Ayşe Kocabağ
“Çekmeceleri düzenleyeceğim’’ dedim anneme. İzin vermedi. Dursun, öylece kalsın. Yorulma sen. Odanın duvarlarına tavana kadar gömme dolap yapılmıştı; dolabın yarısından zemine kadar olan bölümde çekmeceler… Çocuktum.Çekmeceleri karıştırmaktan büyük bir zevk duyardım, kırmızı elmalı şekeri yalar gibi, elmanın tadını değil, kırmızı rengini yerdim, o lal dilimin üzerinde yayılır, kendi renginin varoluşunun dayanılmaz hazzını yaşar, haz doruklara ulaşınca kanıma karışırdı, büyülü bir şey yaşardım. Gece karanlığında uykuya dalardım, aslında uyku değildi belki de bir araf bölgesinde, bir eşikte uykuya dalmadan öncesi bir buğulu alem; on üç on dört yaşımın ergenliğinin coğrafyası, puslu nemli, bahara yakın.
Tavşanların seviştiğini görürdüm dolapların içinde. Hazlarının kokusu kapaklardan dışarıya sızar, odanın havası birden ağırlaşırdı. Çığlıklarını fısıldaşarak bastırmaya çalışırlar, sesleri yine de pencere camlarında yankılanır, solukları pencerede buharlaşırdı. Korkudan ses çıkartamaz, uzun süre titreyerek yorgana sarılır, uykusuzluktan baygın düşünceye kadar kulaklarımı tıkardım. Annemi çağıramazdım yanıma, avazım çıktığı kadar bağırmak ister; bağıramazdım, sesim içime kaçar nefes bile alamazdım.
Anneannem otuz yaşına varmadan ölmüştü bu evde, dedemin evi. Beline kadar upuzun simsiyah örgülü saçları vardı, belik örgüsü. Bir belik dedemin elinde kalmıştı. Anneannemi o upuzun tek beliğiyle tabuta koyup mezara götürmüşler…
Annem beş yaşlarındaymış. Anneannem öldüğü gece birlikte sabahlamışlar koyun koyuna; o gecenin sabahında ölmüş. Evin içinde kadınların ve çocukların feryatları birbirine karışmış. Bir kazan dolusu kızgın yağ ortalığı eritmiş akıtmış.
“Eğer benim bir anam olsaydı saçlarımı tarardı. Analığım bir kere olsun saçlarımı taramadı.”
Teyzem büyütmüş annemi. Teyzem seksen sekiz yaşında vefat edince annem çok ağladı. Ağlaya ağlaya beş yaşına vardı, o ilk kaybın acısı yüreğinde yeniden yankılandı. Hem anlattı hem ağladı; annesini kaybetmiş bir çocuğu dinledim. Bir teyzeme, bir annesinin ölümüne, bir de annesini kaybetmiş ikiz oğlaklarına ağlıyordu. Süt verimi yüksek diye aldıkları Saanen keçisi hastalanmış, veteriner bir çare bulamamış, üç gün üç gece ağrıdan kıvranmış keçi tıpkı anneannem gibi, üçüncü günün sabahı öldüğünde ikiz oğlakları çığrışa çığrışa akşamı etmişler o gün. Anneannem öldüğünde dayım bir aylıkmış, emziren olmayınca akşama kadar annemle bir olup kuşlar gibi çığrışmışlar.
Teyzemin vefatı anneannemin ölümüne,oradan da Saanen keçisinin kaybına ulandı. Çektiği bütün acılar yumak gibi dolandı. Bir annesine, bir ablasına bir de oğlaklarının yerine ağladı.
Anneannemin upuzun ince örgü beliğini hatırladı. Kavga ettikleri bir gün dedem şiddetli bir öfkeye kapılmış, anneannemin beliğini kuvvetli kolları ve elleriyle kavramış, öyle bir çekmiş ki belik elinde kalmış. Anneannem dışarı kaçmış, dışarda yakalamış dedem, balkona kaçmış balkonda yakalamış sonra içeri kaçmış içerde yakalamış dayağı basmış, tekme tokat dövmüş, “Allah yarattı” dememiş. Kimsecikler kurtaramaya cesaret edememiş. Bütün çığlıkları vadiden ormana yayılmış, kızılca kıyamet kopmuş, kuşlar ağaçlardan gökyüzüne süzülmüş,köpekler uluya uluya havlayıp sağa sola saldırmış. Annem üç dört yaşlarındaymış, hatırlamıyor annesinin dedemden yediği bu dayağı ama teyzem on on iki yaşlarındaymış; hiç unutmamış. Dedemin öfkesinin şiddeti anneanneminsaçlarını kökünden koparmış. O kadar büyük bir şiddet. Evde ne kadar çoluk çocuk varsa kaçacak delik aramış, hepsi birer deliğe saklanmış.
Günün birinde anneannemi bir tabuta koymuşlar, mezara götürmek için yola çıkmışlar kasabanın eski bir mezarlığına götürmüşler. Rivayet o ki, mezar kazılırken tabut kaybolmuş. Annem ve dayım tüm aramalarına rağmen mezarı hiçbir zaman bulamamışlar.
