Şahizer Senem Telli
Issızlık köyü yutmuş diyebilirdi. Pencerelerinden ışık saçan, o evi görmeseydi. Merdivenlerden çekinerek çıktı, elindeki bavulu yere bırakmadan kapıyı tıklattı. Kapıyı güler yüzlü genç bir kız açtı.
“İyi akşamlar, Sıtkı Bey’in evi mi?” diye çekingen sordu kısa boylu, etine dolgun sarışın kıza.
“Hı hı aşağı katta, kendisi babam olur. Ben de onun şımarık kızı,” deyip tepeden tırnağına süzdü adamı ve kapıyı kapattı.
Sıtkı ile askerlik arkadaşıydılar. İlk o zaman karşılaşmışlar, yirmi üç yaşındayken Afyon’da tekrar görüşmüşlerdi. “Neredeyse otuz yıldır görüşmüyoruz, beni tanır mı acaba?” düşüncesiyle bahçeye indi. Çiy düşmüş çimenler, süet ayakkabılarını ıslattı. Alt katın kapısını çalmadan yorgun kolunu dinlendirmek istedi, bavulunu yere koydu. Temiz havayı ciğerlerine çekerek gökyüzünün olağanüstülüğünü, yıldızları ve dolunayı hayranlıkla seyre daldı.
Dışarıda birinin beklediğini bilircesine kapı kendiliğinden açıldı. Birbirine sıkıca sarılmış iki genç, öpüşerek dışarı çıkıyorlardı. Adam şaşırdı, başını sağa doğru çevirdiğinde bir adım çekilmeyi de istedi. Geri çekilip yol vermekti ereği ama bavuluna ayağı takıldı, dengesini kaybetti ve düşmemek için tutunmak istedi. Başardı da…sıkıca sarıldığı bileği bırakmadı yabancı ama delikanlı, onun kolunu karşıdakinin elinden kurtarmaya çabalıyordu. Bu çekişme, urgan yarışmasına döndü. Yenişemeyip terasın sert zeminine üst üste üç kişi yuvarlandı, şaşkınlık, utanma ve korkuyla… “Siz de kimsiniz, özel mülke girdiğinizin farkında mısınız?” diye karşısındakine şarladı kız.
“Şey… Üzgünüm, lütfen bağışlayın” diyebildi çekinerek. Canı çok yanmıştı, olduğu yerden kıpırdayamıyordu. Öpüşenler ayaklanmıştı, yerdeki adamın tepesine dikilmiş bakışlarıyla yargılıyorlardı. Bu gürültü patırtıya içeridekiler çıktı. Evin babası yerde acı çeken arkadaşını tanıdı.
“Necati, ne bu hal!” diye arkadaşına doğru seğirtti. “Ohh, tanıdın beni” diye acısına rağmen sevindi Necati. İşte, olanlar o zaman oldu. Sundurmada ortalık yerde duran bavula ayağı takıldı, arkadaşının üstüne düştü, birlikte yuvarlandılar çimlere kadar.
Anne, büyük kız ve nişanlısı bağrışarak koştular. Yerden kaldırmak istediler ama nerelerinden tutsalar, “Oy, oy, oyy…” diye ses geliyordu. Hem canları acıyor hem de hoş beş ediyorlardı oturdukları yerde. Ambulansı aramayı akıl ettiler sonunda…
Asker arkadaşları düşmenin ilk şokunu atlattıktan sonra durumlarının komikliğinin ayrımına vardılar. Gözlerinden yaşlar gelinceye kadar güldüler.
Ambulans, bahçeye girdiğinde, tüm aile oradaydı. Görevliler hızlı hareket ediyordu. Hastaları alıp kapıları kapatınca, uykudan uyanmışçasına kendilerine geldi ev halkı.
Damat, “Ben sizi arkadan izleyeceğim” dedi şoföre. Ardından dönüp arkasına, “Sen gelmiyorsun, orada elimize ayağımıza dolaşırsın” dedi evin küçük kızına. Koştururken birbirlerine defalarca çarpıyor, yön değiştiriyor, tekrar dönüyorlardı. Bu şaşkınlığı fırsata çevirip ilk o bindi arabaya. Sonunda tüm aile hareket etti ambulansın peşinden.
