Güzin Arar
Küfreder gibi çalıyor saatin alarmı. 5.55’e kuruyorum ki beş dakika daha uyuyayım.
Kendimi kandırmaktan başka bir şey değil. Ha 5.55, ha 6; ne fark eder? İkisi de karganın henüz kahvaltı yapmadığı kör karanlıklar. Saatin yanında dün gece yaptığım ‘yapılacaklar’ listesi. Bakmak istemesem de her uyanışımda kendini gözüme sokmayı başaran listeler! Liste dışında yaptıklarım listedekilerden daima çok. Yapacaklarımı değil de yaptıklarımı yazmalıyım diye düşünürken “Yaptıklarımız yapacaklarımızın teminatıdır” hamaseti istemsiz çınlıyor yatakta. Akın’la göz göze geliyoruz.
“Sen iyi misin, rüya mı gördün?” diyor, bakışları endişeli.
“Hayır, listeyi gördüm,” diyorum yataktan doğrulurken; anlamıyor.
“Neyse, kalk istersen, çocukların servisi gelecek.”
Biri size, zaten yapmakta olduğunuz bir şeyi yapmanızı söylediğinde kafasına sandalye geçirmek istiyor musunuz?
Listenin başına, “Alışveriş listesi yapılacak” yazmışım. Liste içinde liste. Katman katman canına yandığımın listeleri. Aynı hayatım gibi. “Bir ben vardır bende, benden içeri” miydi o söz? Tabii bu durumlar için söylememiş Yunus Emre bunu. Onunki daha derin anlamlar taşıyor. Bense derinleşemeyecek kadar meşgulüm. Böyle, yüzeyde akıp gidiyorum; dümensiz, frensiz.
Her yıl ideal kadın listesine ikişer üçer bir şeyler mi ekliyor birileri? Şunun şurasında birkaç yıl öncesine kadar yaygara koparıyorduk, erkekler yatakta fahişe, mutfakta şef, evde dilsiz hanımefendi istiyorlar diye. Meğer çerezmiş bunlar. Hepsine beşer onar alt başlık açmışlar maşallah da biz bunları ne ara içselleştirdik; işte o kısmı derin mevzu. “Caaan, beş dakikaya sofra hazır, acele et biraz oğlum!”
Listenin ikinci maddesine, “Akşam yemeği listesi yap” yazmışım. Matruşka listelere devam! Kahvaltıyı hazırlarken onun da görünmeyen alt başlıkları resmi geçide başlıyor: Sağlıklı yemek için buharda pişir, yeşillikleri önce sirkeli suda, sonra karbonatta beklet; maazallah pestisit falan… Akın’ın keyfi olursa salatayı yapar ama ellerinin kokmasını istemediği için sarımsakları sen kes, pilavda greçka da kullan ki gluteni az olsun ama et suyunu da unutma; çocukların gelişimi için protein şart. Akşam damacana siparişi ver, kombi su akıtıyor; arıza kaydı için ara, çocukların kırtasiye-kitaplarını ve faturaları öde. Gün içerisinde kızın öğretmenlerinden görüşme randevusu al. 23 Nisan gezisi için oğlana izin kağıdını imzalamayı unutma. Enstitü’nün istediği raporu tamamla ve bugün gönder. On dakika da olsa salonun ortasında gerinme ve plunk yap, plunk önemli!.. Çocukları okuldan al, piyano dersine götür; okuyacaklarını da yanına al. Yarım saat dijital gazeteye göz at, gündemi takip et. Banu’nun doğum günü, çiçek gönder. Bugün beyazları yıka, kurut. Kızın iki gün sonra matematik sınavı var, ders çalıştır… Akşam yemeğinden buraya nasıl geldim?
“Annem bişey diicem.” (Bilge hep böyle seslenir bana.)
“Söyle pamuk şekerim.”
“Benim proje ödevimi öğretmen çok beğendi, herkese gösterdi. Sen daha önce heykelci miydin?”
