Melek Toksoy
Bu yüzyılda acaba kaç kişi istediği gibi yaşayabiliyor? Ya da kaç kişi, kendini gerçekte mutlu etmeyen seçimlerle bir hayatı sürdürüyor ve o hayatın içindeki dayatmaların farkında?
Peki ya fark edenler? Kendilerini memnun etmeyen, birçok ayrıntıda gizlenmiş dayatmaları ve “seçtiklerini” zannettikleri o yaşamı irdeleyenler? İşte onlar; yaşadıkları toplumda dışlanmamak adına önlerine serilen tercihlerin çoğunun kendi iradeleriyle yapılmadığını, sisteme ait olduğunu anladıklarında bile o yükü taşımaya devam ediyorlar. Sözde bir düzenin içindeki kaosların ve çarpışmaların idrakına varsalar da, bildikleri o ağır yükleri bilinçle yokuş yukarı yuvarlıyorlar. Bir “of” çekseler yeter deseler acaba kaçı ayakta mutlu kalırdı?
Bu “Yeter” kararları; çağın ortaya sunduklarıyla gelişmiş ihtiyaçlarımız listesi ile görünmez bir şekilde harmanlanmış olduğu için, kendi içlerinde soruları getiriyor, bu da bir sınır arayışına eviriyor muhakkak.
Sisyphos’un hikayesi belki bizi aradığımız cevaplara ulaştırabilir. Tanrılar tarafından devasa bir kayayı bir dağın tepesine yuvarlamaya mahkûm edilen Sisyphos, tepeye her ulaştığında kayanın aşağı yuvarlanışını izler ve her şeye yeniden başlar. Antik Sisyphos cezalandırılmıştı. Günümüz modern insanı da Sisyphos gibi o kayayı sırtlanmış ama bunu kendi özgür iradesiyle sırtlanmış gibi taşıyor, çünkü dayatmalarla buna inandırılıyor. Peki nedir bu dayatmalar?
Sert kayalar değil elbet; çağa uymak, teknolojinin ve üretim zincirlerinin sunduklarını tanımak, ekole dönüşen ürünlere sahip olabilmek, yıllarca yap – boz olarak sundukları sağlıklı beslenme konularına hâkim olmak, seyahatlere giderek göstermek gibi saymakla bitemeyecek konulardır ve bunlardan biri de; Sosyal Medya profillerinde parıldayan imajımızı bir ‘kendini gerçekleştirme’ çabamızın oyununa dönüştürmektir. Yani bir kısmımızın ait olduğumuzu düşündüğümüz ya da stabil kalabilmek istediğimiz toplumda dışlanmamak adına ya da bir gruba dahil olarak mutlu olabilmek adına sırtlandığımız ayrı birer yük olarak bize sunulmuş yaptırımlardandır. Bir yandan koşan – çalışan insanlarız, her sabah çalan alarmla birlikte çağa uymuş kayalarımızı o plazaların, şantiyelerin, ofislerin tepesine doğru tırmandırıyoruz. Cuma akşamı tepeye ulaştığımızı sanıp, pazartesi sabahı o kayayı tekrar sırtlıyoruz. Bu temponun arasında bu kayayı tüm bu iş tempoları arasında ekranların üstüne doğru da kaydırıyoruz. Belki işimizden, başarımızdan paylaşmak, diğerlerinin de başarılarını, mutsuz – mutlu anlarını görmek; “trendleri” yakalamak ve dijital kayayı sürekli yokuş yukarı yuvarlayarak o vitrini sürekli takip etmek durumundayız gibi hissederek yaşamak. Tabii beğenilerle tepeye çıkan o sahte tatmin duygularının, ekranı her kaydırdığımızda yeniden sıfırlanmasıyla çöküşümüz. Bir başka durum da; bizi mutlu edeceğine inandırıldığımız şeylere kavuşabilmek için üstlendiğimiz taksitler, krediler ve ulaştığımızı sandığımız ‘satın alınmış mutluluklar’… Sistemin vitrininde özgür ve mutlu görünen bizler, bu satın almalarla ruhumuzu bizzat kendimiz cezalandırarak ağırlaştırıyoruz aslında.
Peki, bu dayatılmışlıkların farkında olabiliriz ama bilincine vardığımızda ne olur? Camus’ye göre insanı trajik ama aynı zamanda üstün kılan şey, Sisyphos’un o dönüş yolundaki kayaya odaklı bilincidir. Şöyle der: “Bu dönüşün her anında, insan kendi yazgısından daha üstündür. Eğer bu gidiş bir kederle yapılıyorsa, aynı zamanda bir sevinçle de yapılabilir.”
