Kadir Horzum

Her şeyden biraz vardı o gün. Biraz güneş biraz rüzgâr, biraz sarı biraz mavi. Hüzünlü bir neşeyle gözlerimi açmıştım dünyaya. Nasıl olur öyle şey, demeyin. Oluyor işte. İnsanın bazen gülücüğünde dahi kendini beli eden hüznü olur. Yanakları, dudakları, gözleri gülerken bakışlarında görülmeyen yerlerin dalgınlığı olur. Neşeye anlam katan da o bakışlardaki hüzündür işte. Size de olmuştur. Olmadıysa da mutlaka birinde görmüşsünüzdür. Neyse, mevzu o değil. Mevzu birazcık heves. İçimden taşan coşkun yaşama hevesiyle çiçeğime sarılıp öpmüş, Titian’ın Venüsü misali uzanan, çırılçıplak güzelliğini seyrediyordum. Narin bedeni hevesime dokunmadan, ağır ağır bana döndü önce. Sonra yorgun bakışlarıyla, “Uslu dur sabah sabah! Yetmedi mi gece? Bendeki de can,” deyip, gözlerini kapattı. Oysa sadece öpmek istemiştim. Kabaran hevesim korkutsa gerek… Olur öyle bazen, beşerdir şaşar da heves etmekten bıkar. İçinde kabaran tüm o heveslerini bırakıp bir kenara, sadece birazcık huzuruna sarılıp uyumak ister. Hele de gün yeni doğmuş; güneş daha birazcık yüzünü göstermişse. Bazen de söylene söylene yollara vurur kendini de başını alıp gitmek ister bilinmedik yerlere.
“Öpmezse öpmesin! Sevdiğim öpmezse, biraz güneş öper, biraz rüzgâr okşar hatta şanslıysam süzüle süzüle düşen sarı bir yaprak bile sever, yanaklarımı, dudaklarımı ya da saçlarımı. Neden olmasın? Hem onlar da sevdiğim değil mi?”
Biraz güneşe baktım. “Bakma bana öyle hevesli hevesli! Utanırım,” der gibi kamaştırınca; kapatmak zorunda kaldım gözlerimi. Bu ara rüzgâr bir tokat attı yüzüme ki babamdan yemedim öylesini. Ya sabır çektim. Alelacele önümü kapatıp nasibime doğru yürüdüm. Hiçbir şey içimdeki biraz hevesimi yok edemezdi.
“Sanki hepsi tammış gibi benim birazcık hevesimi kaçırmaya çalışıyorlar arkadaş. Fakat yağma yok! Bırakmayacağım onu. Şiir de yazacağım, şarkı da söyleyeceğim. Sevişeceğim de bugün yaşamakla.”
Kararlı adımlarla yürümeye başladım rüzgârın üstüne üstüne. Yapraklar çıtır çıtır seslenince ayaklarımın altından, başımı kaldırıp birazcık kalmış ağaçlara baktım. Karganın biri en bet sesiyle yükseldi. Sanki hevesime küfretti. “Ben de senin…” dedim. Demez olaydım. Yüzüme tükürdü. Sabah sabah ne yediyse… Hemen mendil çıkarıp sildim.
“Bendeki de canmış… Bendeki ne? Sanki sözleşme yaptık yaşamakla da yarına çıkacağımızı biliyoruz. Hadi çıktık diyelim, hevesimiz olacak mı bakalım. İnsan her sabah uyanmak istemez ki. Bazı sabahlar güneşten utanır. Sanki yaşanan her şeyin kabahatlisi kendisiymiş gibi uyumak ister. Uyursa her şey geçecekmiş gibi açmak istemez gözlerini.”
Sahile inip kahve söyledim. Biraz okumak istiyordum. “Andre Gide” sayesinde güneş az da olsa utangaçlığını kaybetti. Salına salına gerdan kırmaya, hevesime kur yapmaya başladı. Neden sonra, rüzgâr kulağıma “Hişt, hişt!” deyince Sait Faik geldi aklıma. Denize daldım biraz. Şiir yazma hevesim nüksetti. Başladım düşünmeye.
“Hiç bu kadar güzel olmamıştı bu şehir. Sanki seviyor, seviliyor, sevişiyor gibi…”
“Gel gel gel, hooop dur! Tamamdır. Uzat abi ordan hortumu.”
İnadına yapar gibi gürül gürül bir arazöz önüme yanaşmış; manzaramı da hevesimi de tıkamıştı.
“Hay… Ulan…”
Kahvemden biraz içtim. Baktım arazözün işi uzun, kalktım.