Onları kaybetme kaygısıyla hız yapmak zorunda kalmışlardı. Sert frenler, ani kalkışlar, falsolu sollamalar, ani dönemeçler. Bunlar, damadın sınırlarını oldukça zorladı. Kendi istencinden çıkmış, kukla gibi duyumsadı. Başı döndü, midesi bulanmaya başladı. Ambulans, meydandan Narlıdere’ye dönünce yönlerini ancak kestirebildi. Arabadaki herkes aşırı hızdan kötü etkilenince yavaşladı. Yaklaşık yirmi dakika sonra ulaştılar hastaneye. Arabadan apar topar inenler çok perişan görünüyordu. Küçük kız, eniştesinin kızgın bakışları altında doğruca çöp kutusuna koştu. Annesi kızının alnını tuttu. Gençlerin rengi solmuş, sarhoş gibi birbirlerine çarpıyordu.
Yeni gelenler, az ilerdeki hastane polislerinin dikkatini çekti. “Arkadaşım bu araba senin mi?” diye kapının yakınında park etmiş aracı işaret etti.
“Evet” dedi damat.
“Burası ambulansların park alanı, sen ilerideki otoparka götür” diye uyardılar.
“Mümkün değil memur bey bu vaziyette kullanamam” dedi.
“Peki, buraya kadar kim kullandı?” diye sordu.
“Ben kullandım ama şimdi kullanacak durumda değilim” dedi ve kendini çöp tenekesine doğru attı. Baldızı rahatlamış görünüyordu ona yol verdi.
Durumdan endişelenen polis, “Sarhoş musun yoksa?” diye çıkıştı ama delikanlı konuşamıyordu. Polisler, koluna girip alkol testi için sürükleyerek polis aracının yanına götürdüler.
Damat, alkolmetreyi eline aldı, derin bir nefes çekti. “ Huuuuu…” derken ağzından başka şeyler de çıktı. Pantolonu, polisin pantolonu, arabanın açık kapısı kirlendi. Ardından ayakta duramayıp çöktü.
İki eli, yanlara açılmış donup kalmıştı polis.
Kızlar ve anne dehşet içinde polis arabasının yanına gelmişti. “Bu nasıl bir gece” diye kendiyle konuşuyordu anne.
Gürültüye kapı görevlileri de gelmişti. Hemen sedye alarak damadı yatırdılar. Acile doğru ittiler. Arkalarından kadınlar… Hızlı olalım derken sabitlemeyi unutmuşlardı hastayı. Sürgülü kapının demir rayına ön tekerleği takılan sedyenin üzerindeki hasta, aşağı düştü. Başı, demir raylara çarparak yaralandı. Onu kan içinde gören nişanlısı da bayıldı.
Hastanenin kapısında, gecenin bu saatinde bir koşuşturmadır başladı. Küçük kızla annesi dışarıda kaldılar. Karşılıklı ellerini tutup, birbirlerinden güç alıyorlardı, bilinçsizce… Her şeye bir sis perdesinin ardından bakıyorlardı sanki. İlk konuşan kız oldu “Oturalım mı anne?” dedi ama yanıt alamadı. Annesine baktı, yüzü kıpkırmızı olmuş, çenesi titriyordu. “Anne, Anneeee!” diye bağırarak sarstı annesini.
Görevliler, yeni gelen bu ailenin şaşırtılarına alışmışlardı. Tekerlekli sandalyeyle kadını içeriye götürdüler.Evin küçük kızı, dışarıda tek başına kalmıştı. İçeri girmek için çok dil döktü ama isteği kabul edilmedi.
Gece, sıkıntılı ve uzundu. Ailesine neler olabileceği varsayımlarıyla boğuştu saatlerce. Olabilecek her duruma uygun bir davranış hazırladı kendince. Sonra kendiyle gurur duydu, “Bunları düşünebilmek de bir yetenek işi” diyerek bir umutla hastanenin kapısına çevirdi bakışlarını.
