Melek Toksoy
O sabah içimde nedensiz bir sıkıntıyla uyandım. Yavaş yavaş kalktım, kahvemi hazırlayıp dışarı çıktım. Yoldan jandarmanın geçtiğini, yaklaşık yüz elli metre ilerde durduğunu fark ettim. Jeolojik durumdan oradan bana pek ses akmaz ama bir şeylerin ters gitmekte olduğu aşikârdı, karayolundan bağlanan bu tali yol genelde transit akışta seyrederdi. Kararsızdım ama çoktan ayaklarım o tarafa yürümeye başlamıştı. Bu arada telefonum çaldı; komşumdu arayan, Ponçik motorun peşinden koşturmuş, sürücüsü gaza yüklenmiş ve duvara çarpmış. Tam bunları anlatıyorken ambulans tali yoldan yaklaştı, aynı noktada durmuştu bile. Konuşmalar duyuyordum yaklaştıkça, bu arada baba olduğu belli bir adam dümdüz hakaret ve beddualarla bağırıyor ardından tehditlerini savuruyordu.
Jandarma beni görünce “Geri gidin, yaklaşmayın,” dedi. Şaşırdım, ısrarcıydı çünkü.
Kazazede genç bir kızdı, oturuyordu, çenesi kan içindeydi, kaskı elinde, hemşirelerin eşliğinde kalktı topallayarak ambulansa bindi, gittiler.
Ardından yaşlı ama son derece çığırtkan bir kadın elinde sopasıyla; köpeği besleyen ailelere “Çocukları inşallah g……n” şeklinde beddualar savurdu. “O köpek buradan gidecek, başınız çok yanacak,” diye kendinden emin tekrarladı durdu kadın.
Köpeği besleyenler ise sahnede görünmüyorlardı. Köpek, Ponçik… Acıyla kederlendim, panikle koştum o evlere doğru. Düşüncelerim de beraber…
Altı yıl önce doğmuştu Ponçik, ataları da buradanmış, diye anlatırlardı. Ben daha sonra tanımıştım onu. Havladığını hiç duymadım. Geceleri artık merkeze kadar dolanan domuzları beklerdi, beslendiği evlerin güvenliğini sağlardı. Hizmet etmese zaten kimse kolay kolay beslemez sahipsiz canları. Varsa yoksa doğup büyüdüğü yerde belki bir altı yıl daha sakin yaşamaktı niyeti Ponçik’in. İnsanlara asla havlamazdı, kimseyle derdi yoktu, dibine kadar yaklaşabilirdiniz yani. Tek eğlencesi zaman zaman motor ya da araba görürse, peşinden koşturup birkaç metre sonra alanına dönmekti. Bazen bize kadar gelse de bahçeme hiç girmedi. Ben de onu korumam altına almış, orada yaşasın, tedavi gerektiğinde aracı olacağıma söz vermiş ve uygulamıştım da.
“Çip taktırın,” dedim, yapmadılar.
Kaza hakkında ahırında saklanıp sonra ortaya çıkan, beni arayan komşumdan daha detaylı bilgi aldım. Motor pertmiş, “Kızın durumu iyi görünüyordu,” dediler. Ponçik ortalarda görünmüyordu. Komşum; “Hız vardır, neden trafik gelmedi ki?” diye ekledi.
