dışarıdan, e gelene ne kadar kalacaksın diye sorulmuyor, malum buralar yaz yeri gibi, gelen kalıyor, gelene de git denmiyor, hazırlıklı olmalı hep. Şimdi ne kadar boştu kanepeler, kırlentler hiç bozulmuyordu ne zamandır. Patpatlanmıyor minderleri, söylene söylene. Yatak haline gelmiyor hiçbiri. Açmaya kalksan yapışmıştır bile belki mekanizmaları.
“Siz neyle geldiniz? Nasıl bir araçla yani?”
“Nakliye aracımız var bizim, haftanın iki günü çıkıp tüm bağışları topluyoruz. Diğer günler de götürdüklerimizin bakımı, temizlenmesi, verilecek yerlere hazırlığı işte. Biz toplama götürme işindeyiz ama. Eşyaların nerelere verileceğini başka gönüllüler belirliyor.”
“Yine siz ulaştırıyorsunuz ama değil mi yeni yerlerine?”
“Biz sadece toplayıp götürüyoruz, başka arkadaşlar da yerlerine bırakıyor listelere göre.”
“Sadece kitaplar için aramıştım ben aslında ama acaba yer varsa birkaç parça mobilya da verebilir miyim size?”
“Araç boş, ilk size geldik. Alabiliriz.”
Bir zamanlar paket paket sigaraların açılarak konuklara ikram edildiği Arnuvo cam kâseye baktı o an. İçinde yıllardır sahibini bekleyen anahtarı gördü uzun süredir ilk kez. Bir akşam saat dokuz sularında bırakılmış o anahtarı hiç sevmiş miydi baba evinden kalma değerli cam kucak? Kendine ait olmayan o anahtarı neden yıllarca korumuştu ki?
Uzun vitrinde dizili model arabalara baktı sonra. Her doğum gününde, her karnesinden sonra, her yılbaşında bir tane daha eklediği koleksiyonda gezdirdi gözlerini. Babasının gidişinden onu sorumlu tutan oğluna düzenin pek de bozulmadığını kanıtlarcasına almaya devam ettiği sayısız model arabaya baktı tek tek. Hiçbirinin özelliğini hatırlamıyordu şimdi. Oysa alırken ne kadar dikkat etmişti hangisi kaç model, hangisinin hikayesi gerçek diye… Azken ne kadar değerliydiler. Sonra? Alışkanlık halini almış hediyeler işte… Paketin açılmasından beş dakika sonra diğerlerinin yanına konuveren ve bir sonrakinin gelişine kadar dokunulmayan onlarca araba. Chevrolet, Mercedes, Jaguar, Cadillac… Gerçeğinin yanından bile geçemeyeceklere renk renk hayaller…
“İki saat sonraya hazırlarım ben size birkaç eşya. Bugün tekrar uğrar mısınız rica etsem? Zor olur mu size?”
“Bir adresimiz daha var, oradan da çocuk odası takımı alacağız. İki değil de üç saate gelebiliriz abla.”
Bantlanıp yüklenmeye hazır sekiz kitap kolisini sırtladıkları gibi asansöre yükledi delikanlılar. Kapıyı kapatıp önce çay bardaklarını mutfağa götürdü. Televizyondaki müzik kanalından elli parçalık klasik bir albüm bulup Mozart ve Beethoven’i kendisine arkadaş seçti. Uzun vitrinin cam kapısını araladı. Genzine kaçan tozu bir iki küçük öksürükle temizleyip siyah Ford’a dokundu. Ferrari’ye, Volkswagen’e. Yıl yıl, renk renk, bir sürü arabayı baloncuklu naylonlara sardı. Onlarca özel gün birbirinin aynı paketlerle yığıldı üst üste. Giysilerini götürürken kullanmaya niyetlendiği dört bavulu salona getirip paketleri özenle bavullara yerleştirdi. Boş vitrinin karşına geçip bir sigara yaktı.
