Eylem Akdere
“Biz kör olmadık; zaten kördük.”
— José Saramago, Körlük
Uzakta, kıyının ucunda, herkesin bildiği ama artık kimsenin bakmadığı bir ışık duruyordu.
Yıllardır aynı şeyi yapıyordu: görünmek.
Ne somut bir yol çizerdi ne de kimseyi çağırırdı; yalnızca orada durur, kendi ışığını sabırla döndürürdü. Bir zamanlar bu yetiyordu. O ışığı görenler, başlarını kaldırır, içlerinden bir şey yer değiştirir, eller dümeni biraz çevirir, hız fark edilmeden düşer, sesler kendiliğinden incelirdi. Kimse bunu öğrenmemişti, ama herkes bilirdi.
Işığın varlığı güven verirdi. Yayılan hareleri içinde yön vardı, bir tür sükûnet, teslimiyet. O ışığa bakarak ilerlemek, dışarıdan bakana belki bir boyun eğiş gibi görünüyordu. Oysa içeriden bakıldığında, insanın kendini korumak için yaptığı en doğal ayarlamaydı, bu. Işık olmadan, kıyıya varmanın ne denli zor ve tehlikeli olduğunu herkes bilirdi.
Zamanla deniz değişmedi; değişen, üstünde ilerleyenlerdi.
İlk önce ufak ufak şeyler oldu; ışığa bakmadan geçenler çoğaldı. Bir gemi, geç kalmamak için dümeni düz tuttu. Bir diğeri, önündekine yetişmek için hızlandı. Işık yine dönüyordu, ama bakışlar değişmişti. Güvertelerdeki projektörler çoğaldı; keskin, kendinden emin, göz alıcı ışıklar… Her gemi kendi yolunu açıyor, kendi rotasını dayatıyordu. Fenerin ışığı, onların arasında dolaşan eski bir alışkanlık gibi kaldı; var olan ama gereksiz görülen alışkanlık. Herkes kendi ışığıyla yol almayı yeterli sandı.
Bir süre sonra, fenerin ışığı da değişmeye başladı.
Önce kimseyi rahatsız etmemek için kısıldı, sanki. Parlaklığı çok az, fark edilmeyecek kadar azaldı. Sonra açısı, doğrudan göz almamak ister neredeyse ölçülemeyecek bir payla kaydı. Işık hâlâ dönüyordu, ama artık kendine göre değil, karşıdan gelenlerin alıştığı ritme uymaya çalışıyordu. Bu uyum, kimsenin talep ettiği bir şey değildi; ama talep edilmediği hâlde gerçekleşen şeyler vardır, en derin değişimler de onlar olur.
Sis o gece geç indi.
Önce suyun üstünde ince bir tabaka gibi yayıldı, sonra ağırlaştı, sonra ışığın içine girdi. Camın yüzeyinde biriken nem, her dönüşte ışığın kenarını yumuşattı. Işık, bir çizgi olmaktan çıktı; etrafına sızan, dağılan, tutunamayan bir hâl aldı. Aşağıda, hız kesmeden ilerleyen gövdeler, bu dağılmayı fark etmedi. Zaten bakmıyorlardı.
Bir an geldi.
Kıyıya en yakın çizgide ilerleyen iki gövde, aynı yolu seçti. Biri hızını kesmedi, diğeri yönünü değiştirmedi. Aralarındaki mesafe, bir nefes kadar inceldi. O sırada, güverteden biri yukarı baktı. Kısa, kararsız bir bakış… Işık, o bakışın üstünden geçti, ama tutunamadı. Göz hemen geri döndü.
Sonra kısa, sert, geri alınamayacak bir sürtünme sesi geldi.
O an, ışığın yetmediği, bir şey oldu.
Metal, metale değdiğinde çıkan o ince çığlık, sisin içinde kalmadı; suyun üstünde dolaştı, kıyıya vurdu, geri geldi. Bir an, herkes sustu. Ama bu suskunluk, bir şeyi kabul eden değil, ne yapacağını bilemeyen bir suskunluktu.
Fener o an yine döndü.
Ama dönüşünde bir şey eksikti. Ritim, bir yerde kırıldı, aralık bir anlığına uzadı, sonra toparlandı. Camın bir köşesinde, çok küçük bir çizik belirdi. Ne kırılma denecek kadar büyük ne yok sayılacak kadar önemsiz. Işık o çizikten geçerken bölündü; bir kısmı suya düştü, bir kısmı içeride kaldı. Bu bölünme, her dönüşte tekrarlandı. Küçük, ısrarlı, görmezden gelinmeye alışacak kadar sıradan.
Gece uzadıkça, projektörler çoğaldı.
Her biri kendi doğrultusunu daha güçlü çizdi. Birinin ışığı diğerinin üstüne bindi, bir başkası ikisinin arasına girdi. Kıyıdan gelen ışık, onların arasında kayboldu. Var olduğu hâlde seçilemeyen bir şey gibi, denizin üstünde dolaştı. Bir zamanlar yol bulanlar, şimdi birbirini takip ediyordu.
Sabaha doğru sis dağıldı.
Kıyı yeniden göründü. Taşlar, merdivenler, kapı hepsi yerli yerindeydi. Fener de yerindeydi. Işık hâlâ dönüyordu; alışkanlıkla, sabırla. Ama camın köşesindeki o küçük çizik, gündüz bile silinmedi. Her dönüşte, ışık oradan geçerken çok az sapıyor, çok az eksiliyordu. Bu sapma, ölçülemeyecek kadar küçüktü. Ama yön, çoğu zaman böyle küçük kaymalarla kaybolur.
Limana girenler, geceyi anlattı.
Sürtünmeyi, sirenin geç kalışını, hızlananları, yol vermeyenleri… Herkes kendi payına düşeni söyledi. Ama kimse ışığın ne zamandır değiştiğini sormadı. Kimse, bakışın ne zaman geri çekildiğini hatırlamadı.
Sadece şunu söylediler:
‘Işık, eskisi gibi değil.’
Oysa ışık değişmemişti. Değişen, ona bakmayı bırakanlardı.
Varlığıyla yol aldığımız ama koruyamadığımız için yitirdiklerimize…
Adı konmamış ihmallerimizin, geç kalmış fark edişlerimizin ağır yüküyle…
Deniz feneri gibi rehberliğini esirgemeyen, ışığıyla saygıyı hak eden, o ışığı söndürülen öğretmenlerimize…

Eylem Akdere, İngilizce Öğretmenliği mezunu ve Montessori eğitmeni. Ankara’da
kendi okulunu kurdu. Yazmak hayatında hep vardı; önce çocukları anlamanın ve onlara seslenmenin
yazmaktan geçtiğini anladı, sonra yetişkinlere yazarak duygularını sağaltmanın iyileştirici yanı ile tanıştı. Distopya Akademi’de aldığı eğitimler ve katıldığı atölyelerle öykücülüğünü derinleştiriyor. Çocuk edebiyatı çatısı altında bir öyküsü kolektif kitapta yer aldı. Hayatın her noktasında, kelimelerle yeni başlangıçlar arıyor.

