Sibel Kırcadere Uslu
Karamuk tomurcukları nisan ayında patlar. Kış boyunca o hayalete benzeyen dikenli çalılar, özellikle geceleri, baharla birlikte kırmızı ekşi, siyah tatlı sulu karamuklarla süslenir, artık hayalet çalılık olmaktan uzak, sevimli bile sayılabilecek gibi görünürler.
Nisan ayı Türk ülkelerinde cemreler düşer önce havaya suya ve en son toprağa. Başka ülkelere nasıl bahar gelir bilmem, cemre düşmeden.
Nisan sabahları anneannemin köyünde serin bir rüzgâr eser. Sabah güneşi, uyuduğum ‘karanlık oda’ denilen odadaki ahşap çerçeveli pencerenin perdesinden tam da gözümün içine doğar. Ne zaman kaldıysam anneannemin evinde hep öyle olmuştur. Dün gibi net hatırlarım. Sabah güneşinin bir tadı vardı o zamanlar. Sıcak, sarı, yaz kavunu gibi…
O sabah güneş gözümün içine girer girmez uyanmıştım. Anneannem daha sabah şarkılarına başlamamış, uyuyor. Aklımda, dün komşu torunu Zeynep’le gittiğimiz karamukların olduğu patika var. Yüzümde çocuk sevinci, macera beni bekliyor çünkü, yataktan fırlamıştım. Dedemin kendi elleriyle yaptığı ahşap yer döşemesi, yılların eskimişliğini, benim sadece altı yıllık ayak derime bilgelik vermek istercesine sertleşiyor, parmak ucunda yürüsem bile gıcırdayarak maceramı sabote etmeye çalışıyordu.
Ayaklarımın şu anki haline bakıyorum. Başparmağım sığınmak ister gibi yanındaki cılız parmağıma yanaşmış. Yıllarca giydiğim topuklu, ucu sivri ayakkabıların şekline girmeye çalışmışlar, çalışmışlar da bir türlü başaramamışlar. Anneannemin evinden çıktıklarından beri geri dönmeye çalışmışlar, çalışmışlar başaramamışlar.
Anneannemin evi üç odalı bir köy eviydi ve her odanın bir ismi vardı. Odalar geniş bir antreye açılırdı ki yazları konu komşu orada toplanıp sohbet -çoğunlukla dedikodu- ederlerdi. En çok da bitişik evdeki Emine teyzenin dedikodusu yapılırdı çoğu zaman, onun yanında üstelik. Emine teyze hep aynı kıyafeti giyerdi ya da çocukken bana yaşlıların kıyafetleri hep aynı gelirdi. Minik çiçek desenli uzun bir etek, üstüne yine çiçek desenli -ama ne renkleri ne desenleri eteği ile uyumlu olmayan- bir bluz. Gözlerini minicik gösteren kalın camları olan gözlükleri ve gözlüklerinin ucuna bağlı renkli kalın iplik, boynuna asılı. Emine teyzenin kulakları duymazdı, anneannem kimseyi kıramazdı, Emine teyze sabahtan akşama kadar anneannemlerde oturmak isterdi, dedem misafir sevmezdi, Anneannem gülümseyerek “kadın kendi kendine gitsen olmaz mı? Benim adam gelecek, seni görünce yüzü düşecek tüm akşam o asık yüzü ben çekeceğim” derdi. Anneannemi zor durumda bıraktığı için ben de kızardım Emine teyzeye, kendi kendime. Sonradan öğrendim, evinde şiddet görüyormuş kocasından -o yaşında bile- o yüzden hiç gitmek istemezmiş evine…
Parmak ucunda, soğuk ahşap zeminde , dudaklarım kulaklarımda, ağzımı kapatıyordum arar ara, elimde olmadan kıkırdayıp uyandırmayayım evdekileri diye, maceraya gidiyorum. Karamuk toplayacağım. Dört – beş ahşap basamakla dış kapının açıldığı sahanlığa inilirdi bu kireç boyalı evde. Ahşap ve benim için o zamanlar dev gibi olan mavi renkli kapıyı açmak çok zordu. Ama karamuklar vardı. Kırmızılar ekşi, siyahlar tatlı sulu. Dikenler batarsa eline kırmızı tuzlu kan, karamukların ekşi tadına karışırlardı. Şimdi, tam şu saniye, şu dakika tuzlu gözyaşlarıma karışıyor tuzlu kanımın tadı, karamuklardaki zıtlığın güzelliğinden eser yok bu sefer.