Onu dinlerken kafamda kuş sürüsü misali düşünceler daireler çizerek, köşelerde kesişerek uçuşuyor… Bu dünyayı başka canlılarla paylaşıyorsak onlarla nasıl yaşayabileceğimizi de öğrenmemiz gerekiyor. Keşke… Sosyal medyada, hatta sabah-akşam TV haberlerinde sokak köpeklerinden korkanlara nasıl davranmaları gerektiğini anlatılsa mesela; kısacık videolar yeterdi, bu yaşananlar en aza indirgenebilirdi. Tabii kısırlaştırılma telkinleri de yapılmalıydı. Şu an konumuz değil ama bu dahil her şeyi çok yazdım haber kanallarına, ilgi görmedi…
Mesela motosiklet kullanıcılarına öncelikle ara sokaklarda yavaşlamaları telkin edilse; panikle zaten hız varken motora yüklenmenin motoru boğup kazalara neden olacağı anlatılsa… Tekme ya da sopa sallamamaları özellikle öğretilse… Sopaya tepkisel olarak ağzını açan hayvanın, o hızla iradesi dışında bacağınıza dokunma ihtimalinden söz edilse… Tepki vermeden yavaş geçen biriyle zaten ilgilenmez hiçbir canlı. Tabii büyük şehirlerde düzensiz mama sunumlarıyla yüksek enerjiyle beslenen, grup halinde yaşayanları kastetmiyorum…
Hem sokak aralarında hıza yüklenmek diğer canlar için de tehlikeli; çocuklar, tavuklar, kediler için de…
“Peki,” dedim. “Ne olacak şimdi?”
Kadın “Köpeğimizi kimseye harcatmayız,” derken, “Onların derdi şu yola hız azaltıcı tümsek koyduk ya o galiba, tam bilmiyorum,” gibi bir şeyler geveledi.
Bir saate kalmadı belediye yetkilileri köpeği almaya gelmişlerdi. Köpecik yok ortada. “Saklamayın, suçtur, başınız çok ağrır,” dedi onlar da.
“Saklamayız,” dedik ama sorduk: “Kaza süreci hakkında bilgi alabilir miyiz?”
“Bilmiyoruz ama genç kızın durumu ağırmış,” dediler, gittiler.
Çaresiz köpeciği teslim edeceğiz, bulunca. Ama kaza nedeni yüzde yüz köpek mi, sürüş seyri ile ehliyet – hız var mı detayları hakkında hiç bilgilendirilmemek acıttı. Tabii geç gelen soru; “O köpek, bu köpek mi?”
Suçlandı ama ispatı da yoktu! Kamera yoktu, genç kız dışında şahit yoktu, dedektif yoktu. “Suçlu buymuş,” dediler sadece.
Akşamına köpecik döndü alanına. Mecbur haber verdik. Kazazede genç kız için son derece üzgünüz, dualar ediyoruz. Ertesi sabah 09.00’da geldiler. Aldılar götürdüler, özgürlük tasması çıkarıldı…
Bir yandan köy kaynıyor. Kimileri diyor ki “Genç kızın durumu çok ağırmış! Ailesi belediyeye çıkmış, işin peşini bırakmayacaklarmış!”
Kimileri de diyor ki “Kazazede gayet iyiymiş, etrafı kandırıyorlar…” Herkes farklı bir şey anlatıyor.
Hannah Arendt’in “Kötülüğün Sıradanlığı” dediği şey tam da buydu belki de. Kimse doğrudan kötü niyetli değildi; jandarma, belediye görevlileri… Ama olayın tüm ayrıntıları gerçekten biliniyor muydu? Kimse bunu sorgulamıyordu? Kimse derinlemesine düşünmüyor, sorgulamıyor; herkes kendilerine verilen bürokratik ya da toplumsal rolleri uygularken; bu aile(ler) gibi bir çok insan haklı çıkmak ve kazanmak adına dipsiz bir hırsla çoktan suçluyu bulmuş, yargılamış, cezalandırılmasını istiyorlardı.
Öyle ya sistem bir suçlu istiyordu; ailenin hırsı ve sistemin bu sıradan işleyişi birleştiğinde, Ponçik’in özgürlüğünü elinden almaya fazlasıyla yetmişti. Tabii yeni kanunlar cabası…
Gerilim yükseldi, moraller sıfır. Hem kıza üzülüyorum hem de köpeğe.
Arthur Schopenhauer, adaletin ve ahlakın yegâne temelinin “merhamet” olduğunu söyler. İnsanın, diğer canlıların acısını kendi acısı gibi hissetmesini gerçek bilgelik sayar. Acı çeken ve korkan bir genç kız ile haksızlığa uğrayan bir köpek arasında ayrım yapmadan, her ikisinin de sızısını aynı anda içimde hissetmek, beni bu öfkeli kalabalıktan ayıran tek şeydi o an.
