Tuba Ayşe Özgür

Fotoğraf, gerçekliği kaydettiğini iddia eden tek sanat dalıdır. Işığı, gölgeyi, yüzeyi ve o yüzeyin içindeki titreşimi mühürler. Bu yüzden büyülü gerçekçilik fotoğrafla karşılaştığında özel bir gerilim doğar. Çünkü büyü, yalan söyleyemez. Edebiyatta bir duvar yürüyebilir, sinemada bir kadın havalanabilir ama fotoğrafta bir kadın havadaysa, bir yerlerde gerçekten havadadır ya da bize öyle olduğuna inandıracak kadar kusursuz bir sahne kurulmuştur. Büyülü gerçekçi fotoğraf tam bu eşikte doğar. Olağanüstü olan, sahnenin içine dışarıdan eklenen bir efekt değil, gerçeğin dokusuna sızmış bir çatlak hâline gelir.
Büyülü gerçekçilik, gerçeği yok saymaz. Aksine, onun içinde gizlenmiş ve çoğu zaman fark edilmeyen katmanları görünür kılar. Bir fotoğraf ilk bakışta tamamen gerçekçi görünür ama içinde zamansız, açıklanamaz ya da tekinsiz bir ayrıntı taşır. İzleyici her şey normal ama bir şey yanlış hissine kapılır. Bu his, büyülü gerçekçiliğin özüdür. Gerçeklik bozulmaz, yerinden hafifçe kaydırılır.
Bu kavram 1920’lerde Alman sanat eleştirmeni Franz Roh tarafından ortaya atıldığında, ekspresyonizm sonrası resimde beliren tuhaf bir berraklığa işaret ediyordu. Roh’a göre sanatçılar artık dünyayı çarpıtarak değil, aşırı bir netlikle ve içsel bir büyüyle yeniden görmeye başlamıştı. Bu bakış kısa sürede Latin Amerika edebiyatına, oradan sinema ve fotoğrafa yayıldı. Fotoğrafta büyülü gerçekçilik özellikle 1980’lerden sonra, sahnelenmiş fotoğraf ve dijital müdahale tekniklerinin gelişmesiyle belirginleşti. Özünde hep aynı soruyu sormaya devam etti. Gerçeklik sandığımız kadar düz mü.
Büyülü gerçekçi fotoğrafta sanatçı belgesel bir dünyanın içine rüyayı yerleştirir. Görünen, görünmeyenin taşıyıcısı olur. Işık, gölge, sis ve yansıma gibi unsurlar yalnızca estetik değil, bilinçdışının izleri hâline gelir. Zaman çoğu zaman askıya alınmıştır. Fotoğraf bir anı değil, zamansız bir hâli yakalar. Bir sahnede olay yoktur ama bir kader hissi vardır.
Bu yaklaşım çağdaş fotoğraf sanatında güçlü temsilciler bulur. Tom Chambers, fotomontaj tekniğiyle pastoral manzaraların içine insanları, hayvanları ve doğaüstü gibi görünen olayları yerleştirir. Onun sahneleri tabloyu andırır ama fotoğrafın gerçekçi dokusu korunur. Görünen ile görünmeyen arasındaki çizgi incelir. Chambers’ın dünyasında rüya ile bellek sürekli yer değiştirir.

Jamie Baldridge dijital manipülasyonla mitolojik ve alegorik sahneler kurar. Figürler havada asılı kalır, mekânlar gerçeküstü bir ışıkla yıkanır. Fotoğrafları bir masal anlatır gibi görünür ama masal hiçbir zaman tamamen açılmaz. İzleyiciye her karede bir sır bırakır. Bu belirsizlik, büyülü gerçekçiliğin temel titreşimidir.

Flor Garduño, Latin Amerika’nın ritüel, toprak, kadın ve hayvan imgelerini siyah beyaz bir şiirsellikle birleştirir. Onun fotoğraflarında köylü kadınlar, maskeler, kuşlar ve doğa bir mitik bütünlük içinde görünür. Gündelik hayat, kadim bir törenin parçası hâline gelir. Garduño’nun dünyası, büyülü gerçekçiliğin edebiyattaki karşılıklarını anımsatan bir görsel hafıza yaratır.

Bu damara çağdaş fotoğrafta Brooke Shaden da güçlü biçimde eklemlenir. Kendi bedenini kullanarak kurduğu sahnelerde bir kadının doğaya karıştığını, eridiğini, çoğaldığını ya da yok olduğunu görürüz. Ama bu imgeler bir fantezi evreninde değil, tanıdık mekânlarda geçer. Bir oda, bir elbise, bir toprak zemini vardır. Gerçeğin içindeki bu küçük kayma, fotoğrafı masala dönüştürür. Shaden başka bir dünya yaratmaz. Bu dünyanın başka bir katını açar.
Türkiye’de de bu yaklaşıma yakın üretimler vardır. Ali Alışır dijital manipülasyonlarla beden, şehir ve teknoloji arasında sıkışmış insanın varoluşunu düşsel sahnelerle anlatır. Doğukan Alyaz gibi genç isimler ise gündelik hayat fotoğraflarına absürt ve ironik öğeler ekleyerek büyülü gerçekçiliği çağdaş bir dile taşır.
Büyülü gerçekçi fotoğraf yalnızca estetik bir tercih değildir. Aynı zamanda felsefi bir duruştur. Gerçekliği olduğu gibi göstermek yerine onun altındaki bilinçdışı katmanları açığa çıkarır. Fotoğraf artık dış dünyanın belgesi olmaktan çıkar, iç dünyanın imgesi hâline gelir. Bir ayna gibi değil, rüya gören bir göz gibi çalışır.
Bu dünya katmanlı kurgularla, ışık oyunlarıyla, sembollerle ve zamansız kompozisyonlarla kurulur. Kuşlar, aynalar, sular ve gölgeler yalnızca nesne değildir. Anlatının taşıyıcılarıdır. Perspektif ve ölçek bozulur, mekân hafifçe eğilir. İzleyici fotoğrafa baktığında bir hikâye olduğunu hisseder ama bu hikâye tam olarak anlatılmaz. O boşluk, büyülü gerçekçiliğin nefes aldığı yerdir.
Büyülü gerçekçi fotoğraf izleyiciyi gerçeğin eşiğine taşır. Burada hiçbir şey tamamen açıklanmaz. Her şey hem vardır hem yoktur. Bir çocuk gökyüzüne bakarken uçan bir balık görür ve fotoğraf bunu doğal bir olaymış gibi sunar. İşte o anda fotoğraf hem belge hem masal olur. Görsel gürültünün içinde dünyaya yeniden anlam kazandıran bir bakış açısıdır bu. Gerçeğin sert yüzeyini çatlatır, altından sızan düşü, belleği ve duyguyu görünür kılar. Dünyayı olduğu gibi değil, olması muhtemel hâliyle gösterir.


