EMİR GÜRDAMUR İLE ATEŞKES ÇADIRINDA SİLAH SESLERİ ÜZERİNE
Burak Soyer
“Her metin kendi okurunu arıyor; benim yapabileceğim şey de o arayışı mümkün olduğunca sahici kılmak.”

Emin Gürdamur’un son kitabı “Ateşkes Çadırında Silah Sesleri”, Ketebe Yayınları etiketiyle kısa süre önce okuyucuyla buluştu. Hayatında gördüğü, öğrendiği, hissettiği ne varsa hepsini kelimelere ve kitaplara borçlu olan akademisyen Aziz’in bir gün ani bir kararla yepyeni bir hayata başlamak için kelimeleri öldürmeye karar vermesinden sonra gelişen olayları anlatan “Ateşkes Çadırında Silah Sesleri”, bizde henüz filizlenme aşamasındaki nivola türünde bir eser. Gerek yazar gerek de okurlar açısından türün ülkemizdeki sayılı örnekleri arasında gösterebileceğimiz “Ateşkes Çadırında Silah Sesleri”yle ilgili yazar Emir Gürdamur’la konuştuk.
Nivola yazmadan önce nivola okumaya nasıl başladınız? Ne sizi nivolaya meylettirdi?
Nivola okumalarımın özel bir miladı yok. Okumalarımın arasına karışan ve nivola diyebileceğimiz kitaplar okudum elbette. Unamuno’nun “Sis”inden Arthur Schnitzler’in “Ölmek”ine varıncaya değin. Zaten nivola Unomuno’ya has bir kavramsallaştırma. Sonrasında o tarife hangi eserin girip hangisinin girmediğine dair pek bir ölçütümüz yok. Bu noktada ben hissiyat olarak, tıpkı Unamuno gibi kimseye sormadan bana nivolaymış gibi gelen kitapları o kategoride değerlendirdim, diyebilirim. İnanır mısınız bu sıralar Ahmet Mithat Efendi’nin öykü ve romanlarını okuyorum, metni de kurgunun bir parçası saymak bakımından onun da söz gelimi “Karı Koca Masalı” romanında ve diğer pek çok öyküsünde nivola denediğini söyleyebilirim. Beni bir nivola yazmaya bu okumalar mı sürükledi, bundan pek emin değilim. Uzun bir öykü yazmak istemiştim. Sonra süreç, Aykut Ertuğrul’la sohbetimiz filan derken metin nivolaya evrildi. Bunların tesadüf olmadığı kanaatindeyim. “Ateşkes Çadırında Silah Sesleri”nin kaderi böyleymiş diye olaylar böyle gelişti anlaşılan.
“Ateşkes Çadırında Silah Sesleri”, akademisyen Aziz’in “yeni bir ufka” yelken açmak için bütün dünyasının saydam duvarlarını oluşturan kelimeleri öldürmesini konu ediniyor. Nivola ekseninde ele aldığımızda, kitabın içeriğinin nivolayla kesişmesi bilinçli bir tercih miydi?
Son yıllarda öykülerimin bana rağmen, irademe rağmen uzamaya başladığını fark ediyordum. Acaba dergilerin sınırlandırıcı etkisini hesaba katmadan, doğrudan bir kitaba doğru yürüyen bir öykü yazsam ne olur diye merak ettim. Gerçi ben daima kısa öykünün gücüne ve gittikçe artan anlamına inanıyorum. Ama tek bir karakter etrafında uzun bir öykü yazmanın, aynı kahramanın kaderiyle birkaç yıl geçirmenin keyfi de başka tabii. Bu bir karardan ziyade öykünün etrafındaki sınırlarıkaldırmaktı benim için. Sonuçta doğan şeyden fevkalade memnun oldum. Benim nezdimde diğer kitaplarımdan ayrı, özel, dokunaklı bir yerde duruyor bu kitabın öyküsü.
Aziz’in bu kararı aslında onun için dünyasına bir yolculuğa çıkarıyor okuru. Ancak bu yolculuğun herkese göre olduğunu söylemek biraz zor zira Aziz’in içi de dışı da kelimelerden mürekkep. Dolayısıyla konuya biraz ilgi duyan okuru kendine çekmek gibi bir durum var. Burada risk aldığınızı düşünüyor musunuz?
Evet, haklısınız. Ama konuşurken de yazarken de mütemadiyen riskler alırız. Bunun bir hüner olup olmadığını bilmiyorum lakin bugüne kadar okuru, o nazlı güruhu, geniş kitleler olarak hayal etmedim hiç. Bir avuç insanın bir avuç insana yazdığı duygusu hâkim bende. Yakınmıyorum da bundan. Olsa olsa bu, yazarken daha dürüst olmamı sağlıyor. Herkesin anlayacağı, herkesin seveceği bir metin kurma telaşı taşımadığınızda, hikâyenin sizi götürdüğü yere kadar gitme cesareti buluyorsunuz. Aziz’in dünyası da biraz böyle bir dünya. Kelimelerle kurulmuş, kelimelerle düşünen, kelimelerle yaralanan bir karakter. Bunun bazı okurları dışarıda bırakabileceğinin farkındaydım. Fakat edebiyatın bazen kapıyı sonuna kadar açmak değil, içerideki sesin hakkını vermek olduğunu düşünüyorum. Neticede her metin kendi okurunu arıyor; benim yapabileceğim şey de o arayışı mümkün olduğunca sahici kılmak.