Anneannemden geriye sadece upuzun simsiyah beliği kalmış.
Dedemin elinde kalan beliği çekmeceye kaldırmışlar. Bazı geceler çekmecelerden çığlıklar yükseliyordu odanın içinde.
Bin feryat bin figan. Kıyamet kopuyordu çekmecede, tıkırtılar yükseliyor, çekmeceler sarsılıyor, dolap kapakları gıcırdıyordu. Dedem anneannemi öldüresiye dövüyordu. Kan ter içinde uyanıyordum, boğazım kupkuru, nefes alamıyordum. Sesimi çıkartamıyor, yorganın altına kaçıyordum, annemi çağıramıyordum.
Bir süre sonra anneannem çekmecenin içinden kıvrana kıvrana çıkıyor, yerdeki halının üzerinde yürüyor, üç hamleden sonra yatağıma çıkıp başını yastığıma uzatıyordu. Saçları ve teni çürümüş et kokuyordu.” Korkma, her şey geçecek, bana güven” diyordu sadece ; başka hiçbir şey konuşmadan uykuya dalıyorduk.
Ben uykuya daldığımda anneannem tül perdelerin arasında gözlerden kayboluyor, dışarı çıkıyor, vadide geziyor, elma ağacından elma kopartıp yiyordu.Papatyaları toplayıp saç örüyor, eksik beliğinin yerine upuzun takıyordu. Güneş doğmadan eve dönüyor, odalarda salınarak yürüyor, cebinde birkaç elma, papatyadan örülmüş beliği ile çekmeceye girip uykuya dalıyordu. Çekmeceye papatya sarısının o acımsı ekşi kokusu doluyor, ahşap kokusu canlanıyor, çekmecenin ahşabın kokusu sızıyordu. Çekmecelerden sızan ahşap ve papatya kokusu ile uyanıyordum sabahları.
On sekiz yaşında askere alınmış dedem. Birinci Dünya Savaşında cepheden cepheye savaşmış. Arada bir izin verdiklerinde eve gelir birkaç ay kalırmış; sonra yine askere. Birinci Dünya savaşı bittikten sonra Doğu Anadolu’da çıkan isyanları bastırmak için yine askere çağrılmış. Senelerce
Kadınlar ve çocuklar kıtlıktan, yoksulluktan ve açlıktan sapır sapır dökülmüşlerAnadolu’da. Kalanlar birbirine bakmış. İstiklal savaşında kalbinden kurşun yarası almış dedem. Gaziydi. Madalyasını göğsünün üzerinde gururla taşır, cephede geçen yılları uzun uzun anlatırmış. Öfkesinin şiddetinden dokuz çocuğu da ölesiye korkar karşısına geçip ağızlarını açamazlarmış.
Tavşanların kokusu kapaklardan taşarken odanın havası birden ağırlaştı, dayanılmaz oldu. Kapı da yerinde duramaz oldu, bir ileri iki geri gıcırdamaya başladı. Annemin ayak sesleri geliyordu.
Annem içeriye girdi, yanıma oturdu, elini alnıma koydu. Ateşim çıkmıştı. İstediğin bir şey var mı? diye sordu annem eli alnımdayken.
“Bisiklet istiyorum” dedim.
“Kızlar bisiklet sürmez” dedi. “On dört yaşına giriyorsun, artık çocuk değilsin.”
Ne zaman mahallede çocuklarla oyun oynamaya çıksam ardımdan bağırıyordu. “Memelerin büyümeye başladı, sokakta oyun oynama yaşın geçti, otur evde dantelini çeyizini ör. Mahallede adın çıkacak, komşular dedikodunu yapar!”
Annem evde yokken bisiklete biniyor, bisikletin üzerinden düşmeden durabilmeye, pedalları çevirmeye,çevirirken direksiyonu sağa sola kaydırmadan kontrol etmeye, yoldan geçen arabalara çarpmamak için de karşıma bakmaya çalışıyordum. Bazen kontrolü kaybediyor, bisikletle beraber yola devriliyordum. Defalarca deniyordum. Saatler geçiyor, bisikletle birlikte düşüp bisikletle beraber kalkıyor, bisikletle beraber yol alıyordum, öğle sıcağında yorgunluktan baygın düşünceye kadar sürüyordum, sürünüyordum. Bisiklet bizimle yaşayan amcama aitti. Bisikleti sevmiştim. Ben de öğrenmek istiyordum.
Amcamdan öğretmesini istedim. Öğretmek istemedi. “Kızlar bisiklet sürmez yeğenim” dedi.
Sabahçıydık. Okul dönüşlerinde çantayı bir köşeye fırlatır, öğle yemeğini aceleyle yer, mahallenin sokaklarına koşardık. Sekiz on çocuk, kızlar oğlanlar. Futbol oynardık. Yakan top, seksek, körebe, beştaş, misket. İp atlardık. Evcilik ve saklambaç. Cam bilyelerimiz vardı rengarenk, bakkaldan torbalarla alırdık. Hep birlikte misket oynardık kızlı oğlanlı.Acıkmışsak salçalı ekmeklerimizi ısırırdık bir yandan kan ter içinde. Sanki bu dünyaya yalnızca oyun oynamak için fırlatılmıştık.
