Deniz Yılankaya
Elinde valizle sokağa girdiğinde hava iyice kararmıştı. Kimseyle karşılaşmak istemediği için bu saati özellikle seçmişti. İki yanda tek katlı evlerle uzayan sokağa baktı. Geçmişin sis dalgası evlerin üstünden geçip, sokak lambasının ışığında sarı bir lekeye dönüştü. Her şey bıraktığı gibiydi. Kaldırımlar kırık, asfalt yer yer çökmüştü. İs kokusu genzini yaktı. Perdeleri kapalı evlerden yayılan televizyon sesi, kahkahalar, hararetli bir tartışmayı bastıran bebek ağlaması sokağı çınlatıyordu. Karanlıkta plastik bir oyuncağa benzeyen bu ahşap evler hiçbir yerde hissetmediği aidiyet duygusunu veriyordu.
Uzun zamandır gitmediği evine doğru yürürken kaldırımlar ayaklarının altında kayıyor, ürkek adımları onu geriye götürüyordu. Ihlamur ağacının yanındaki evde doğmuştu. Dallarını gökyüzüne doğru uzatan ağaç, rengi atmış köhne evlerin ortasında sokağın tek hâkimi gibiydi. Geceleri onun perdeye düşen görüntüsü önce duvara yansır oradan da yatağına ulaşırdı. Tüy kadar hafif dalları ile onu çekip alır, çiçekli yapraklarının arasına özenle yerleştirirdi. Bir zamanlar sığınağı, dostu olan bu ağaç yeniden kucak açacak mıydı ona?
Biraz korku biraz da kaygıyla eve yaklaştı. Kapının önünde derin bir soluk aldı. Gitmek kolaydı. Dönmek; zor ve yıkıcı. Zili çaldı. Kapıyı açan annesinin yüzünde şaşkınlık ve heyecan aradı, bulamadı. Birbirine yabancı iki kişiydiler sanki. Annesinin gözü valize kaydı ama konuşmadı. İçeri girmesi için kenara çekildi. “Bu iyiye işaret” diye düşündü.
Valizi elinde, annesinin arkasından ilerleyip odaya girdi. Babası masanın üzerine yaydığı yapboz ile meşguldü. Sanki bu saatte gelenin kim olduğunu biliyormuş gibi kıpırdamadı. Başka bir zamanda kaybolmuştu. Masanın başında yapbozu tamamlamaya çalışan koyu bir gölge gibiydi.
Tavandaki ampulden süzülen ışık eşyaların üzerinde şeffaf/saydam bir iz bırakıyor, oradan annesinin saçlarına yansıyordu. Evin içindeki gergin hava herkesin yüzüne ciddi bir ifade veriyor, kimse konuşmaya yanaşmıyordu. Oysa günlerdir içinde biriktirdiği kelimeler odanın bu ağır havasını değiştirsin; babasının dudaklarına küçük bir hareket, annesinin solgun yüzüne bir renk bıraksın istiyordu. O anda uzun süredir hissettiği kayıp zamanın acıları, pişmanlıkları bir tokat gibi yüzüne çarptı.
Annesi mutfağa gidip çay koydu. Bardakları sehpaya bırakırken yüzüne bakmadı. Boğazında düğümlenen kelimeler, dudakları arasındaki boşlukta bir süre bekledi; teşekkür etmek istedi, vazgeçti. Çiçekli güneşliğin arasından sızan ay ışığı halıdaki lekeyi aydınlatıyordu. Leke, odadaki tüm eşyaları yutacak kadar büyük bir kara deliğe dönüşüyor, en son onu da içine çekiyordu.
Babası bardağına dokunmamıştı. Çayın buharı soluk bir iz bırakarak havaya karışıyordu. Sessizlik bardağın içindeki çay gibi görünürdü. İnsan bazen hayatını değiştirecek küçük hareketleri yapamıyor, yapacak cesareti bulamıyordu. “Belki o gün gitmesem, her şey farklı olacaktı” diye düşündü. Zamanın teninde açtığı izler canını yakıyor, dokundukça daha derine iniyordu.
Bir an yanlışlıkla eli çay bardağına çarptı. Bardak büyük bir gürültüyle kırıldı. Annesi telaşla yerleri silerken babası cam kırıklarını toplamaya çalıştı. Halıdaki leke genişleyip çay ile birleştiğinde valizini açtı ve yıllardır biriktirdiği kelimeler, söylenmemiş sözler, yarım kalmış cümleler, pişmanlıklar, hatalar etrafa saçıldı;
“Bir düş gördüm,” diye başladı söze.
“kapının önündeyim
ellerim soğuk
içim ateş
kapı kilitli
anahtar cebimde
duvarda gölgeler
beni izler
bir ışık
kapının altından
içeri süzülen
eğildi başım,
döküldü anılar
günler geçip gitti
anahtar cebimde
kırık ve soğuk
ben küçüldükçe
uzadı gölgeler
zaman
içime akar, gürültüyle
bir ses
beni çağırır
sustum, saklandım
çünkü biliyorum
konuşursam buradan çıkamam
sonra uyandım
açıktı kapı
anahtar da üstünde
anladım,
kapıyı kapattığım gün
dışarıda kaldığımı
anladım
aramıza açtığım bu uçurum
derin ve tozlu
kirlendi ellerim
tutunduğum umutlar gitti önce,
sonra tanıdık bütün yüzler
kayboldu,
sesler ve kokular da,
yalnızlık
ıslak ve kırılgan
anladım
bazı evlerden gidilmez,
bir süreliğine uzaklaşılır.”
Bir nehir gibi akıp gitmişti kelimeler dudaklarından. Rahatlamıştı. Babası yapbozun son parçasını da yerleştirdi, başını kaldırıp gülümsedi ve “Bitti,” dedi. “Artık uyandın.”
Geçmiş, kapatıldığı soğuk ve karanlık dehlizden çıkmış, yeniden başlamamız için elini uzatmıştı. Annesinin yüzüne baktı ve orada ilk kez kendi yüzünü gördüğünde anladı; yaşanan ayrılık kayıp değil, bir uyanıştı. Başını annesinin dizlerine koyup uzun uzun sustu.


