Kenan Doğru
İçimizdeki gizli fenomenlerdir kahramanlar; bizi aşmak, özgürleşmek isterler. Kahraman, kendisinin bir adım ötesine geçer ve böylece “aydınlanma” gerçekleşir. Varlık içeriden dışarıya açılır, dışarıdan da içeri yansır. Hep bir adım ileridedir hakikatin parçaları ve insan ancak o zaman, ilerleyerek onları bir araya getirebilir, yol gösterebilir kendine.
Kahraman, köstebek ininde geçirdiği sonsuz yolculuğunda, her seferinde başka birisi olarak yeni bir evrene uyanır. Mekân ve zaman, her zaman yer değiştirir. Örneğin bir cesaret örneği olmak istersen, ilk olarak kendinden korkarsın; dünyanın en büyük, en ulvi sevgisini kalplere koymak istersen de içindeki nefretten arınabilirsen; yapabilirsin ve sevebilirsin o kadar.
“Ne kahramanlar geldi geçti bu dünyadan…” diye düşürüm bazen. Bir mühür gibi kalplere iz bırakmış, onlardan geriye kalan semboller; nasıl da yılları aşarak zamanın ruhuna tutunabildi…
Sonra birden, bugüne ışınlanırım; milyonlarca “like” alan bir fenomenin hatırlanma ya da üzerine düşünülme süresi, sadece birkaç saniye. Tıpkı kendisinin, kitlesini umursadığı kadar.
Fenomen yine de övgüyü hak eder; sırf hayran kitlesinin hasetlik duygularını telkin ettiği için. Çünkü aşağılık duygusunu aşmak isteyen birey, fenomenin iktidarına sığınarak, ona tapınmak için bir gerekçe bulur. Böylece simbiyotik bir ilişki kurup, sentetik duygularını paylaşırlar. Gerçek kahramanlar ise artık yok içimizde; mağaralarında çoktan yok olup gittiler.
“Siz sahte kahramanlar, hiç yoksunuz bile!”
Modernizm kisvesi altında, bir zenginlik diye bize yutturdukları bu safsatanın içinde, gerçek kahramanları birer birer sanal hayaletlere terk ettik. Hobo’luktan kendini var eden Jack London’ı düşünün, hiçlikten uluyan Cioran’a kulak verin, sürgünde kendi izini kaybeden, satırlarının altından sandalyesi itilmiş Dostoyevski’yi ve onun karanlığının aydınlattığı kaderleri; bir de bu, gerçek kahramanları düşünün!
Unutmamalı ki maneviyatın denizinden bize bir tas su getiren mağara insanlarıydı. Hatıraları çoktan ebediyetin satırları arasına gömüldü bile. Biz ise şimdi onların sonsuz yolculuğunu konuşuyoruz. Piksellerden bir dünya, mutlu mutsuz, estetik ve modern bir hayat var artık önümüzde. Zamanın ruhu, makinelerin ağzından bize meydan okuyor bir de: “Mutlu değil misin yoksa?”
Ah, sahte kahramanlar sizi!
“Kurbanların yol göstericisi kahraman, okültizmin sırlarına vakıf bir kahraman, ejderhaların Tanrıçası kahraman, zihinleri kodlayan kahraman, orda burada puflayan kahraman, kahramanların kahramanı ve… Yalanın peşinde olan, yolculuğu hiç bitmeyecekmiş gibi yaşayan, sahte bir kahraman.”
Bir birey sanal bir fenomene dönüştüğünde, hemen erk unsuru olmaya öykünür. Çünkü şimdilerin toplum yasaları, gösterişsiz olanı ötekileştirir ve kim olduğuna göre sözün dinlenir. Bu saçmalıkların dışındaki bir dünyayı fark edenler için, acıtan boşluk, mağara insanları kadar eskidir aramızda. Yani, şimdinin sahte kahramanının ötekinin bakışına duyduğu istenç ve haz, bir yaşam tarzı, hayatın kendisidir artık.
Böylece nasıl yaşanır diye fenomene sorarlar; evrenin gizemlerini o bilir, bir ilişkinin sınırlarını o çizer, nerde eğlence var uzmanıdır, iyi ve kötünün ne olduğuna o karar verir ve hatta bunu kitlesine dikte eder.
O, sempatik maskesinin altında bir baskıcının tekidir aslında; kitlesine, yargısını sinsice her daim aşılar. Buna da hakkı vardır! En vasatını sevenler için, bulunmaz bir Hint kumaşıdır onlar. Böylece, fenomen dijital habitusunda, kendi küçük iktidarını kurar.
