Sibel Kırcadere Uslu
Kutsal Çarşamba günü bitmek üzereydi. Onu, semtin en tekinsiz caddesinde yürürken buldular. Dondurucu soğuğa karşı; ince, deri bir ceket giyinmişti. Karanlıkla, cılız ışığı ile savaşan, tek sokak lambasının altında durup, bir dal sigara çıkardı. Çakmağı çaktığı sırada bir ses duydu. Sokakta bir o bir de Ouroboros yılanı gibi yatan sokak köpeği dışında hiç kimse yoktu.
“Zamanında yetişemeyeceğiz!” dedi Pan.
“Her zaman, zamanında yetişirim ben,” diye kıkırdadı Albastı.
Kestirdiği kısacık saçları, yırtık pantolonuyla, alelade genç bir kadından farklı görünmüyordu. Pan ise flütünü her an kullanmaya hazır, tereddütle yürüyordu, Albastı’nın iki adım gerisinden.
“Bizi duydu galiba…”
“ Korkuyor musun yoksa?”
Pan, flütünü Albastı’nın yüzüne doğru sallayarak, tehdit etti. “Bana korkak diyemezsin!”
Adam, sigarasının yarısına bile gelmeden, yanan izmariti ezerek söndürdü. Kimseyi göremese de içindeki huzursuzluk gerçekti. Ceketinin yakasını kulaklarına kadar çekti. Karanlık sokağı bir daha inceledi. Kimseler yok.
Pan, dudaklarını flüte yapıştırmış, kısık tonlarda notalar üflemeye başladı. Albastı hemen yanında, küçük bir kız çocuğu sevinci ile ellerini birbirine çırpıyor, olduğu yerde zıplıyordu.
“İşte, en sevdiğim kısım başlıyor.”
Adam, gözlerini kısıp tekrar baktı karanlık sokağa. Köpek ayaklanmış, sallanarak kendisine doğru geliyordu ki aniden geriye bakıp, kuyruğunu bacaklarının arasına sıkıştırıp kaçtı. Adam, başını öne eğip yürümeye başladı. Adımları hızlı değildi ama korkusu gerçekti. Pan, iyice yaklaştı adama.Flütten çıkan melodi artık neşeli değil bir ağıt kadarkasvetliydi ve adamın kulak kıvrımlarından beyninin en karanlık koridorlarına sızıyordu.
“Haydi Pan, şimdi tam sırası!”
Albastı, sabırsızca Pan’ın kolunu çekiştirdi.
“ Haydi, zaman geçmek üzere…”
Pan, usulca adamın omzuna dokundu. Adam panikle arkasınadöndü. Karşısında, saçlarını ensesinde kuyruk yapmış, bu yüzden sivri uzun kulakları hemen göze çarpıyordu, üstü çıplak, kürkten bir pantolon giymiş, ya da belden aşağısı tüylerle kaplı, bir yaratık duruyordu. Elinde, kısa borulardan yapılmış garip bir şey vardı. Hemen arkasında da genç bir kadın. Genç kadın, sessizce, sadece dudaklarını oynatarak,
“Y-A-R-D-I-M-E-T” dedi, adama doğru. Daha önce bu kadar masum bir kadın görmemişti.
Adam hiç düşünmeden garip yaratığın üstüne atladı. Pan, hazırlıksız yakalanmıştı. Flütü ağzına yaklaştırıp, sihirli melodiyi çalmaya fırsat bile bulamadı. Adam onu yere serip, karnına oturdu. Elleri boğazını mengene gibi sıkıyordu.
Albastı bir kahkaha koparınca adam şaşkınlıkla genç kadına baktı.
“Sana zamana uyman gerek demiştim Pan. Hala seni gördüklerinde panik oluyorlar, beni ise korumaya çalışıyorlar.”
Albastı, ellerini bir balerinin yapacağı gibi bileklerinden çevirerek yukarı kaldırdı. Bunu yaparken gözlerini adamdan hiç ayırmamıştı. Yine ahenkle kollarını aşağı indirip, Pan’ın boğazını kavrayan soğuk parmakların üstüne indirdi. Saniyeler içinde Pan ayağa kalkmış, flütü dudaklarına yapıştırmıştı. Adam soğuk asfaltta oturuyor, ellerinin üstünde parlayan ışığa bakıyordu. Sonrası iki kadeh şarap sonrası gibiydi adam için.Zemin kaygan, kalksa dünyanın dengesi bozulacak gibi… Kalkmadı adam. Soğuk asfaltın üstünde, secde ediyormuş gibi bulundu cesedi. Ertesi sabah, gazeteler, İstanbul’un arka sokaklarında, soğuktan ölen bir adamı yazdılar.
‘Zaten, üstündeki kıyafetler mevsime uygun değilmiş’ yazıyordu manşetlerde.
Albastı neşeli ve keyifliydi.
“Korkunca daha iyi oluyor lezzetleri. Sadece keder olunca, yavan geliyor.”
“Bu seninle geçirdiğim son Kutsal Çarşamba’ydı. Başkasını bul artık,” dedi Pan.
Albastı Pan’ın önüne geçip, elleri belinde, “Kutsal Çarşambaları yaratan sensin. Ne demek bu?” diye sordu.
Pan başını öne eğdi. Son birkaç seferdir hissettiği duygu, bu sefer çok derindi.
“Ben insanoğlunu affettim artık Alkız. Sen de affet. Bırak onların dünyası, bizim dünyamıza her gün uzak olsun. Kutsal Çarşamba bile olsa.”
“Flütten utan!” diye cırladı Albastı.
“Unutulan tanrılardan utan. Ben asla unutmam.”
—


