Mahinur Çenetoğlu
Cep telefonu titredi, saat 16.00 olmuştu. “Annemin ajitasyon saati,” dedi gülümseyerek. Titreşim sesi duyulduğunda mutfak fayansları eriyen mum gibi sarkar, buzdolabının uğultusu uzay boşluğundaki sondaymışçasına kopuklaşırdı. “İç şunu anne” dediği an, elindeki bardağın camı buğulanıp silinirdi. Anne bardağı eline alıyor, tüm nefesini içine boşaltıp gülüyordu. “Hadi anne” diyen Leylayı duymuyor, başını bardağa eğip üfleyip üfleyip buğulanan bardağa bakıp gülümsüyordu.
Annesine konulan demans teşhisinden sonra üç kız kardeş sırayla anneye bakmaya başlamışlardı. Leyla’nın sinir sistemi zayıf olduğundan dolayı ona çok fazla güvenmeyen büyük abla küçük kardeşini sıkı sıkı tembihliyordu.
“Bana bak Leyla, annem zaten iyice kafayı yedi sen de onu normal sanıp da üzerine gitme anladın mı beni?”
“Anladım abla, ne tembihliyorsun çocuk gibi ya.”
“Kızım yanlış anlama diyorum sana, çok agresifleşti. Senin de ondan aşağı kalır yanın yok. Kaç kez diyeceğim normal değil o, görme ne derse desin duymazlıktan gel. İdare et. Vallahi sen gittiğin zaman hep aklım sende kalıyor. Her gidişin olay oluyor. Geçen sefer polis gelmişti kapıya hatırladın dimi?”
“Tamam abla, geri zekalıya anlatır gibi anlatma, anladım. Her seferinde de hatırlatmasan ölürsün di mi? ”
Leyla ablasının tembihleriyle geçen sefer olanları unutmaya çalışarak annesine sevgiyle baktı.
“Hadi anne iç şunu iç de beni ablama da rezil etme, aç hadi ağzını aç.”
Geçen sefer de yaşlı kadın anlamsız anlamsız bakarken elindeki bardağa almış içer gibi yaparken birden salon konsoluna doğru hızla fırlatmıştı. Leyla’nın “ay” demesiyle bardak, anne baba ve leylanın çocukluğunda gittikleri oyun parkında atlı karıncanın üzerinde çektirdikleri fotoğraf çerçevesini paramparça etmişti. Babasının yüzü cam çatlağı ile ikiye bölünmüş, kendi çocukluk gülüşü bulanıklaşmıştı. Çerçeve yere düşerken şurup şişesinin de devirmiş gül kurusu şurup annenin yüzünü pespembeye boyamıştı. İlaç kutusu yere düşmüş içindeki hapların birkaçı kırılıp şurupla birleşmişti. Sonrası tam bir kabustu. Anne çıldırmış, sağa sola saldırmış, Leyla’yı hırpalamıştı. Leyla baş edemeyeceğini anlayınca birazda ablasının korkusundan 112 yi aramıştı. Ona kalsa söylemeyecekti de komşular durur mu? Hemen muştulamışlardı ablasına. Zaten bir şey de olmamıştı, polisler kapıya gelene kadar sakinleşmiş ve uyumuştu. Zaten ne yapacaklardı ki?
Saatin tik takları Leyla’nın sinirine dokunuyordu. Annesine baktı. Yumruklarını sıktı. Hala kırık olarak duran Çerçeveyi eline aldı, ona baktıkça odadaki tüm nesneler titredi, çatlak bir yarığa dönüşüp onu içine çekecekmiş gibi genişlediler.
“Aferin sana. Hadi bakalım şimdi uyku saatimizde geldi.”
Gece 03.00’te tuvalete kaldırırken annenin “Sen kimsin” diye fısıldayan sesi o anda koridorun duvarlarını pelür kağıdına dönüştürür, ayaklarının altındaki parkeler kumlu sahil gibi dalgalı kayardı. Annesinin göz bebekleri iki kara delik gibi büyürdü.
