Başak Bıyıklı
Bahri’nin dedesi ölmüş. E n’apalım ölenle ölünmez. Peki ne yapılır? Cenazesine gidilir. Haydi gidelim bakalım. Hiç de sevmem ama cenazeleri. Elimi kolumu ne yapacağımı bilemem. Cenaze cahiliyim ben. Akşamında duası da varmış. Ona da gitmeli dediler. E n’apalım biz de öyle yaptık. Cenaze cahili olduğum kadar cenaze evi özürlüyüm de. Hep mutfağa kaçasım gelir böyle zamanlarda. Orada ölü yerine en azından iki tabak yıkar görünmez olursun. Ama bu defa öyle olmadı. Bu defa bir başkaydı bu cenaze. Ömrümde hiç görmediğim türünden. Önce sıradan bir tören gibi başladı. Düğün de cenaze de tören. Evlilik ile ölüm arasında bir bağ. Var var eminim. İyi ki hiç evlenmedim. Türlü türlü konuşmalar. Ahlar, ağıtlar. Başınız sağ olsunlar. Ölenle ölünmezler. Başa gelen çekilirler. Nurlar içinde – bu eve ışıklar içinde uyu modası gelmemiş henüz- yatsınlar. Yazıldıysa bozulmazlar. Allah sıralısını versinler. Aman versin de geçinden versinler. Bir konuşma balonu. Uğultu dolu. Bir sürü yaşlı, kırışık el ve yüz. Bahri’nin dedesinden genç sayılmazlar. Ama bunlar nefes alan kırışıklar. Sahi madem dede gitti bunlar neden ölmüyor? Kuralı yok bu işin biliyorum. Yani yaşa başa bakmıyor ölüm meleği. De ölünün ardından ağlayanlar hep yaşlı olunca insan sorguluyor kendilerine mi ağlıyorlar gidene mi diye.
Dua başlamadan önce kadınlarla erkekler ayrıldı. Erkekleri hocayla evin salonuna aldılar. Ben de Bahri’yi onlarla bırakıp kadınların olduğu arka odalardan birine geçtim. Tesisat hazır. Odalara hoparlörler bağlanmış. Aman hocanın tek bir kelimesi kaçmasın. Dua sırasında henüz her şey yolundaydı. Bildiğim bilmediğim Arapça kelimeler ardı ardına sıralandı. Küçükken Kuran kursu nedir bilmediğimden benim için hepsi bir. Belli ki iyi bir şeyler söyleniyordu. Ölünün ardından kötü konuşulmaz malum. Uzunca, hayli uzunca bir süre sonra dua kesildi.
Baktım kadınlarda küçük küçük toparlanmalar. Dedim herhalde kalkacağız, şükür. Herkes gidecek, evine dönecek. Olmadı. Kalkmadılar. Ben de tek başıma davranamadım. Ayıp olur. Kaldım. Belli ki bir bildikleri var.
Yerlerinden kalkmayan kadınlar bir anda yerde bir çember oluşturacak şekilde oturdular. Allah dedim şimdi bir de ateş yaktık mı evin içinde Kızılderili ayinine dönecek cenaze akşamı. Tövbe tövbe. Ben de bozuldum burada. Dilim değişti. İçime dua kaçtı. Diyebilsem içimdeki duaya hop çık git içimden alışık değilim sana. Diyemedim. Dualar içimde kaldı.
Dualarla beraber kokular gelmeye başladı burnuma. Mutfakta helva kavrulmaya başlamıştı belli ki. Suya irmik helvası. Fıstıksız, bademsiz. Peh, hiçbir şeye de benzemez eminim. Yanında musluk suyuna yapılmış tozlu çay kokusu. Kahve usulü ufak çay bardaklarının içinde dolandıkça yolunu yitiren çay kaşıkları. Doymaya mı geldik yahu ayıp. Çık şu mutfaktan. Çıktım da ne oldu olduğum odaya çevirdikçe burnumu kokular fecileşiyor söyleyeyim. Bir haftadır baştan inmemiş naylon eşarp kokusu. Ayakları kıskandıracak baş parmakları delik çorap kokusu. Fırçalanmamış dişlerine rağmen fısır fısır konuşan ağızların kokusu. İçliklerden gelen kuytuların kokusu. Off şiştim. Ölüler koku almadıkları için ne şanslı.
Az sonra yapılan çemberin Ulu Manitu ile ilgisi olmadığı çıktı ortaya. Zaten Balıkesir’in sıradan bir mahallesinde, sıradan bir evin bir arka odasında ne işi vardı kartal tüylü bir reisin. Saçmalıyordum yine. Ölüm saçmalatıyor beni. Yaşam kadar olmasa da. Bir anda bir başka odadan bir başörtüsü kaykılmış, hafif topallayan, kara kaşlı şişkin burunlu otuz yaşlarında bir kadın elinde büyükçe bir torbayla çıkageldi. Belli ki ağırdı torba. Torbadan çok içi kozalak dolu bir çuval gibiydi. Kozalak mı? Yok canım. Ne alaka. Çemberin ortasına ceylandan hayli uzak bir zarafetle atlayan kadın, çuvalın içine daldırdığı eliyle hepimizin önüne bir şeyler bırakmaya başladı. Duaya, cenaze merasimlerine alışık olmayan zihinde uygun düşünceler de durmuyor. Şeker mi dağıtıyor? Yok yok yılbaşı çuvalından hediyeler dağıtan Noel Baba da olamaz. Hiç tohumluk buğdaya da benzemiyor çuvaldakiler. Tarla mı burası ayrıca baharın ortasında atılmaz buğday tohumu. Saçmalığın daniskası, millet acısına ağlıyor benim kafadan geçenlere bak. Neyse çıktı çuvalın kokusu. Hatta hiç kokmamasından anlaşılmalıydı içindeki sır. Taştı bunlar. Taş. Bildiğin uyduruk çakıl. Şekilsiz. Yamuk yumuk. İrili ufaklı. Siyahlı beyazlı. Bırakırken de dudakları kıpırdıyor, sanki bir şeyler sayıyordu. Benim önüme geldiğinde anladım ki hepimizin önüne aynı sayıda taş bırakmıştı. Hızlıca saydım. Tamı tamına kırk bir. Haydaa, hoppaa. Ölünün ardından maşallah mı çekeceğiz nedir bu. Dememe kalmadı. Baktım ki sağımdaki solumdaki karşımdaki tutturdular bir dua. Küçükken Kuran kursu nedir bilmediğimden bir Fatiha’yı bilirim o kadar. Ama okudukları benzemiyordu Fatiha’ya. Hızlı hızlı okuyor ve tekrar başa dönüyorlardı. Her dönüşte de bir taş atılıyordu çemberin ortasına. Anladım o kırk bir dua okunacak. Ne kadar da hızlıydılar. Bir iki üç… Daha ben ilk taşımı atmamıştım ortada küçük bir yığın oluştuğunda.