Nihayetinde konu her şeyi bilmekse, öyle yetenekler bile vardır aramızda. Sanki gökyüzünün sınırlarını bulmuş da sonsuzluğun en izbe noktasına kadar, evrenin her karışına ışınlanmış gibi, her şeye aklının ereceğini düşünen yaşamın silik formları.
“Her daim mutlu olmak zorundayız!”
Tabii ya, ne demezsin!
Bu, mutluluk söylemine itirazı olan tinin huzursuzluğunu görünce, 1984 hikayesi henüz biz hayattayken gerçek mi oluyor diye, düşünmeden edemiyorum. Her şeyimizi gören, bir gözün içinde yaşıyoruz sanki.
Geçmişin kahramanlarını anımsıyorum da şükür bir zamanlar bir şamanın ağzından çıktığında, derin bir niyet vardı o kavramın içinde ve yakıcı bir bakış vardı şamanların gözlerinde. Doğadan aldığı parçalar için, kendinden bir şeyler verirdi geriye. Çünkü, diğer yarısından bir şeyler koparmıştı. Şimdi ise geriye kalan, birbirimizden kopardığımız parçalar ile şükrediyoruz kendimize.
Doğayı çabuk unuttuk. Sadece son birkaç yüzyıla bakın “Gözden ırak olan, gönülden de ırak olur,” sözünden neyse kastedilen, belki de diğer parçamızı, doğayı da kastetmişti söyleyen. Fakat artık dışarımız bir doğa değil ya da doğa artık bizim bir parçamız değil. Onu bir araç haline getirerek ateşe verdik. Küllerimiz ile çamura bulanıp, yarattığımız nesneler üzerinden benlikler inşa ediyoruz şimdi. Çarkların arasına sıkışmış, insan Tanrı’sını arayan benlikler. Mekanikleşen zihinlerimiz doğadan nasıl koptuysa, şimdi de köklerinden koparılması için, günleri sayıyoruz geriye doğru: tik tok, tik tok, tik tok, tik…
Yine de sen boş ver bunları. Dinleme. Değişim acıdır, hem de sıradan. Çünkü hiç dışarıdan geldiğini görmedim! Yalnızlığı ötekileştirmek, acı çekmek istemiyorsan eğer, bir klan seç ve arkasından git.
Derin kavramların bile, tıpkı bir tahta kurusu gibi içini boşaltırken fenomenler; anlamların dışındaki bir dünya hakkında nasıl da ahkam keserler öyle! Tüketimin, ölümü çoktan gerçekleşmiş bu canlı nesneleri, kavramlardan türetilmiş bir yaşam türünü hakikat diye önümüze koyup, anlamın, kendi anladıkları olduğunu dikte ederler bize her seferinde. Belki de henüz bilmediğimiz, yapay bir rahmin içine düşen; henüz başını izlediğimiz bir filmin ilk embriyo karakterleri, gelecekteki canavarın iktidarları onlardır artık.
Ne yazık ki sevgiden (manayı anlamaktan) daha baskın bir arketip tipidir: Güç. Şöyle manalı gözler ile bir bakın etrafınıza, göreceksiniz. “En çok gücü elinde tutmaya çalışan, en yalancısıdır.”
Çok uzaklarda aramayın onu; gidin bir aynada kendinize bakın! Bakamıyorsanız da bana bakın. İkna etmeye çalışırken, nasıl da çalım atarız kelimelere. Çünkü satırların temeli yoksa, yapı çöker; o zaman, düşünce de yoktur ve iktidarlığa öykünen benliklerimiz de.
Tam da bu gücün karşısında mana ise farklı bir şey verir insana: “Tepkisizlik iradesi.” Aslında hayatında hiçbir şey yapmasan, hakikat daha yakındır hepimize. Bundan dolayı tepkisizlik, iyilerin en acıtan silahıdır. Ve onu kullandığında, yani kalemi elime aldığımda, kötü uyanmış olur.
İnsanın zayıflığı, sahiplenmeyi arzulayan bir istenç olarak baskılanmıştır asırlardır. Sonunda intikamını almak için, ayaklarının üzerinde durduğunda ilk yaptığı şey, doğduğu yere hükmetmek oldu. Şimdilerde ise sanal bir dünyada daha iyi bir kopyasını yarattığı için, gerçekliğini inkâr ediyor insan ve senden de onu istiyorlar. Hissetmeye bile yer kalmadı; mutsuzluğu bile satıyorlar artık. Paylaştığımız sanal sevinçler, saklayamadığımız kederlerimizdir; hepsi bu. Aslında bu melankolik yanımız, nasıl da hükmetmek ister!