“Ateşkes Çadırında Silah Sesleri”nin inceleme yazısına “Madde mi ağırdır, mana mı?” başlığını atmıştım. Kitabın bu eksende döndüğüne katılır mısınız?
Güzel bir başlık doğrusu. Fakat kitabı yazarken zihnimdeki temel mesele madde ile mananın mücadelesinden çok hayat ile kelimeler arasındaki gerilimdi. İkisi de aynı kapıya çıkar. Aziz, dünyaya uzun yıllar kelimelerin ardından bakan bir karakter. İnsanları, aşkı, inancı, hatıraları ve hatta kendisini bile kitaplardan öğrendikleriyle tanıyor, biliyor. Bir bakıma hayatı doğrudan yaşamaktan çok onun yorumunu deneyimliyor. Seher’in ortaya çıkışıyla birlikte bu düzen bozuluyor. Çünkü bazı şeyler yoruma sığmaz, fazlasını talep eder. Kahraman, kelimelerin sağladığı emniyet ile hayatın çağrısı arasında kalıyor. Öykü boyunca öldürülen kelimeler, mezarcılar, kitaplar, hayaletler ve hatıralar hep bu çatışmanın, yani madde ile mana arasında kalan kahramanın içsel çatışmasının çıktısı aslında. Aziz’in trajedisi de burada gizli. Kelimeler sayesinde ayakta kalmış bir insanın, yine kelimeler marifetiyle kelimelerin kurduğu dünyadan çıkmaya çalışması kolay değil.
Okur nezdinde nasıl geri dönüşler aldınız? Türkiyeli okurlar nivolayı yeterince tanıyor mu?
Doğrusu beni şaşırtan geri dönüşler aldım. Çünkü bu kitabın okurdan belirli bir dikkat ve edebî tecrübe talep ettiğinin farkındaydım. Buna rağmen özellikle Aziz karakteri üzerinden aldığım tepkiler, beni çok mutlu etti. Kimi okurlar kelimelerle ve kadınlarla kurduğu sorunlu ilişkiyi tartışmaya açtı ki zaten bir yazar öyle ya da böyle eserinin tartışılmasını ister. En çok dikkatimi çeken şey ise okurların farklı katmanlara tutunması oldu; kimi hüzün kimi tutku kimi metafizik bir sorgulama yakaladı. Nivola meselesine gelince… Türkiye’de sadık ama dar bir okur çevresi tarafından bilindiğini düşünüyorum. Uzun öyküye ve romana ilgi duyanlar, özellikle Avrupa edebiyatını takip edenler bu kavrama yabancı değiller. Bununla birlikte Türk edebiyatında tür sınırlarını zorlayan, kurmacanın kendi kuruluş şartlarını sorguladığı, anlatının kendi üzerine düşündüğü metinlere ilginin giderek arttığını görüyoruz. Bunda yaşadığımız çağın da payı var sanırım. Dijital dünyanın içinde her gün onlarca kimlik, hikâye ve gerçeklik katmanıyla karşılaşıyoruz. Sosyal medya, yapay zekâ, sanal mecralar ve sürekli çoğalan anlatılar, gerçeğin nerede başlayıp kurmacanın nerede bittiği sorusunu eskisinden daha görünür hâle getirdi.

Burak Soyer
Gazeteciliğe 2005 yılında Radikal Gazetesi Kültür Sanat Servisi ve Kitap Eki’nde başladı. Şimdiye kadar Milliyet, Hürriyet, Hürriyet Kitap Sanat, BirGün, BirGün Pazar, BirGünKitap, Taraf, Cumhuriyet Pazar, T24, Gazete Duvar, sendika.org, solhaber.org’a, siyaset, edebiyat, müzik, sinema, tiyatro yazıları yazdı. Halen Gazete Pencere, Bianet, Gazete İkinci Yüzyıl ve OT dergisine kültür sanat, K24, Edebiyathaber.net, Oggito, Ne Okuyorum?, Ajandakolik, Mahal Dergi, Romanoku internet sitelerine de edebiyat yazıları yazıyor. 2017 yılında ilk kitabı Zıvana Doğan Kitap etiketiyle yayımlandı. Zıvana’nın devamı olanBuji de 2019 yılında aynı yayınevinden çıktı. Son romanı Ring ise, geçtiğimiz Eylül ayında Karakarga Yayınları etiketiyle okuyucuyla buluştu. 2015 yılında Anadolu Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun olan Burak Soyer, halen Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Sanat Tarihi bölümündeki eğitimine devam etmektedir.