İşte o bir “of” çeksek yıkılacağımız ya da zorlanacağımız an; aslında bilincin ayağa kalktığı, sırtımızdaki yüklerin bize ait olmadığını anladığımız o dönüş yolu, içimizdeki o yorgun ama bilinçlenmiş sesin derin bir nefesle “of” dediği an, sistemin bize sunduğu sahte dengelerin sarsıldığı andır.
Yıkılmak, her zaman bir sonu ifade etmez; bazen yanlış inşa edilmiş bir deponun çökmesi gibi, özgürleşmenin ilk adımıdır. Eğer bir “of” ile sarsılacaksa bu sözde düzen, sarsılsın. Çünkü insan, bilinçle yokuş yukarı yuvarladığı o yabancı yükleri sırtından indirdiği an, kayanın ağırlığından ve onun sunucu düzenlerinden kurtulur. Belki o zaman, başkalarının dayattığı kaosun içinde kaybolmak yerine, kendi uçurumumuzun kenarında ilk kez özgürce soluklanabiliriz. İstersek düşer, sonuçlarına katlanır, istersek yeniden kalkarız da. Hayatın tadı, kendi düşüşünün ve kalkışının iradesinde olabilmekte değil midir zaten?
Biz de kendi kayamızı, dayatılan sistemin elinden geri aldığımızda, o “of” sesi artık bir ağıt değil; özgürlüğün, yani “kendin olabilmenin” ilk çığlığıdır.
Tabii bu çığlık, her şeyi bir anda yakıp yıkmak da değil. Bazen seçimlerimiz, o düzene bir miktar uymakla da kolaylaşır. Yukarıda değindiğim gibi ihtiyaçlarımız da söz konusu. Buradaki asıl mesele; kendini incitmeden, özünden uzaklaşmadan ve kendini keşfederek, yani o yükü bilerek taşıyabilmektir. İnsan, çağın gerektirdiği o yükleri tanıyıp onlarla bilinçli bir bağ kurduğunda vicdanını da yormaz. Evet, bazı şeyleri sürdürmek hayatı kolaylaştırır, hatta bir kısmı ihtiyaçtır da; yeter ki o yükü taşırken kendimize esneklik payı bırakalım, ruhumuza nefes alacak süreler tanıyarak seçelim veya kopalım.
Peki nasıl olmalı bu esneklikler, kendimize tanıdığımız toplumsal uyum hareketleri, seçimlerimiz?
Öncelikle şunu görmek lazım: Kendimizin seçtiğini düşündüğümüz o dayatmalarla sunulan seçenekler, dünyaya öyle ustaca serpiştirilmiştir ki; içinize nasıl süzüldüklerini, sanki kendi düşüncenizmiş gibi ruhunuza yapıştıklarını en bilinçli sorgulamalarınızda bile zor algılarsınız. Birçok seçenek; tıpkı bir ürün paketinin parlak kırmızı ambalajı üzerine mikroskobik harflerle yazılan içerikler gibidir… Okuyamaz – anlayamaz, ya bıkkınlıkla incelemekten vazgeçip o ürünü körü körüne satın alırsınız ya da farkındalıkla yerinde bırakırsınız. İşte tam da bu yüzden, neye dikkatinizi verdiyseniz verin ama basit bir market alışverişinde olduğunuz gibi iyi bir içerik okuyucusu olun; olun ki en azından sağlık ve ruh sağlığı bakımından kendinizi koruyun. Ayrıca rüyalarınızı da takip edin; onlar size yol gösterecek, yeri geldiğinde “elini geri çek – ya da uzak dur” diyerek ruhunuzu tedaviye çağıracaktır. Başarı ve sahnede kalma konusundaki gereksiz hırslarınız, kalbinizin sıkışan atışlarıyla size zaten gerekli sinyalleri yollayacaktır.
Bu ustalıklı tuzakların en hazin sahnesi ise şüphesiz yine sosyal medyadır. Şayet o vitrini yapay yaptıysanız var olmanın dayanılmaz heyecanını yaşadığınızı düşünürsünüz. İnsanlar sizi mutlu, üretken ya da yaratıcı sanır. Hasetliği olanlar sizden uzaklaşır ki bu bir bakıma iyi olur; kimi ise daha çok yaklaşır. Fakat günün sonunda kendi başınıza kaldığınızda, aynaya bakıp “Bu ben değilim ki” dersiniz ve içten kırılırsınız: “Bu muydu gerçekten istediğim?”
