ÖZLEM GÜLLER ÜNAL
Ezilenlerin Tiyatrosu, sahnede olup bitenden çok daha fazlasını önerir: Görmeyi, durmayı, müdahale etmeyi ve sorumluluk almayı. Seyirciyi koltuğunda güvenle oturan bir izleyici olmaktan çıkarır; hikâyenin içine, hayatın tam ortasına çağırır. Bu çağrı bazen rahatsız edicidir, bazen umut verici ama her zaman dönüştürücüdür.
Tiyatro sanatçısı, yönetmen ve eğitmen Eray Pekcan, Ezilenlerin Tiyatrosu’nu yalnızca bir yöntem olarak değil, insanla kurulan canlı bir iletişim olarak ele alıyor. Sahneyi, ezilme hâllerinin görünür olduğu; sözün, bedenin ve cesaretin yan yana durabildiği bir karşılaşma mekânına dönüştürüyor.
Bu röportajda Eray Pekcan’la Ezilenlerin Tiyatrosu’nun hayatına nasıl girdiğini, sahnede ve atölyelerde yaşanan kırılgan ama güçlü anları, seyircinin oyuncuya dönüştüğü o eşik anlarını ve tüm bunların insan olma hâline dair ne söylediğini konuştuk.
Bazen asıl dönüşüm, soruyu birlikte taşımaya cesaret ettiğimizde başlıyor.

- Eray bey öncelikle sizi tanıyabilir miyiz?
Ben Eray Abdullah Pekcan. Anadolu Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Tiyatro Oyunculuk Bölümü mezunuyum. Oyuncu, yönetmen ve eğitmenim. İBB’de oyunculuk üzerine dersler veriyorum Monologlar Müzesi Duo’da Krem Pilavcı’nın yazıp yönettiği Kızıl Ateş oyununda oynuyorum. Şu aralar başka tatlı heyecanlarım da var, kendi oyun stüdyomunu açıyorum. Böyle..
• Ezilenlerin Tiyatrosu nedir? Bize bu kuramı ve temsilcilerini anlatabilir misiniz? Hayatınıza ne zaman ve nasıl girdi? “Tamam, bu benim meselem” dediğiniz bir an oldu mu?
Ezilenlerin Tiyatrosu Brezilyalı tiyatro kuramcısı ve uygulayıcısı Augusto Boal tarafından geliştirilen, tiyatroyu sadece bir sanat formu değil, özgürleşme ve toplumsal dönüşüm aracı olarak gören bir yöntemdir.

Hayatıma giriş hikayesi, ilginç bir hikaye aslında. Oyunculuk okumaya karar verdiğimde okumak istediğim bir konservatuvar vardı. Kazandım ve okumaya başladım. Birinci sınıfta okurken 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü’nde tiyatro bildirisini sınıfın en küçüğü olarak benim okumam istendi. O sene evrensel bildiriyi Agusto Boal yazmıştı. Bildiriyi okuyacağım gün dışarıdan gelen bir hoca metni getirmemi istedi, eline aldı kalemi metni sansürlemeye başladı. “Buraları okumayacaksın” dedi. Ben ne yaptım peki, sahnede hepsini okudum. Çok sinirlendi okuldan atmakla tehdit etti. Bunun üzerine ben de okulu bırakma kararı aldım ve o sene tekrar sınava girdim ve Anadolu Üniversitesi Devlet konservatuvarını kazandım. Anadolu Üniversitesi’ndeki hocalarımdan Prof. Dr. Ebru Gökdağ, Boal’in Amerika’da asistanlığını ve dünyada çeşitli ülkelerde yöntemin uygulayıcılığını yapmıştı. Ben de bir yıl boyunca yöntemi öğrenmek adına hocayı ikna etmek için sürekli ısrar ettim. İkinci yılımda hocam yöntemi bana öğretmeye karar verdi ve o gün bugün ezilenlerin tiyatrosu hep hayatımda oldu.
• Ezilenlerin Tiyatrosu’nda seyirci de pasif kalmıyor. Ezilenlerin Tiyatrosu’yla temas eden birinin hayata bakışında sizce ilk ne değişiyor?
Evet, yöntem çok güçlü, insanın pasif kalmaktan kurtulmasının yollarını anlatıyor. Ama günün sonunda her şey de olduğu gibi seçimler devreye giriyor. Asıl bizi biz yapan şey seçimlerimiz. Bazen insanlar pasif kalmayı da seçebiliyor. Öyle biriyle karşılaşınca emin olun hiçbir yöntem yeterli olmuyor. İnsanın önce o dönüşümü kabul etmesi gerekiyor. Yoksa kimse kimse için hiçbir şey yapamaz.
Kişilerin hayata bakışında değişkenlik gösteren şeyler oluyor ama çoğunlukla duyduğum şey şu oluyor. ‘’Ben çok ezilmişim Hocam’’. Belki de bunu söyleyebilme gücüne erişmemiz dönüşümü başlatan şey olabilir. Farketmek, kabul etmek ve mücadele etmek gerekiyor. İşte o zaman dönüşüm başlıyor.