“Güzelmiş… Nesi güzelse? Hayvanı yüzümüze, insanı kulağımıza gözümüze, artık neremize denk getirirse…”
Elim belimde, kıçımı tuta tuta meydana çıkmışım. Baktım, daha birazcık kalabalık. Çay bahçesine oturdum. Biraz daha okudum. Bu sefer de Haldun Taner öğüt verdi biraz. Kanadı kırık bir leyleği misal vererek, “Kanadın kırıksa uçmayıver. Herkes uçacak değil ya, sen de yürü!” dedi. “Evreka!” diye ayağa fırladım coşkuyla. Biraz fazla coşmuş olmalıyım ki yan masalar irkildi oldukları yerde. Utana sıkıla çıktım dışarı ve biraz daha artmış kalabalığa karıştım. Hevesim, biraz yok olmaktı bu sefer. Dilimde bir şarkı başladım yürümeye. “Süpürgesi yoncadan eminem, gayet beli inceden oy!”
“Hem zaman geçiyor da insan duruyor mu? O da geçiyor. Şurda iki seneye başlar oramız buramız sarkmaya, belimiz kalınlaşmaya. O zaman hevesin olsa n’olur, olmasa ne? ‘Şu yaşında uğraştığı heveslere bak,’ derler, insana. Sanki heves etmek için onlardan izin almak zorundaymışız gibi.”
“Hav hav hav!”
Köpekten değil de insandan çıkıyordu bu ses. Hem de beyaz bir arabanın teybinden, cıstak cıstak. Hayvana hakaretti bu. Biraz sinirlendim. Baktım güneş biraz örtünmeye başlamış geri döndüm. Biraz yürüyünce, cadde başındaki çiçekçiye geldim. Şebboy mevsimiydi. Biraz kırgın fakat hevesle, bir demet aldım. Koklaya koklaya yoluma devam ettim. Karganın yüzüme tükürdüğü yere gelince biraz hüzünlendim.
“Güya neler neler yapacaktım. Bu memlekette biraz da olsa heves haram sanki insana.”
Kaldırıma çöktüm. Rüzgâr yüzümü okşadı biraz. Güneşse son kez elini uzatıp dokundu. Bir de kedi sokuldu yanıma. “Neden şunu sabah yapmadınız ki!” diye söylene söylene kalkıp döndüm eve.
Çiçeciğim çok değil biraz kızmıştı. Şebboyları görünce; sanki oyuncak alınmış çocuk gibi gözlerinin içi güldü. Beni kapıda bırakıp çiçeklere sarıldı. Hasreti geçince de narin fakat usta dokunuşlarla okşaya okşaya vazoya yerleştirdi onları. Onun o hali yeniden heveslendirmişti beni, yaşamaya.
“Hayat, sen seversen güzel. Gürültüymüş, kalabalıkmış, yalnızlıkmış, hepsi boş. Seviyorsan hepsi dostun oluyor.”
“Neredeydin tüm gün?”
“Hiiç!”
“Aman bana ne? Geldin ya.”
Usulca yanıma sokuldu. Sarıldım. Hevesimin coşkusuyla sıktım da biraz. Rahatsız olmuş gibi kıpırdandı kollarımın arasında.
“Ihh, uslu dur! Aç mısın?”
“Evet ama yemeğe değil, sana!”
Yaramaz bir utançla yüzünü göğsüme bastırdı. İçime sokmak ister gibi biraz daha sıktım.
“İçine giremem,” dedi.
“Sen görmesen de ordasın,” dedim.
Sesinde alaycı bir tavır belirdi.
“Yalancı seni!”
Hava biraz daha kararmıştı. Işıkları yakmadık.
Gece uyandığımda biraz daha seviyordum çiçeğimi. Bir sigara yaktım, biraz düşündüm ve bir kâğıda şunları yazıp yattım.
“Kolay mı öyle yaşamak?
Var mı öyle hemen kaçmak?
Bırak essin rüzgârın en serti,
Gelsin gecenin en zifirisi.
Elbet doğacak güneş.
Elbet gelecek bahar.
Elbet açacak ümitlerimiz yeniden.”

Kadir Horzum, Uşak doğumlu. Eğitimini Balıkesir Astsubay MYO, Anadolu Üniversitesi AÖF İşletme ve Sosyoloji bölümlerinde tamamladı. Halen Aile Danışmanlığı ve Yaşam Koçluğu yapıyor. “Kafamdaki Kalabalık” ve “Kalabalıktan Kalanlar” isimli iki adet kitabı Banliyö Yayınevi tarafından yayımlanan Horzum, yazmaya devam ediyor.