Rezillik. Dinden minden anlamadığım çıkacaktı ortaya. Haydi beni geç de Bahri üzülmesin diye bir çare bulmalıydım. Mış gibi yapmayı da vicdanım kabul etmedi. Düşündüm taşındım buldum çareyi. Madem ortaya taş atmaktı duaların kanıtı ben de şeytanları kışkışlayacaktım. Kırk bir kere. Çekilin bakayım merhumun baş ucundan, biiir. Rahat bırakın yahu adamcağızı, ikiiii. Ahı gitmiş vahı kalmış çekeceğini çekmiş bu dünyadan haydi kışkış, üüüççç. Sen küçük çabuk çabuk defol, döört…
Oh be bir rahatladım ki sorma gitsin. İçimdeki taşları döktüm çıktım. Ama aklımda deli sorular. Haydi ben şeytanları taşladım da bu taşlar şimdi ne olacak? Bu taşları kim toplayacak? Taş dağıtıcılar gibi toplayıcılar da var mı? Bir kere atılan taş bir daha atılır mı? Başka şeytanlar aynı taşla taşlanır mı? Bunlar cenaze cenaze dolaşır mı? Her evin kendi taşı kendi şeytanı olur mu? Duası taş ile sayılanlar cennete çabuk girer mi? Şeytanları bir cahilin elinden taşlananlar Allah katında kabul görür mü? Yoksa yedi gün yedi gece evin başından sonuna gezer mi? Odalarda, koridorlarda köşelere kaçmış taşları toparlar mı? Yedinci gün geldiğinde ölü yerini beller mi? Yoksa geldiğine dönmek için ardında bıraktığı taşları izler mi? Ölüler bir önceki gece mışıl mışıl uyuduğu yatağına geri döner mi?…
Dünden beri Bahri’nin dedesini düşünüyorum. Görmediğim, tanımadığım dedeyi. Hiç dedem olmadığından neye benzediğini bilmediğim bir dedeyi. Bir daha bahar dallarını görmeyecek olan dedeyi. Öyle mi gerçekten? Ya cennette baharlar açmıyorsa? Ölüler kıştan bahara çıkışı özler mi? Yirmi sekiz haneye dağıtılan helvaların kokusunu alır mı? Edilen duaları duyar, çekilen tesbihleri görür mü? Dua bilmeyenlerin taşladığı şeytanları uğurlar mı? İçilen suların sası tadı içini ferahlatır mı? Su içer mi? Ölülerin içi olur mu? Ölülerin olmayan içine ağladım. Neden ağladım? Ne zamandır açmasını beklemeyi unuttuğum bahar dallarına mı?
Onları sevmeyi ben de bilirdim bir zaman. Dağların suyunu kana kana içmeyi de bilirdim. Sütle, kaymakla kavrulan helvaların ılık ılık tadına bakmayı da. Gerine gerine uyandığımı da bilirdim. Hayatın tadına varmayı da bilirdim bir zaman. Ne zaman? Yaşadığım zaman.
Sabahları pencereden bakarken. Karşıdaki mezarlığın sessizliğini dinlerken. Vapurda martılara simit parçalarken. Sokak kedileri bacaklarıma sürünürken. Mayıs sonlarında başaklar boy atarken. Bir cenazenin ardından iç çekerken. O ölüm hep üçüncü şahıslarda kalacak diye düşünürken. Ölümle ben mesafeliyiz iddiasındayken. O buz gibi teneşirde yatanı bir başkası sanırken. Kara kuzgunlar benden uzakta uçarken. Ardından taşlar atılan, helvası kavrulan, duası edilen, beyaz köpüklerle yıkanan, mühürlü bir mektup gibi bembeyaz bezlerle sarılan, küçük çakıl taşlarıyla Balıkesir’in bir mahallesinin bir arka odasında kadınlardan oluşan bir çemberde şeytanları taşlanan. Hep bir başkası sanırken.
Kokuları çeşitlendir ve sonuna kadar taşı

Başak Bıyıklı İstanbul doğumlu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu. Yirmi yedi yıldır pazarlama araştırması alanında çalışıyor; kendi işinin sahibi. 2022’de Çanakkale’ye taşındıktan sonra edebiyat eğitimine ve yazı çalışmalarına yoğunlaştı. Öykü ve küçürekleri çeşitli kolektif kitaplarda yer aldı. Denize ve fıstık çamlarına karşı yazıyor; yakında yayımlamayı planladığı kişisel kitapları üzerinde çalışıyor.

