Melis Melek
28 Nisan 2023.
Gare du Nord’dan çıktığımda burnuma gelen ilk koku kruvasan değildi. Havada asılı kalan keskin, tanıdık koku var; biber gazı ve ıslak asfalt.
1 Mayıs’a iki gün kala Paris, kartpostallarda gördüğümüz o sakin ve ölçülü güzelliğinden sıyrılmış. Şehir, başka bir yüzünü gösteriyordu; gergin, hareketli ve hazır.
Bu sayının temasının “itaat ve isyan” olduğunu öğrendiğimde aklıma gelen hemen bu oldu… Çünkü isyanı, hele de bir ucunda itaat duruyorsa en iyi anlatan şehirlerden biri Paris olmalı. Roma dönemindeki adıyla Lutèce, halk arasındaki adıyla Paname… Modanin başkenti. Aşk ve aşıkların şehri. Aydınlanma çağında parlayan sokakları ile ’ışık şehir’’ (La Ville Lumière) olarak anılan Paris, aynı zamanda yüzyıllar boyunca mutlakiyet ile devrim arasında gidip gelmiş bir şehir.
Kesinle bu şehirde taşların altında yalnızca tarih yok; iki ayrı ruh yaşıyor olmalı. Biri boyun eğen, diğeri karşı çıkan.
İtaatin Görkemi: Düzenin Estetiği
Şehrin bu gergin hâlinden birkaç saat sonra, sabahın erken saatlerinde bambaşka bir Paris’le karşılaşıyorum. Champs-Élysées üzerinde yürürken, az önce hissettiğim o kaotik atmosfer sanki hiç var olmamış gibi. Sokaklar temiz, vitrinler kusursuz, insanlar ritmik bir akış içinde. Paris, bir anda yeniden “itaat eden” bir şehre dönüşüyor.
Bu düzen tesadüf değil. 19. yüzyılda Georges-Eugène Haussmann tarafından yeniden tasarlanan geniş bulvarlar, yalnızca estetik bir şehir planı değil; aynı zamanda kontrolün mimarisi. Dar sokakların yerini alan bu açıklık, barikat kurmayı zorlaştırmak için düşünülmüş. Yani bu şehir, isyanı bile hesap ederek inşa edilmiş. Kafeler aynı hizaya dizilmiş. Sandalyeler ölçülü. Trafik ışıkları, insanlar, vitrinler… Her şey olması gerektiği yerde. Bu düzenin içinde yürürken insan kendini güvende hissediyor ama aynı zamanda fark etmeden bu ritme uyum sağlıyor.
Belki de modern itaat tam olarak böyle bir şey: Görünmez, sessiz ve gönüllü.
Çatlak: İsyanın Sızdığı Yerler
Ama bu düzen uzun sürmüyor.
Öğleden sonra Place de la République ve Belleville hattına doğru ilerlediğimde, şehrin yüzü yeniden değişiyor. Metro hatlarının bir kısmının “güvenlik önlemleri” nedeniyle kapatıldığı anons ediliyor. Polis sayısı artmış. Bazı sokakların girişine çoktan bariyerler yerleştirilmiş. Sanki şehrin altında bir şey kaynıyor.
Bir duvarda henüz yeni yazılmış bir cümle görüyorum:
“L’obéissance est une mort lente.”
(İtaat yavaş bir ölümdür.)
Paris’te isyan her zaman büyük patlamalarla başlamıyor. Bazen bir yazıyla, bir kapatılan sokakla, bir anonsla kendini hissettiriyor.
Sanatın İçinde İsyan: Louvre
Ertesi gün yolum Musée du Louvre’a düşüyor. Bir zamanlar kraliyet sarayı olan bu yapı, Fransız Devrimi sonrasında halkın müzesine dönüşmüş. Bu dönüşüm bile başlı başına bir kırılma: iktidarın mekânı, kamusal bir alana evrilmiş. Müzenin içinde dolaşırken, sanatın da itaat ve isyan arasında nasıl konumlandığını görmek mümkün:
Mona Lisa; sessiz ama çözülemeyen bir ifade.
Liberty Leading the People; barikatların üzerinden yürüyen bir figür; isyanın en görünür hâli.
The Raft of the Medusa; devletin ihmali karşısında hayatta kalmaya çalışan insanların dramı.
Burada sanat yalnızca estetik değil; aynı zamanda bir hatırlatma biçimi.
Düşüncenin Paris’i: Sokaktan Zihne
Paris’i anlamak için sadece sokaklara bakmak yetmiyor; metinlere de bakmak gerekiyor. Les Misérables, bu şehrin sokaklarında dolaşan bir isyan hikâyesi. Victor Hugo, Jean Valjean üzerinden merhametin, Javert üzerinden ise kör itaatin sınırlarını çiziyor.
Diğer tarafta L’Homme Révolté var. Albert Camus, isyanı yalnızca bir eylem değil, bir bilinç hâli olarak tanımlar: “Başkaldırıyorum, öyleyse varız.”
Bana göre Hugo, isyanın sokaktaki hâlini anlatır. Camus ise zihindeki.
Son Not: İki Ruhlu Bir Şehir
Akşam saatlerinde Seine Nehri kıyısında otururken, bir tarafta protest müzik çalan gençleri, diğer tarafta sessiz lüks otelleri izliyorum.
Aynı şehirde iki ayrı sahne. Aynı anda hem itaat hem isyan.
Paris’ten ayrılırken şunu anlıyorum: Bir şehri şehir yapan şey sadece düzen değildir. Ama sadece kaos da değildir. Paris, estetiğini itaate; canlılığını ise isyana borçlu. Burada isyan bir yıkım değil, bir hatırlatma biçimi. İtaat ise bu sahnenin ayakta kalmasını sağlayan görünmez düzen.
Ve belki de bu yüzden, bu şehirde isyan bile estetik yaşanıyor.


