Sevin Bayrı
Sanatın en büyüleyici taraflarından biri, midemizi bulandıran bir konuyu gözümüzü kırpmadan izleyeceğimiz bir başyapıta dönüştürebilmesidir. Sanat her zaman ruhu yüceltmeye, gözü okşamaya ve bizi idealleştirilmiş bir güzellikle sarmalamaya çalışmıyor. Bizi en derin yerimizden sarsan, varlığımızı sorgulatan o asıl büyük hakikat, bakmaktan en çok korktuğumuz, kapısı kilitli tekinsiz odalarımızda saklı. Sanat gelip o odanın kapısını çalıyor.
Antik Yunan’dan beri estetik, çoğunlukla güzel olanla ilişkilendirilmiş, tiksinti ise sanatın dış çemberine itilmiştir. Aristoteles’in Poetika’da bahsettiği o eski sır geçerliliğini korur, gerçek hayatta gördüğümüzde bizi dehşete düşüren bir nesne, sanatta kusursuz bir taklit ve tutkuyla işlendiğinde, birden büyüleyici bir estetik hazzın kaynağına dönüşebilir. Böylece sanat salt bir kopyalama değil, insanı acıma ve korku gibi şiddetli duygulardan arındırarak ruhsal ve ahlaki dengeye ulaştıran, yaratıcı bir dönüştürme sürecine dönüşür.
Sanatın bu dönüştürücü gücünü Charles Baudelaire’in dizeleri ve Francis Bacon’ın fırçası üzerinden bakarsak; tiksintiyi bastırmak veya gizlemek yerine, onu insan tutkusunun en çıplak, en dürüst ve en sarsıcı formu olarak önümüze nasıl serdiklerini görebiliriz.
19. yüzyılın ortasında, burjuva ahlakının ve steril sanat anlayışının tam ortasına bir bomba gibi düşen Charles Baudelaire, Kötülük Çiçekleri’nde estetiğin yönünü yer altından yukarıya doğru değiştirir. Onun en radikal meydan okumalarından biri olan Leş (Une Charogne) şiiri, tam anlamıyla tiksintinin tutkulu bir kutlamasıdır. Şair, sevgilisiyle çıktığı güzel bir yaz sabahı yürüyüşünde, yol kenarında rastladığı, bacaklarını havaya dikmiş, böceklerin üşüştüğü, pis kokular yayan bir hayvan leşini anlatır.
Ancak Baudelaire bu çürümeyi öyle canlı, öyle ritmik ve şehvetli bir dille tasvir eder ki, okuyucu kokudan rahatsız olsa da şiirin estetik girdabına kapılmaktan kendini alamaz. Leş, şairin gözünde form değiştiren, adeta bir çiçeğin açışı gibi dalgalanan, doğanın yaratım döngüsüne dahil olan akışkan bir varlıktır. Yaşamın zirvesindeki şehvet ile ölümün dibindeki çürüme arasındaki tekinsiz bağ, şiirin sonunda sevgilisine döndüğü o sert ve tutkulu kehanetle mühürlenir:
Siz de bu pisliğin olursunuz bir eşi,
Bu kokuşmaların, iğrenç,
Gözlerimin yıldızı, ömrümün güneşi
Siz meleğim, tutkum, er geç!”
-Kötülük Çiçekleri, İş Bankası Yayınları, 2014-
Baudelaire için tutku, sadece pürüzsüz bir tende değil; o tenin altındaki kaçınılmaz sonun, yani çürümenin kendisindedir.
Baudelaire’in kelimelerle erittiği, sıvılaştırdığı insan formu, 20. yüzyılda Francis Bacon’ın tuvallerinde boyanın akışkanlığıyla yeniden çözülür. Bacon, insan figürlerini çığlık atarken, parça parça dağılırken, kapalı odalarda kendi beden sınırlarını zorlarken veya mezbahadaki ikiye bölünmüş et karkaslarıyla yan yana resmeder. Onun tabloları ilk bakışta izleyicide çiğ bir dehşet ve tiksinti uyandırır; bir yüzün yerinde duran morluklar, akmış boyalar ve deformasyon, insanı sarsar.