• Çalışmalarınızda sahneye taşınan hikâyeler genellikle çok gerçek ve kırılgan oluyor. Bu kırılganlıkla bir sanatı olarak nasıl bir ilişki kuruyorsunuz?
Direkt gerçek hikayeler üzerine çalışıyoruz. Bu sınırları doğru ve sağlıklı çizmeyi gerektiriyor. Bazen öyle hikayeler dinliyoruz ki normalde insanın kanı çekilir. Ama doğru ve sağlıklı mesafeler oluşturunca bu durum bir engel taşımıyor.
Sanat konusunda hala öğrenciyim diyebilirim, sanatçı olarak görmeniz mutlu eder. Büyünce sanatçı olacağım umarım 🙂
Ezilenlerin tiyatrosu çalışırken sanatçı kimliği çok çalışma alanımıza girmiyor. Orada daha eşit bir düzlemde oluyoruz. Ben sistemin uygulayıcı temsilci olarak pozisyon alıyorum. Dolayısı ile hikayelere geniş bir açıdan bakıp etraflıca görmek gerekiyor. Duygusal bağ kurmaya kalkmam hem ihlal olur hem de içinde kaybolmama sebep olur. O yüzden doğru çizilmiş sınırlar her zaman doğru ilişkilenmeyi beraberinde getiriyor.
• Atölyelerde ya da oyunlarda “işte tam da bunun için yapıyorum” dediğiniz anlar oluyor mu?
Çok sık olmuyor. Çünkü insanların özellikle bu çağda tam olarak neyi istediklerine odaklanabildiğini düşünmüyorum. Nadir de olsa etkileyici anlara tanık oluyorum. Mesela çalışmalar esnasında ısrarla ezildiğini düşünen bir katılımcının çalışmanın ilerleyen aşamalarında kendinin ezen olduğunu farkedip bununla yüzleştiği bir an olmuştu. İşte bizim etkileyici anlarımız böyle şeyler oluyor. Ya da hayatı boyunca başarısız olduğunu düşünen birinin başarabildiğini gördüğü ve adalet duygusunun tamir olduğu anı görmek insana bunun için yapıyorum demesek bile bir umut veriyor.
• Sizce insanlar Ezilenlerin Tiyatrosu’ndan çıktıklarında yanlarında ne götürüyorlar?
Ezme faaliyeti ‘’birey’’ kavramını ortadan kaldırdığı için insanın üzerlerindeki baskı atölye süresinde bir nebze bile hafiflese, baskının azaldığı yerden insanın kendisi çıkıyor. Duruşu daha dik ve gözleri daha canlı bakarak ayrılıyorlar.

• Bu tiyatro kuramı / biçimi sizin hayata, insanlara bakışınızı nasıl değiştirdi?
Ciddi oranda dönüşümler geçirdim ve devam da ediyor. Bu oldu bitti denebilecek bir şey değil. İnsan yaşamı bence dönüşümler üzerine kurulu, sürekliliği hep devam eden dönüşümler silsilesi…
İnsanı türünü çok abartmamız gerektiğini fark ettim mesela. İnsan olmadan doğa döngüsüne devam edebiliyor. Ama doğanın bileşenlerinden en küçük canlıyı en önemsiz görüneni çıkarın bakın sistem nasıl çöküyor. İşte bence en önemli değişimim bu oldu belki de insan merkezci bakış açısından kurtulup canlılık ve doğa merkezli bakış açısına taşındım.
• Türkiye’de bu yöntemle çalışmak size neler hissettiriyor; zorlayan ama aynı zamanda umut veren tarafları neler? Sizce umut sahnede mi başlıyor, yoksa sahneden çıktıktan sonra mı?
Türkiye bu yöntem için maalesef hazine gibi. O kadar çok çalışılacak konu var ki. Tabi ki yetişmemize imkan yok. Zorlayan yanları çok var ama belki de bizi insan olarak yoran şeylerin başında yer alan ‘’çok şey biliyorum’’ yanılgısı en çok zorlayan şey olabilir. Sen oraya çağırılmış, bir yöntem üzerine çalışıyorsun ama katılımcılar içinden muhakkak çok şey bilen biri çıkıyor ve burada konuşmanın özgürlüğünü hissedince sazı ele alıp bir başlıyor, sen önce ona her şeyi bilemeyizi anlatmak için uğraşıyorsun sonra da orada olma amacının sadece yöntemi bilen ve uygulayan kişi olduğunu anlatmak oluyor.
Umut biterse yaşam boşlukta savrulur. Ben en imkansız durumlarda bile umudumu kaybetmeyen biriyimdir. Ama öyle kuru kuru umut değil, bir şey yapabiliriz ama ne sorusuna akılla verilmiş cevaplardan bahsediyorum. Mücadele umudu, mücadeleyi diri tutuyor.