“Anne benim ya Leyla, bilmedin mi? Beni unuttun mu annem sen?”
Annesi gözlerini kocaman açmış yüzüne bakarken o kadar yabancıydı ki, Leyla’nın gözleri doldu, banyoya doğru yavaştan yürürlerken altında hissettiği ıslaklığın çiş olduğunu anlaması da uzun sürmedi. Sakince banyoya yürümeye devam ettiler, çişlere basarak koridorda ıslak ayak izleri bıraktılar. Duşu açtı annesinin pijamasını çıkartı. Ilıştırdığı suyu bacaklarına dökerken hafif ürpertiyle Leyla’nın omuzuna dolanmış eline baktı. Leyla burnunun ucuna kadar gelmiş acıyı yutarak annesini havluya dolayıp odasına götürdü. Çamaşırlarını giydirip, gece lambasını açık bırakarak koridora çıktı elindeki havluyu ıslatıp çişli parkenin üzerine attı. Mutfağa gidip kendine kahve yapmak istediğinde gördü mutfak dolabın üst katandaki metal kutuyu. Ellerinin titremesi geçince cezveyi ocağı sürdü. Annesinin intihar etmeye çalıştığı geceden sonra almıştı bu kutuyu. Kahve taşmadan çekti fincanına döktü. Elleri titreyerek sigarasını yakarken metal kutunun kilidini açtı içindeki haplar kırmızı böceklere dönüşmüştü. Raflardaki tabaklar annenin kırıp bileğini kestiği porselen parçaları gibi parlardı. Evde porselen yoktu artık. Metal kutuyu kilitledikleri zamandan beri metal tabaklara geçmişlerdi.
Annesi yirmi yıl önce tencereyi ocakta unutup yangın çıkarmıştı. Dumanlar salona dolmuş koltuklar kömürleşmişti, annenin sesi radyo paraziti gibi cızırdıyordu.
“Leyla nerede kızım?”
“Anne anne, ben buradayım, ah anne ne oldu?”
“Bilmiyorum, ben bilmiyorum. Duman alarmı çalmaya başladı, bak buradan çaldı, bak buradan su aktı. Her yer kül oldu. Mutfağım kül oldu. Bu koku ne? Sen kimsin. Leyla nerde?”
“Annecim ben Leylayım ya.”
“Ben kayboldum galiba, senin ismin ne? Sen kimsin? Leyla?”
Annesi o panikle Leylayı hırsız sanarak duvara doğru iteklemişti. Duvara çarpan Leylanın canı yanmıştı yanmasına da annesinin bu durumunu anlamaya çalışıyordu. Annesi onu tanımamıştı. Çarptığı duvarın mor boyası koluna bulaşmıştı, tekrar annesine doğru bir hamle yapıp kadının kollarından tutmaya çalıştı, annesi tekrar ittirdi Leylayı. Mor leke kırmızı bir renge dönüşmüştü. Kan rengine.
Leyla bağıra bağıra ağlıyordu. “Ben senin kızınım!” sesi boşlukta kaybolan bir yankıya dönüşmüştü.
Aynadaki kendi yorgun yüzüyle annenin çocuksu bakışları iç içe geçmişti. Elinde tuttuğu süngeri annenin iyice yıpranmış bedenine sürerken sırtındaki oyuğun içine kolunun bile girdiğini gördü. Buharla ıslanan yüzünden göz yaşlarının akmadığı düşündü. Aynadaki bulanık yansımasında gördü kızarmış gözlerini. Sessizce ağladı. Annesinin onu yıkadığı zamanlar geldi aklına, terliğini sürüye sürüye gelir. Suyu ayarlamaya çalışırken biraz yakar biraz üşütürdü.