Onuncu eser olmalıydı çalan. Ayışığı sonatı. “İnsanlar” demiş gözleri görmeyen kız Beethoven’a, “Gece olunca bazen ay diye bir şeyden hayranlıkla bahsediyorlar; sessizce onu izliyorlar. Ay denen şeyin ne olduğunu çok merak ediyorum.” Beethoven biraz duraklamış, sonra kıza dönmüş ve “Sana ayın nasıl bir şey olduğunu anlatayım mı?” diye sormuş. Küçük kız “yapabilir misin gerçekten?” diye sorunca da piyanoya geri dönmüş ve ilk kez “Ay Işığı Sonatı”nı orada o anda icra etmeye başlamış. Bitirdiğinde, kör kızın gözlerinden yaşlar süzülmekteymiş ve şöyle mırıldanmış; “Teşekkürler, şimdi ayın nasıl bir şey olduğunu anladım…”
Tamamen uydurma olduğunu biliyordu bu hikâyenin. Ay Işığı Sonatı’nın, Beethoven’ın ölümünden çok sonra adı konmuş eserlerinden biri olduğunu biliyordu çünkü. Yine de inanmak istemişti ilk duyduğundan beri. Yalan da olsa, kim ister güzel bir hikâyenin bozulmasını? Belki de gerçekle yalan arasında yıllarca gidip gelen yorgunlar. Yalan bir hayatı paketleyip kaldırmanın tam zamanıydı şimdi.
Büfedeki tabakların birbirine zarar vermemeleri için çekmeceler içindeki peçete ve örtüleri kullanmaya karar verdi. Hepsini bir çırpıda yere döktü. Bir zamanların önce şekerli suyla sonra yabancı markalı spreylerle kolalanan dantelli oyalı keten peçetelerini, örtülerini, hiçbirinin ne zaman neden yapıldığını düşünmeksizin tabakların aralarına yerleştirdi. Onları da baloncuklu naylonla sardı. Çatal bıçaklarının olduğu uzun çekmeceyi açtı, yüz altmış dört parça… Dört kadife kutu içinde, pırıl pırıl. Ahşap sandığında alınmadığı için annesine burulduğu set. Kırk küsur yılda yüz altmış dört kez kullanılmayan pırıltı. Onların da kullanılmamak üzere bir başka yere gitme zamanı gelmiş olmalıydı. Büfeyi tamamen boşalttı.
Delikanlılar yeniden kapıdan girdiklerinde üç saate bu kadar eşyayı nakledilmeye hazır hale getiren kadına baktılar, hayretle. Sonra her şey omuzlar üzerinde teker teker gitti evden. Kitaplarla başlayıp tamamen sarılan onlarca eşya birkaç saatte nakliye aracına yüklendi. Evden çıkan son eşya ceviz bir karyolaydı; paketlenen son ay ışığı. Bir tek o giderken, sadece onu götürürlerken nemlendi gözleri. Sonra kapıyı kapatıp adına imzalı kitapların yanına oturdu, yere. Kendine ayırdığı üç pantolon, birkaç tişört, bir kot ceket, elli kadar kitap, bilgisayar ve sırt çantası ile yarın yeniden göç etmek üzere yerdeki şilteye kıvrılıp uykuya daldı. Sabah taksiyi çağırmadan önce cama “Sahibinden Satılık” yazısını yapıştırdı. Evden çıkarken apartman görevlisine anahtarı uzattı.
“Oğlun için dört bavul bıraktım. Keyfini çıkartsın. Hepsiyle kırılana kadar oynasın.”
Hayatında ilk kez gerçek bir göçün kahramanı olmak üzere taksinin kapısını açtı.

Benan Bilek, Ege Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümü’nde okumak için geldiği İzmir’de yaşayan bir İstanbullu. Öğrencilik yıllarından bu yana iletişim sektörünün farklı dallarında görev yaptı. Metin yazarlığından ajans başkanlığına, dergicilikten senaryo yazarlığına uzanan iletişim deneyiminin sonunda yolu sanata vardı. Un elekleri üzerine ipliklerle yaptığı resimlerle pek çok kişisel sergi açtı; “Yaşam Elekleri” atölyeleri düzenledi. Türkiye’nin izleyicisi sadece kadın olan ilk stand-up projesini hayata geçiren Bilek’in Gece Tuşları, Duvarlar Şahit, Çin Çin Çini Mini Hanım, Rezene öykü kitaplarının yanı sıra Punta – Bir Meyhanenin Romanı adlı eseri bulunuyor. Bilek, öykü yazmaya, sahne gösterilerine, özel atölye çalışmaları ile kasnak ve elek üzerine ipliklerle resim yapmaya devam ediyor.