Ancak bu görüntünün arkasında nefret değil, neredeyse kutsal bir tutku yatar.
Bacon, mezbahalara gittiğinde etin renklerindeki o canlılığa, kırmızının ve beyazın parıltısına hayran kaldığını belirtir. Onun için insan, aslında acı çeken, arzulayan ve öleceğini bilen bir “et”ten fazlası değildir. Tuvallerinde boya, bir yaranın üzerinden akan kan kadar akışkan ve şehvetlidir. Figürleri bozarken, aslında onların üzerindeki toplumsal maskeleri yırtıp atar ve geriye kalan o çiğ, hayvani hakikati yakalamak ister.
Bacon’ın fırçasındaki tutku, formun dağılışını izlerken duyulan o mazoşist hazda saklıdır. Francis Bacon’un sanatı icra edişi, insan varoluşunun trajik, kaotik ve çoğu zaman rahatsız edici doğasını çıplak ve deforme biçimlerde yansıtma çabası üzerine kuruludur. Tablolarında çoğunlukla korku, acı, yalnızlık ve psikolojik dehşet gibi duyguları doğrudan izleyiciye geçiren yoğun tutkuyla oluşturulmuş imgelerle doludur.
Kristeva’ya göre iğrenç olan bir ceset, açık bir yara, çürüyen bir doku, ben ile öteki arasındaki sınırı tehdit eden şeydir. Bize temiz tutmaya çalıştığımız bedenimizin sınırlarının geçici olduğunu, bir gün bizim de bir “leşe” ya da “ete” dönüşeceğimizi hatırlatır.
Baudelaire’in şiiri veya Bacon’ın tablosu karşısında hissettiğimiz o tuhaf çekim, bastırılmış bir korkunun ve arzunun serbest kalmasıdır. Seyirci, toplumun üstünü titizlikle örttüğü bu kırılganlığı ve ölüm gerçeğini, sanatın güvenli mesafesinden izleme lüksüne erişir. Tiksindiğimiz şeye bakma arzumuz, aslında kendi varoluşumuzun en karanlık ve en gizli kısmıyla yüzleşme tutkusudur.
Baudelaire ve Bacon, tiksintiyi sadece bir reaksiyon olmaktan çıkarıp yüksek bir estetik kategoriye yükseltmişlerdir. Onlar, sanatı cici, uysal ve güzel olma zorunluluğundan kurtararak, çirkinin ve çiğ olanın içindeki o muazzam enerjiyi açığa çıkarmışlardır.
Sanat, bize hayatın sadece parıltılı yüzeyini değil; tüm yaralarını, çürümesini ve dağılışını göstererek en derin hakikati fısıldar. Nihayetinde, bu iki dâhinin gösterdiği gibi, gerçek tutku pürüzsüzlükte değil; tiksintinin o sarsıcı, tekinsiz ve insanı can evinden vuran estetiğinde ansızın kapımızı çalandır.

Sevin Bayrı, İşletme Fakültesi’nden mezun olup, üzerine sosyoloji okusa ve özel sektörde çalışan bir beyaz yakalı olsa da aslında hep sanata dolaşık yaşadı. İlk önce kitaplara aşık oldu, sonra tiyatroya. Resim ve fotoğraf sanatına sevdalı bir gezgin oldu. Dormen Akademi sahnesinde sahne tozuna bulandı. Yazmak ve okumak; ilk aşkını hiç terk etmedi. Bir seyahat blogunda metin editörlüğü yaptı, iki kollektif kitapta öyküleri yayımlandı. Halen yazıyor. Deliliğin sınırsız evreninin doğal sınırlarını ararken kelimelerden yol arayarak.