“Canım benim, sen beni böyle yıkardın di mi? Bak bakalım su iyi mi? Oh ne güzel oldu dimi, tertemiz. Kapa hadi gözlerini annecim gözüne sabun kaçmasın. Dur kıpırdama hadi. Anne otur diyorum sana. Düşeceksin bak…”
Annesi Leyla’yı komşusu Zeynep sandı. Ona yani komşuya, öyle iyi davrandı ki “Hoş geldin Zeynep kızım,” dedi. “Ne içersin?” Leyla’yı göstererek konuşuyordu. “Bu kız kim bilmiyorum. Yok tanımıyorum. Bunu bana baksınlar diye getirdiler herhalde,” dedi.
“Anne ben Leyla” dedi ama o hayali birisini görmüş gibi bana baktı Leyla’ya, yüzünü çevirdi. Mavi tükenmez kalemi eline aldı, kollarını boyamaya başladı. Damarlanmış kollarındaki renkle aynıydı. Mor. Sonra takma dişlerini çıkartıp onları yalamaya başladı.
“Anne şunu yapma lütfen,” dediyse de dinlemedi önce üst damağını çıkarttı yaladı. Onu taktı, sonra alt damağını yalamaya başladı. Komşu Zeynep’le konuşuyordu. Gözlerini kapattı Leyla. “Anne şunu yalama!”
Duymadı. Mutfağa koştu. Dolabın üstündeki kilitli kutuyu açtı, içinde kırmızı böceklere dönüşmüş haplardan bir avuç aldı, geldi Leyla, annesinin önüne dikildim. Ellerinin titremesine engel olmak için sıkılı yumruğunu karnına yapıştırmıştı. Bir bardak suyla yanında dikildi.
“Senin ızdırabına da kendi ızdırabıma da son vermek istiyorum anne,” dedim. O arada dişlerini takmış olan annesi Leyla’ya bakıyordu. Leyla avucundaki ilaçları annesinin ağzına şeker gibi atarken bir yandan da hıçkırarak ağlıyordu.
Su bardağını annesinin ağzına doğru tuttuğu anda Annesi yüzüne baktı. “Leyla bunlar şeker mi?”
Bu laf Leylanın aklını başına getirmişti. Annesinin ağzından tüm hapları elleriyle sıvayarak çıkardı.
“Anne sen beni hatırladın mı?.. Annecim çok özür dilerim, beni affet lütfen affet,” derken ağlamaktan burun sümükleri gözyaşlarına karışmıştı. Harcadığı eforla yorgun düşmüş annesini yatırdıktan sonra perişan bir halde mutfak fayansına uzanıp kalmıştı.
“Kendimi aldatıyor muyum? Tabii ya ama bu benim gerçeğim ben annemi öldürmek istedim. Ya başkalarını? Onları da öldürmek istiyorum, Başkaları kim? Başkaları çok mu önemli? Bilmiyorum. Ne yapacağım? Yaşayacağım. Hep böyle bu korkunç tekrar. Bitmiyor. Bitmesin…”
Annesinin baş ucuna geldi. Uykudaki yaşlı kadının derin nefes alışverişlerini dinledi. Yatağın kenarına diz çöktü suyu çekilmiş, damarları boğum boğum olmuş elini tuttu, avucunu yanağına bastırarak uyudu.

Mahinur Çenetoğlu, Ankara’da dünyaya geldi. Otuz beş yıl beyaz yakalı olarak Milletlerarası Ticaret Odası’nda çalıştı. Profesyonel yazım hayatına 2020 yılında başladı. 2021 yılında Yaşar Kemal Anısına Öykü Halk Bilim Araştırması ve Şiir Yarışması’nda Öykü dalında “Bezgin Demokrat” isimli öyküsüyle finalist oldu. Beş kollektif kitapta öyküleri yayımlandı. 2023 yılında Banliyö Kitap tarafından basılan ilk novellası “Aşkın Istırabı”, Ekim 2004’te Mahal Edebiyat tarafından basılan ilk öykü kitabı “Evlilik Fotoğrafını Kim Aldı” okurla buluştu. Distopya Dergi’de yazıları yayımlanıyor. Otuzdan fazla öyküsü çeşitli internet dergilerinde yer aldı.