Bir hafta sonra gelen haberler ise “Kız eve çıkmış dolaşıyormuş sokakta. Bacağının sargısı haftasına açılmış,” diyorlar. Şükür… Ama bir yandan “Yalandan sargılı dolaşmış, ameliyat olmamış” diyenler de var. Genç kızın sağlık durumuyla ilgili neden kuşku uyandırıcı haberler dolaşıyor?
Aklımda delice sorular, kalbim ağrıyor.
Tüm bu iddialar havada dolanırken; unutulan, barınağa gönderilen masumiyeti ile bilinen bir canlıya “tek suçlu o” denilince, herkes susunca konu çözülmüş müydü? Daha da mühimi; neden bunca yıl hizmetini, sevgisini kullandıkları köpeği gidip resmi olarak sahiplenmiyor mahalleli, neden onun için savaşmıyorlar? Neden benden başkası düşünmüyor bunları. Neden yalnız bırakılıyorum bu konuda?
Nietzsche haklıydı; ‘sürü’ tehlike anında hemen bir kurban, bir günah keçisi arar.
Güç karşısında sinen, sorumluluk almaktan korkan o sürü insanları, hınçlarını ve korkularını hiçbir savunması olmayan bir canlıdan çıkardılar. Motoru kullananın ehliyetinden tedavi sürecine kadar onca polemik yapılıyorken, kimse bir canlının haklarından söz etmiyordu. Yıllarca Ponçik’in varlığından konfor devşirenler bile, ilk krizde susmuşlardı. Savrulan tehditlerinden korkmuş olsalar bile, bu bir nevi “feda etmek” değil miydi?
İnsanların iki yüzlülüğü tiksinti verici, bunu düşündükçe midem bulanıyor; zihnimin kuş sürüleri birbirine çarpıyor acımasızca.
Jean-Paul Sartre’ın bahsettiği o varoluşsal “bulantı” tam olarak bu olmalı. İnsanın; çıkar üzerine kurulu sahte ahlakı, ikiyüzlülüğü ve herkesin kendi köşesine çekilip gerçeğe gözünü yumduğu o çiğ gerçekliği fark ettiğin an içini kaplayan o derin tiksinti… Hislerim tam da böyleydi.
Kalktım bağış yaptım. Zaman kazanmalıydım, düşünmeliydim. “Ne yapsak, barınağa bağış mı yapsak” diyorum, Ponçik’e o güne kadar bakan mahalleliye, tık yok. İki taraf hâlâ birbirine laf atıyor, bildik boş gürültüler… Haksız yere kafese atılan -hem de haksız yere şiddete eğilimli sıfatı yapıştırılan ama tamamen tersine kuzu gibi bir karakteri olan- can Ponçik’i kimse düşünmüyor bile…
Doğa, çocuklar, patili tüm dostlaradır tutkum; benim hayata bakışımın temeli. Albert Schweitzer’ın o köklü ilkesinde vurguladığı gibi: “Ben yaşamak isteyen bir yaşamım ve yaşamak isteyen diğer yaşamların arasındayım.”
Her canlının bu dünyaya gelme sebebi var. Sadece; birbirimize ve bu gezegeni paylaştığımız diğer canlara nasıl davranmayı bilsek, bilmeyene öğretebilsek yeterli… Sözde üstün olan insanoğlunun bilinci ne diyor bu işe? Her şey bir sınavsa, sınıfta kaldık…
Ve yazık oldu Ponçik efendiye…

Melek Toksoy, Antalya doğumlu. Ege Üniversitesi Fen Fakültesi’nde okudu. Turizm ve otelcilik alanından emekli oldu. Yaratıcı yazarlık atölyelerine katıldı; insanlar, hayvanlar, doğa her daim ilgisini çektiğinden, sandığından günlük ve karamalarını çıkartarak yazın hayatına başladı. Beş kolektif kitapta öyküleri yer aldı, çeşitli dergilerde yazıları yayımlandı.