Kız çocuklarına yüklenen ataerkil değerlerden ve rollerden bihaber yalnızca oyun oynamanın tadını çıkartırdık.
Hepimiz çocuktuk; henüz cinsiyetimize ayrı oyunlar icat edilmemişti. Oyun oynamaktan başka hiçbir şey düşünmez, doyumsuz tadına varırdık. Çocuk dünyamızda yalnızca özgürlük, eşitlik, kardeşlik ve adalet vardı; oyuna katılan hiç kimse bunların dışına çıkmazdı.
Bisiklet sürmek istiyorum, bisiklet sürmek istiyorum, bisiklet, bisiklet, bisiklet… Sayıklıyorum. Sesim kısıldı, göz kapaklarım kapandı. Bir düş görüyordum ama belki de bu bir düş değildi. Bisiklet sürüyordum, bazen düşüyor, bazen kalkıyor, bazen bisikletimle havalanıyor, havalanırken aşağıda kalan ev küçüldükçe küçülüyordu. Çekmeceler evin üstünden bir labirent gibi görünüyordu. Gökyüzünden bulutların üzerinden aşağıya bakıyordum, mahallenin çocukları bağırıyorlardı, el sallıyorlardı. Aşağıya bakıyordum ben de onlara el sallıyordum, direksiyonda değildi ellerim, boşlukta çocuklara sallıyordum onları şimdi. Derken aniden bisikletten düştüm, büyük bir hızla kaydım ve kendimi çocukların arasında buldum. Gerçekten yaşıyorum sandım ama bu bir düştü.
Mahalledeki arkadaşlarım toplanmış, odamın pencerelerine cam bilyelerini fırlatıyorlardı. Renkli bilyeler cama çarpıyor sonra yere düşüyor, çocuklar yerden toplayıp yeniden fırlatıyorlardı. Bilyeler cama çarptıkça gök kuşağının bütün renkleri evin içine sızıyor, dolapların aynasında yansıyor, duvarlara gölgeler yansıyordu.
Bilyeler camlara çarptıkça önce çekmece sarsılmaya; sonra bütün dolap ve çekmeceleri sallanmaya ve çatırdamaya başladı. Kapağı açtığımda askıların arasında gölgeler vardı, dolaptan çıkmak istiyorlar çıkamayınca birbirilerini boğazlıyorlardı.
Kargaşa ve gürültü gittikçe çoğaldı evden çıkıp gitmezsem beni de boğazlayıp yutacaklarını hissetmeye başladım. Çekmecelere sığamayan gölgeler dolabın içine yerleşmişlerdi. Gölgeler çoğalıpdolaplara da sığamaz olunca dolaptan çıkacaklarını ve beni de yutacaklarını seziyordum. Eğer beni yutarlarsa onların gölgesi olacaktım ve bir gölge olarak yaşayacağımdan korkuyordum.
Bin bir düşünce arasında dolap kapakları sarsıldı, gölgeler hızla odaya dolmaya başladı. Bir gölge bana yaklaştığındanefes alamaz ve iyiden iyiye hareket edemez oldum, uyuşuyordu bedenim.“Gitmeliyim” dedim. “Gitmezsem gölgelerin arasında kaybolacağım, beni yutacaklar ve ben de onlardan biri olacağım. Canavarlardan korktuğum gibi korkuyordum gölgelerden, onların da birer canavara dönüştüklerini ve yakaladıkları çocukları yutarak silip süpürdüklerini görüyordum.
Ben büyüdükçe üstüme daha çok gelmeye başlamıştı gölgeleri.
Daha önceleri de dolapların içinde askıların arasında gölgelerigörmüştüm;elbiselerin içine saklanmışlardı. Beni yutacak tehlikenin farkındaydım. “Biraz daha büyü, biraz daha bekle, biraz daha sabret” diyordum sürekli içimden kendikendime.” “Teslim olmazsam belki sıkılırlar, gözüme görünmez olurlar ve çekip giderler buralardan.” …
Cam bilyeler cama çarptıkça gölgeler huzursuzlandı, dolabın içinde cirit atıyorlardı. Biraz daha beklersem dolabın kapılarını kırıp beni boğazlayıp yutacaklardı. Nefesimi tuttum, yatağımdan fırladım, pencereyi açtım.
Bilyeleri atan arkadaşlarım hep birlikte çığlık attılar ve alkışladır, sevinç çığlıkları odaya doldu. Hep birlikte “atla, atla, atla,atla” diye bağırıp alkış tutuyorlardı.”Korkudan ikiye yarılacaktım.
Gürültüyü duyan annem içeriden bağırdı: “Gelinlik kız oldun, memelerin sallanmaya başladı, kız nereye, getirme beni yanına, sakın gitme, bacaklarını kırarım.” Paltomu ve şapkamı hızlıca giydim, pencereyiaçtım, atladım. Annemin gölgesi yoktu, o evde kaldı, diğer gölgelere karıştı.
Dışarıda ılık güneşli bir hava vardı, Nisan’dı ve günlerden pazardı.