Tam da burada Freud, ağzında piposu, derin düşünceler içerisinde bana bakıyor şimdi. “O konuyu burada masaya yatırmaya gerek yok,” der gibi bıyık altından tebessüm ediyor sonra.
Yine de söylemeliyim: “Yalnızlık maddi bir evrende yalnız olmak değil, baktığında bulamamak gözlerdeki manayı. Bir adım geri gidip, bir zamanlar yaşamış hayaletler ile selamlaşmak hiçlikte.”
Belki de yalnızlık, ötekinin yalnızlığını paylaştığın bir birlikteliktir. Oysaki maddi birlikteliği yaratan fenomen, gücü elde ettiğinde onu paylaşmak yerine, kitlesini yiyerek tüketmek ister!
Geçmişin kahramanları mağara insanlarıydı bence! İnindeki canavar ile karşılaşmak ve ona meydan okumak için, en önde gidenler!
Ya siz fenomenler?
Onlar, bu sirk gösterisinin arkasına saklanmış dijital bakterilerdir. Altın kafesinin içinde saklanırken, ölümün gerçekleştiği sinirlerin yerini iyi bilir ve hemen oradan kemirmeye başlarlar.
Sürekli personasını parlatan bu dijital avcılar, aslında her daim tamamlanmak ister; diğer bir adıyla pohpohlanmak! Ancak o zaman hükmettiğini görerek, kendilerini var etme cesaretini elde edebilirler. Toplumların yeni rol modelleri tıpkı böyledir işte: Aslan postu giymiş bir korkak, içtenmiş gibi görünen bir sahtekâr. Ve ne yazık ki, bireyin de imrendiği, olmak istediği karakterdir o.
Dijital bir illüzyonun içinde hapsolan benlik, hükümdarına boyun eğmekten haz duyar. Çılgınlık, çılgınlığına dönüşmüş bir dünyada, değersizlik duygusunun tetiğini çeken şey, işte tam da budur: “Görünmeyen kurbanın, güç istenci!”
Bir insan doğaya geri bırakılsa, onun kadar zavallı başka bir yaratık olmayacağını söylemeye gerek yok. Bir tembel hayvan bile bizden daha iyi tırmanır ağaca. Bunun yanında insanın çaresizliği, sadece doğada tutunacak becerileri olmadığı için değil, aynı zamanda, ruhsal yoksunluğunu doğadaki bir türden, daha nevrotik bir şekilde deneyimleyeceği içindir. Çünkü insan konuşmazsa, susturamaz aklındaki gerçeği.
Bedenlerimize giydiğimiz evrimin giysilerini kendimiz örüyoruz artık. Hatta olanı beğenmeyip, modifiye ediyoruz bazen. Korkarım ki bir gün, bir fenomenin peşinden gidip, insanlığın kalbini sökerek, kendilerini kökten modifiye edecekleri.
Bir ağaçtan diğerine zıplarken, yaşamın ritmine ayak uydurduğumuz zamanlar vardı. Işığın renkleri gibi, karakterimize edinimler olarak yansıyan heyecan ve cesaret. Şimdilerde ise heyecanı kuruntu bir yalnızlığa ve sahneyi sahtekarlara bıraktık!
“Hakikati mi arıyorsun?”
Yalnızlaşmak istemiyorsan eğer, onların peşinden git! Tabii ki sana hakikati göstereceklerdir. Fakat önce, aynı ol. Ve İtaat et!

Kenan Doğru, Ardahan’da doğdu. İstanbul’da yaşıyor. Uluslararası bir firmada yönetici olarak çalışmakla birlikte, küçük yaşta tutku edindiği yazı alanında üretmeye devam ediyor. “Sapien Hislerim” adlı deneme aforizmalar kitabının yazarı olan Doğru’nun çeşitli mecralarda yayımlanmış pekçok öyküsü bulunuyor. Mühendislik eğitiminin ardından yüksek lisansını tamamlayan Doğru, şimdilerde İstanbul Üniversitesi “Felsefe” bölümünde eğitimine devam ediyor. Aynı zamanda ilk romanı ile okurlarıyla buluşmaya hazırlanıyor.