Her ikisinin umut şekli farklı. Ama birbirlerini tamamlıyorlar diyebilirim. Bugünlerde daha çok umudu sahneden alıyorum, sokaklarımız kendi içinde daralmış bir alanda yer bulamayan insanlarla dolu, sahne hem seyirciye hem bize yer açıyor, umudumuzun filizlenmesine daha demokratik alanlar oluşturuyor.
• Ezilenlerin Tiyatrosu’yla tanışmak isteyen ama çekinen birine ne söylersiniz?
Çekinmekte o kadar ezildik ki hangi biriyle uğraşacağız demek geliyor içimden. Ezilenlerin tiyatrosu ile tanıştım ve hayatım mükemmel oldu diyen biri var mıdır bilemiyorum. Ama hayatında o küçücük, minnacık dönüşümü tadan birinin bu tattan pek vazgeçmeye niyeti olmuyor. Maalesef yüzleşmek o kadar değil ama yok sayarak yaşayacak kadar uzun ömrü olan bir tür de değiliz. Çekindiğimiz her şeyin toplamı bir ömür etmeden harekete geçmek gerekiyor. Bunun için yöntemin ne olacağı kişinin kendine kalmış.
• Bugün dönüp baktığınızda, bu yolculuk size en çok ne öğretti? Kendinize dönüp tek bir cümle söyleyecek olsanız, bu ne olurdu?
Ne kadar insan varsa o kadar çok dert var. Her halde öğrendim dediğim yegane şey budur.
Oruç Aruoba’nın bir sözü var ‘’yolu yürüyen bilir’’ her anlamıyla o kadar doğru ki. Herkesin işi çok zor ama çözüme odaklı yaşamak işleri bir nebze olsun kolaylaştırıyor. Kendime söyleyeceğim şey belli aslında, hep söylüyorum. Ben kahraman değilim 🙂
• “Sizce insan ne zaman gerçekten özgürleşmeye başlıyor?”
Özgürleşmek kafada başlıyor. Orayı çözmeden hayatta çözülmüyor. Çünkü bu bir kavram ve farketmek gerekiyor. Bence farketmek özgürleştirmek için iyi bir başlangıç şekli.

• Oynadığınız tiyatro oyunlarından bahseder misiniz? Şimdi ve gelecekte neler var?
Şu an oynadığım bir oyun var. Umarım dediğiniz gibi olur oyunlar oyunlar olur 🙂
Ahmet Sami Özbudak’ın vizyonuyla kurulmuş olan Monologlar Müzesinde, Monologlar Müzesi Duo serisinde Kerem Pilavcı’nın yazıp yönettiği ve Aybanu Aykut ile beraber Kızıl Ateş oyununda oynuyorum.
Monologlar Müzesi tiyatroya ve oyunculara yeni bir soluk getirmesi açısından ve diğer birçok açıdan çok kıymetli bir tiyatro. Kısacık, 20 dakikalık oyunları ard arda oynuyoruz, gelip seyretmek lazım anlatarak aktarmak çok mümkün değil. Ancak bu coğrafyada tiyatromuzun köklenmesi için büyük bir oluşum olduğunu düşünüyorum. Bu topraklarda tiyatro hep vardı hep de var olacak ama kök salabilmesi için bu toprağa ait olması da gerekiyor. O yüzden Monologlar Müzesi’nin bu coğrafyanın iz düşümü olduğunu düşünüyorum. Oynanan tüm hikayeler daha güçlü kökler oluşturmamıza sebep oluyor. Bizim oynadığımız hikaye de köklenememiş iki insanın hayatla kurdukları pamuk ipliğiyle bağlı bir hikaye. Oyunun çok ayrıntısına giremiyorum gelip seyretmek isteyenleri düşünerek ve keşif hakkını gaspetmemek için, ama kısaca şöyle diyebilirim ‘’açlığın olduğu yerde ahlak nerede kalır? ‘’ İşte buralarda geziniyoruz bu oyunda.
Onun dışında yönettiğim bir oyun ve iki tane yönetilmeyi bekleyen oyunum var. Ayrıca oynamayı bekleyen çok arzu ettiğim de bir oyun var, oyunun yazarı öyle harika bir metin oluşturmuş ki oyuncuyu iştahlandırıyor. En çok istediğim şey bir provaya girip kendimi sahneye, yazara, yönetmene teslim etmek diyebilirim. Prova demek oyun başlıyor demek ve oyunun en keyif aldığım kısmı keşif süreci, seyirci ile buluştuğunda da kaymağı seyirciyle paylaşmak inanılmaz bir keyif.
Bir de bir süredir hayalini kurduğum bir Pasaj projem var, o yavaş yavaş hayata geçiyor, o yüzden heyecanlı, pimpirikli ve çok da yoğun bir dönemden geçiyorum.


