Pelin Süalp
“Bütün Yer ve Gök’ün iyi liderlerle yönetilen insanları, Enlil huzurunda tek bir lisan ile konuşabilecekler…” [1]
Binlerce yıl önce, kil bir tablete kazınmış bu cümle insanlığın en eski arzularından birini taşır. Tek bir dil. Tek bir hakikat. Uruk kralı Enmerkar’ın hayali insanların aynı dili konuştuğu bir dünya değildir. Daha basit, daha tanıdık bir istektir.
Herkesin onun hakikatini konuştuğu bir dünya.
Herkes aynı şeyi görsün, aynı şeyi anlasın, aynı kelimelerle konuşsun… Bu tek tipleştirme arzusu, her çağda farklı bir maskeyle sahneye çıkar. Bazen bir kralın fermanında, bazen katı bir ideolojinin manifestosunda, bazen de evrensel doğruyu bulduğunu iddia eden bir inanç sisteminde. Ve her seferinde bu istek kendini ortak bir gerçeğe ulaşma çabası olarak sunar.
Bu hayal dilin hakikate doğrudan ulaşabildiği varsayımı üzerine kuruludur. Sanki kelimeler dünyayı kusursuz bir şekilde yakalayabilirmiş gibi. Eğer herkes aynı sözcükleri kullanırsa belki de gerçeğin üzerindeki sis dağılacaktır.
Ama dil hiçbir zaman bu kadar itaatkâr olmamıştır.
Aratta’nın kralı, Enmerkar’ın mesajını okuduğunda öfkeyle kaşlarını çatar. Anlamadığı için mi? Hayır. O da tıpkı Enmerkar gibi, İnana’nın kendi tarafında olduğuna inanmaktadır.
Aynı kelimeler, iki rakip kral. İki ayrı hakikat. Öfke, yanlış anlamadan değil, anlamların çarpışmasından doğar.
Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus’ta, dilin dünyayı resmettiğini savunuyordu. Doğru kurulmuş bir dil, gerçekliğin yapısını yansıtabilirdi. Ama Wittgenstein bu inancı kendi eliyle yıktı. Felsefi Soruşturmalar’da, kelimelerin anlamını kavramak için sözlüğe değil, onu kullanan insanlara bakmak gerektiğini savundu. Ona göre anlam, dil oyunlarının içinde şekilleniyor; ve oyunlar, topluluktan topluluğa, bağlamdan bağlama, çağdan çağa değişiyordu. [2]
Peki eğer anlam dil oyunlarının içindeyse, o zaman hangi oyunun oynandığına kim karar verir?
Böyle bakıldığında hakikat ile hile arasındaki sınır dilin tam içinde tanımlanır. Bugün dijital çağda insanlık, Enmerkar’ın düşüne hiç olmadığı kadar yakın. Algoritmalar dünyayı ortak bir sözlüğe, ortak görüntülere, ortak tepkilere doğru itiyor. Ama bu dönüşüm bizi gerçeklere yaklaştırmadı; yalnızca hangi seslerin daha çok duyulacağına karar veren yeni bir düzen kuruldu.
Enmerkar’ın arzusu bu yüzden hakikatin değil, düzenin duasıdır. Tek bir lisan tek bir gerçek anlamına gelmez; hangi anlamların dolaşıma gireceğine, hangilerinin kenarda kalacağına karar veren bir iktidar düzenlemesi anlamına gelir.
Bugün bu kararı bir kral değil, görünmez bir mekanizma veriyor ve artık gerçeğin ne olduğu değil; gerçeğin önemli olup olmadığı tartışılıyor.
Hakikat ise kurulan bu düzenden uzakta, daha gürültülü, daha çoğul ve daha belirsiz bir yerde yaşayabilir ancak. Belki de sadece kil tabletlerin üzerinde.
[1] Sümer Kral Destanları, Sümerce Aslından Çeviren: Selim F.Adalı, Ali T.Görgü. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları
[2] Tractatus Logico-Philosophicus, Ludwig Wittgenstein, Metis Yayınları
[2] Felsefi Soruşturmalar, Ludwig Wittgenstein, Totem Yayıncılık

Pelin Süalp, yazılarını, kendini anlatmaya başlamış bir dünyanın artıklarıyla kurar. Hareketini yitirmiş imgeler, yarım kalmış düşünceler ve konuşmayı sürdürmeyen sesler etrafında dolaşır. Viyana’da yaşar. Şiiri sever; daha çok okur, bazen susar.