Bu sabah da, nisan ayının ılık bir pazar sabahı, yatak odamın banyosunda yerde oturup, sırtımı kapıya yaslayıp, ayaklarımı kirişe dayayıp kapının açılmasına engel olduğum bu sabah, aklım köydeki o harika maceraya dönüyor.
O sabah, mavi eski kapıyı açarken gıcırdamıştı ama kimse uyanmamıştı. Çok şükür. Anneannemin köyün pazarından aldığı koyu gri naylon terliklerimi giymiştim. Kapının aralığında bahçeye doğru çıkıvermiştim. Ömrüm boyunca özlediğim özleyeceğim o bahçeye… Sarmaşık gülünün bahçe kapsını çerçevelediği, özellikle bahar sabahları tıpkı o sabah olduğu gibi, o gül kokusunun her koku hücresini şölenler kurdurduğu, yer yer beton, yer yer betona direnen sarıkır çiçeklerinin parlattığı kırıklar, toprakla betonun sınırsız birbirine geçtiği yerler, köşede ekmek fırını….
Hiç eksik olmayan arıların vızıltısı, sokağın karşısında oturan, yazları İngiltere’deki akraba ziyarete gittiği için çok havalı odluğunu düşündüğüm Cemile teyzenin tazı köpeğinin havlaması…
Bahçe kapısını kolaylıkla açtım, çünkü dedemin çıtalarla kendisinin yaptığı hafifi bir çit kapısıydı aslında. Sokağa çıktığımda önce Cemile teyzenin siyah benekli köpeğini kolaçan etmiştim. Hep ederdim. Beni kovaladığı o günden beri. Havlama sesi yaklaşmıyordu. Demek ki bağlıydı. Çok şükür. Biraz daha havlamasını dinledim ve hemen ‘ harmanlık’adoğru koşmaya başladım. Ne güzel koşardım. Çocukken çok güzel koşardım. Bu sabah da salondan yatak odasına oradan banyoya koştum. Ama ne güzeldi ne de beni mutlu etti. Çocukken her şey kolay her şey güzeldi? Öyle miydi?
O sabah, Ayşe teyzelerin evinin bahçesi boyunca koşmuştum. Harmanlık, çok da dik olmayan bir bayırdı burası ve en üst noktaya kadar koşar; aşağı kadar da yuvarlanırdık, en büyük eğlencemiz, köyde olmayan lunaparka tek alternatifimizdi. Karamuk çalıları, Ayşe teyzenin arka çitlerine dayanmış olan patikadaydı. Kalbim nasılda heyecanla atıyordu o sabah, kum patikada, tozu toprağa katarak koşarken. Bu sabah, sırtımı yaslayıp açılmasına engel olduğum kapı gibi… Güm! Güm! Güm!
-AÇ KAPIYI, AÇ DİYORUM!
O sabah, anneannemin mahallesinde bir maceraya çıkmıştım. Busabah, bambaşka bir hayata doğru bambaşka bir maceraya (ölüm de macera sayılırsa) çıkacağım sanırım. Kapı daha fazla dayanmayacak. O sabah heyecanlıydım, bu sabah çok korkuyorum. Hayatım boyunca -büyük ihtimalle bu sabaha kadar süren hayatım boyunca- hep o mahalleye dönmek, hep o karamuk çalılılarıyla dolu patikada koşmak istedim. Keşke mezar taşıma yazılacak yazıyı seçebilseydim. “Karamuk peşinde koşan çilli kız burada yatıyor” yazılsın derdim.


