Pelin Süalp
İçimde küçük bir kıpırtı, “Buradan başka bir yere gidebilirsin,” diye fısıldıyor. Belli bir yeri işaret etmeyen, sadece burada kalmanın ağırlığını gösteren bir kıpırtı.
Yeni yılın ilk sabahında sesi daha yüksek. Herkes yeni başlangıçlardan söz ediyor; hedefler, listeler, kararlar havada uçuşuyor.
“Nereye gideceksin?” diye sorulduğunda, yeni bir iş, yeni bir şehir, hepsi bir süreliğine mümkün görünüyor.
Hatta yeni bir ben.
İçimde henüz kapısı açılmamış odalarda bu sorunun cevabını arıyorum. Yola çıkma isteği, o odaların varlığına duyduğum inançtan besleniyor.
1 Ocak’ın tuhaf tarafı şu: Sanki görünmez bir el, takvimin sayfasını “Şimdi sorularını yeniden sorabilirsin,” diye çeviriyor. Geçen yıldan üstü örtülmüş cümleler, sabahın erken saatlerinde içimde yeniden dolaşmaya çıkıyorlar. Perdeden sızan soluk ışık, mutfaktan gelen bardak sesleri, telefona düşen kutlama mesajları… Hepsi aynı soruyu farklı tonlarla tekrarlıyor:
“Bu hayatı böyle yaşamaya razı mısın?”
Yeni yılın bu tanımsız eşiğinde, takvimin henüz adlandıramadığı bir şey için içimde yer açıyorum. Geçmiş yılın muhasebesi ile gelecek yıla yönelik dilekler, bu yerin etrafında dolanıyor. Sanki zaman kendi gövdesinden çekilmiş de geriye sadece bekleyişin ince bir zarı kalmış. Bu yarı saydam zar, içinden geçen olasılıkları gösteriyor ama hiçbirine karar veremiyorum. Khôra hiçbir biçimi sahiplenmeden, her forma yer açıyor; üçüncü bir hâl gibi. Bekleyiş de buna benzer bir tarafsızlık taşıyor; ona tahammül ediyorum. Zamanın aktığı ama anlamın askıda kaldığı bu eşik, mümkün olanın alanı olarak yerini koruyor.
“Neyi bekliyorsun?” sorusuna verdiğim cevaplar hep eksik.
Belki bir mesajı, bir haberi, bir yüzü, bir başlangıcı… Aslında bütün bunların altında, hayatın başka bir biçime kavuşma ihtimali yatıyor.
Gelen ya da gelmesini istediğim şey, hiçbir zaman yalnızca kendisi değil. Bir şeyi beklerken ‘olacaktır’ ya da ‘olmayacaktır’ diye zihnimde kurduğum tüm ihtimaller askıya alınıyor. Düşüncelerimin içindeki bağlantılar gevşek, neden-sonuç zincirleri bir anlığına boşluğa yuvarlanmış; anlam kendi ağırlığını çoktan kaybetmiş.
Geride sadece bir eşik…
Zamanın aktığı ama benim ona dair herhangi bir sonuç üretemediğim bir eşik.
Neyi tam olarak aradığımı bilmeden, yeni bir odanın kapısını aralıyorum. İçeriden daha önce duymadığım bir ses geliyor.
“Seçtiğin bu hayatı, içinde kıpırdanan bütün o başka hayatlara rağmen yaşamaya razı mısın?”
Yeni yılın bu adı konmamış sabahında, göğüs kafesimin içinde kurulan bir masada farklı kadınlar oturuyor. Biri haritayı açmış, yeni yolları gösteriyor: “Hemen şimdi!” diyor, “bilet al ve bir daha aynı sabaha uyanma.” Sesi aceleci, sanki bugüne kadar zorla susturulmuş. Bütün söyleyeceklerini tek bir ana sığdırmak ister gibi nefes nefese. Diğeri elini haritanın üzerinde gezdirip “Çok tehlikeli, buraları bilmiyoruz,” diyor ürkekçe. Ben onların arasında, kendi sesimi ayırt etmeye çalışıyorum. Kendimi en çok, masanın ucunda hafifçe sandalyeye ilişmiş, herkes konuştuktan sonra geriye kalan sessizlikte buluyorum. Etraf darmadağın. Defterler, kitaplar, olasılıkları yazan kalemler…
Odanın eşiğinde dururken, geride bıraktığım yıllar bir çizgiye diziliyor. Ertelenmiş kararlar, yarım kalmış sahneler… Hepsinin altında aynı soru.
Belki bu yıl, bütün büyük planların, uzun listelerin, yüksek hedeflerin ötesinde, tek bir şeyle yetinmek istiyorum: Kapıların yerini unutmamak; sabah alarm altıda çaldığında, gece uyumadan önce okunan bir iki satırda, rutin yeniden ağırlığın kazandığında ve her şey eski hâline döndüğünde, içimdeki o dar eşiğin yerini hatırlamak. Ne isim verdiğim ne tarif edebildiğim, yola çıkmanın eşiği… Hiçbir yere varmayan, hiçbir yer olmayan, arayışın mümkünlüğünü fark ettiğim yer.
Yılın geri kalanında ne olacağını bilmiyorum. Gördüğüm tek şey, göğüs kafesimin içinde kurulan o masada, haritanın yanı başında duran sayfalar. Aradığımın ne olduğunu tam bilmesem de artık nerede aramaya başlayacağımı az çok biliyorum. Khôra, “Bir şeye yer veriyor ama kendisi hiçbir şey olmuyor.” Benim için de bu sabah, bir karara dönüşmeden yalnızca yer açma sabahı.
Aradığım yer, hiçbir hedefin içinde değil; adı olmayan bu eşiğin tam üzerinde.

Pelin Süalp, yazılarını, kendini anlatmaya başlamış bir dünyanın artıklarıyla kurar. Hareketini yitirmiş imgeler, yarım kalmış düşünceler ve konuşmayı sürdürmeyen sesler etrafında dolaşır. Viyana’da yaşar. Şiiri sever; daha çok okur, bazen susar.