“O da ne, şu tekerlekli sandalyede oturanlar babam ve arkadaşı değil mi?” diye dikkatlice baktı. “Evet, onlar!” deyip fırladı. Tekerlekli sandalyenin birini o, diğerini de görevli iteledi. Kantine getirdiler. Babasının sol ayağı, konuğun sol kolu alçıya alınmıştı. “Geçmiş olsun, canınız çok yanıyor mu?” dedi, bakışlarını ikisinin üzerinde gezdirerek.
“Çok acıktık küçüğüm” dedi babası.
“Ben bugün büyüdüm. Neler başardığımı bilsen bana ‘Küçüğüm’ demezsin babacığım,” dedi sevgiyle biraz da sitemkâr baktı.
Biraz sonra tost ve ayranlarla geldi masaya. İki arkadaş iştahla yediler ve birer tane daha istediler. Onlar ikinci tostlarını yerken, ”Anneee!” diye kapıya doğru koştu kız. Annesi de tekerlekli sandalyedeydi. Olaylar yüzünden tansiyonu yirmilere kadar çıkmıştı. Görevliler, dilaltı haplarıyla iyileştirmişti kadını. Kaygılı soruları yanıtlarken, yutkunuyor ve gözünü tostlardan ayıramıyordu. Dayanamayıp, acıktığını söyledi.
Kız, tekrar kantin gişesine gitti. Beklerken ablasını gördü kapıda. Görevlinin ittirdiği tekerlekli sandalyedeydi. Koşarak gidip aldı ablasını, diğerlerinin yanına getirdi. Onu da kan tutuyormuş meğerse. Nişanlısını kanlar içinde gördüğü için değil, kan gördüğü için bayılmış. Ona da serum takmışlar.
“Eniştem nasıl, içeride gördünüz mü?” diye sordu. Kimse bir şey bilmiyordu. Danışmadan sormak geldi aklına. Aldığı bilgileri anlattı onlara. “Başına üç dikiş atmışlar. Ağrı kesici ve antibiyotikli serum bağlamışlar. Onlar bitince çıkaracaklarmış.” Kendiyle tekrar gurur duydu. “Ne kadar becerikliyim” diye geçirdi içinden. “Desene sabaha kadar buradayız” dedi babası.
Annesi,” Peki, bizi kim götürecek evimize” dedi. Herkes tek sağlam kişiye aynı anda dönüp baktı. Kız, “Ben ne güne duruyorum” dedi saçlarını savurarak.
Yarım saat sonra damat da tekerlekli sandalyeyle çıktı. Aralarında en çok o sarsılmış görünüyordu. Birdenbire gelişen bu karmaşık durumun hâlâ etkisindeydi.
Becerikli küçük kız, hastalar için üç taksi çağırdı. Peş peşe evlerinin bahçesine geldiklerinde yine bir şaşırtı karşıladı onları. Köyün ne kadar kedisi köpeği varsa sundurmadaydılar. Hep birlikte bir şeyi çekiştiriyorlardı. Kız, seğirtti. “Hey! Hoşt, hoşt! Pist, pist!” diye bağırıyordu. Eline geçirdiği bahçe hortumuyla onları kovalamaya çalıştı.
Konuk Necati; “Benim bavulumu parçalamışlar, çekilin oradan pis hırsızlar!” diye bağırdı.
Arabadan indi, hortumun bağlı olduğu musluğu sonuna kadar açtı. Tazyikli suyla her biri bir tarafa dağıldı hayvancıkların. Kolunu tutarak bavulunun yanına vardı. “İçini açamamışlar ama parçalamışlar” diye söylenerek üstüne oturdu. Sağlam eliyle bavulunu okşuyor; “Ah bavulum, vah bavulum!” diye yırtıklarını düzeltmeye çalışıyordu.
“İçinde ne vardı bavulunun, devrem?” diye zor zahmet sordu Sıtkı, çünkü gülmekten konuşamıyordu. Bir yandan da sol ayağını yere basmamaya çalışıyordu. Belli ki ağrısı vardı ama kimin umurundaydı!
“Afyon’un meşhur Cumhuriyet Sucuğunu getirmiştim size,” dedi. Bir ev sahiplerine, bir de bavulun üstündeki kendine baktı, dayanamayıp, attı kahkahasını uzun uzun…