“Hahaha, yok kuzum, ne olduysam sonradan oldum.”
Sadece heykelci değil her şey olacaksın, üstelik de her şeyin en iyisi olacaksın. İyi anne, iyi aşçı, iyi muhasebeci, iyi öğretmen, moda ikonu, bakım kraliçesi; ha, bir de küçük ev aletleri tamircisi. Bütün bunları olurken de entelektüel, sosyal, enerjik, sinirlerin alınmış gibi güleç, sevecen kalacaksın. Sonra, bir an gelip de derin bir “Off” çektiğinde, birinin “Ama ben sana çok yardım ediyorum, ne bu şimdi?” kontratağına karşı defansa girişmek isterken enerjin tükenecek, hiç de entelektüel olmayan “Ya, bi git işine”yle konuyu kapatacaksın.
“Nasıl yani, heykelciden başka şeyler de mi oldun?”
“Evet minnoşum, anne oldum mesela. Neyse bu konuyu akşama konuşalım mı, servis ikinizi de bırakıp gidecek vallahi.”
“Çocuklar bindi mi?”
“Evet, şimdi kalktı servis”
“Hadi sana kahve yapayım. Eee, ‘sağol kocacığım’ yok mu?”
Listedeki en önemli maddeyi unuttum, sürekli ego okşayacaksın.
“Sağol kocacığım”
Kahvemi içerken sosyal medyaya göz gezdiriyorum. Beynimi biraz boşaltmak için dünyanın en boş işi iyi geliyor. Kimsenin yargılamasına izin vermem, laf edene çakarım lafı. Bu kutsal an kısa sürüyor. Dünyanın en hızlı duşunu alıp giyiniyorum. Listede olmayıp yapmam gereken birkaç iş için çıkmam lazım. Akın benden sonra işine gidecek. Hızlıca ayakkabılarımı giyip çantamı alıyorum. O da ne! Kargo’ya vereceğim dosya içeride kaldı.
“Akın yaa, ayakkabılarımı giydim, salondan mavi dosyayı verir misin?”
“Ne dedin? Tuvaletteyim, duymuyorum.”
Eyvah, kırk beş dakika iptal! Ayakkabılarımı çıkarıp salondan dosyayı alıyorum. Tekrar ayakkabılarımı ayağıma geçirdim ve işte, çıktım evden.
Asansörü beklerken kafamın içi çarpışan arabalar pisti, listedeki her şey birbirini teğet geçiyor. Kapı açılıyor, biniyorum. On ikinci katta oturan Ahmet Bey’le selamlaşıyoruz. Yedi yaşındaki kızına da göz kırpıp başını okşuyorum.
“N’aber Elif’ciğim?” Soruma gülümseyerek cevap veriyor. Altıncı kata geldiğimizde Elif’in kargoyu tutan ellerime sabitlendiğini fark edince onun bakışlarını takip edip ellerime ulaşıyorum. Yok artık! Bir elimin tırnakları bordo ojeli, diğer elim ojesiz.
Çıkışa kadar Elif bir şey sormasın diye dua ederken “Hande Teyze, niye sadece bir eline oje sürdün?”ü patlatıyor.
“Aman be kızım, bir şeyi de görmeyin zamane bebeleri,” diye içimden söylenirken Ahmet Bey’e ve Elif’e bir açıklama yapmam gerektiğinin farkındayım. Çeşitli alternatifler geçiyor aklımdan.
“İnsanların dikkatini ölçmek için bir sosyal deney yapıyorum,” diyebilirim mesela, havalı da olur. Yok, çok zorlama. Vazgeçiyorum.
“Yeni bir moda akımı,” diyip konuyu kestirsem. Cık! Bu da inandırıcı değil. Zemin kattayız, asansör açılıyor. Fırlıyorum. Kapıdan çıkarken arkama dönüp bağırıyorum: “Liste Elif’ciğim, liste yüzünden!”