Oysa madalyonun diğer yüzü de var: Sosyal medyayı ayarında ve dürüst kullanmak, dünyayı önünüze getirir. Uzaktaki dostlarınızı yakınlaştırır; gitmediğiniz ya da çeşitli sebeplerden gidemeyeceğiniz diyarlara —kokusunu alamasanız da bir nebze olsun rahatlatarak— götürür sizi. Dünya kültürlerinin içinde dolaştırır, vizyonunuzu geliştirir. Demek ki kendimize izin verdiğimiz o çağa ve topluma uyma hareketlerinin süresi de sınırı da tamamen bize bağlıdır. Yoksa “bilinçli oluyorum” derken yine sistemin sınırlarında kaybolmak, bu ince elenip sık dokunmuş dayatma tuzaklarının da tuzağına toslamak kaçınılmazdır.
Tüm bunları gözden geçirince, geldik yine o vicdani, ince sınırlarımıza…
İstatistiki bilgileri şöyle bir gözden geçirelim:
Araştırmalar, günlük kararlarımızın %95’ine kadarını bilinçaltımızda verdiğimizi; davranışlarımızı, değerlerimizi ve hatta düşünme biçimimizi diğer insanlardan benimsediğimizi söylüyor.
Peki, dijitalleşmeyle birlikte yalnızlığımız da artıyorsa, diğer insanlardan etkileşimle benimsediğimiz düşünce biçimlerinin oranı nasıldır?
Bir diğer bilgi ise; beynimizdeki ayna nöronları, sadece birkaç etkileşimden sonra başkalarının davranışlarını bilinçaltımızda kopyalamamızı sağlar. Başkalarını gözlemlediğinizde, beyniniz otomatik olarak onu taklit eder.
Peki, bir reklama tıkladığımızda karşımıza çıkan o bitmek bilmez tekrarlara, hatta daha ileri gidelim, sadece aklımızdan geçirdiğimiz bir şeyin saniyeler sonra sosyal medyada şak diye karşımıza çıkmasına ne demeli?
”Sosyal çevreniz başarınızı etkiler, en çok zaman geçirdiğimiz beş kişinin ortalamasıyız,” diyor bir istatistikte.
Peki, ekran başında uzaktan düzenli etkileşimde olduğumuz ama az buluştuğumuz insanlar da bu beş kişi ortalamasına dahil mi?
Son istatistiki bilgi: Değerlerimiz çevremizin değerleriyle çatıştığında; bu durum stres, kararsızlık ve hatta tükenmişliğe yol açar. Öyle ki aile değerleri, bilinçli veya bilinçsiz olarak hayat kararlarımızın %80’ini şekillendirir, diyor.
Peki, bu da kaçınılmaz bir sonuçtur, diyebiliriz, ailemiz çünkü. Genler de var.
İstatistikler, karşımıza çıkan yeni sorular, dayatılan seçenekler derken; çağımız insanının ve modern dünyanın yükü düşündüğümüzden de çok ağır. Tüm bu teknolojik gelişmişliğin, konforun ve dijitalleşmenin üstüne dünya politikaları da gürültülere eklenince “kendin olmak” ve “kendini uyumla renklendirmek”; ciddi bir sorgulama ve kendini her an yeniden inşa eden çabalar gerektiriyor, diyebilir miyiz?
Kesinlikle diyebiliriz. Tabii Camus der ki: “Tepelere doğru tek başına didinmek bile bir insan yüreğini doyurmaya yeter. Sisyphos’u mutlu hayal etmek gerekir.”
İşte biz de kararlarımızın arkasındaki o %95’lik görünmez çarkları fark ettiğimizde, çağın kaçınılmaz sahteliklerini ayıklayıp işimize yarayanları seçerek vizyonumuzla çizgilerimizi belirleyebilirsek, yükümüzü tanıyarak kendimize taşımak için esnek süreleri de belirlediğimizde; kayanın altında ezilen bireyler değil, kendi rızası ve sınırlarıyla yaşayan mutlu birer Sisyphos’a dönüşebiliriz. Çağın getirdiği yükleri tanıyarak, kendimizden uzaklaşmadan doğru seçimlerimizle, bu yorucu yüzyılda ruhumuzu rahatlatarak yaşayabiliriz. Zor ama olabileceğinin en doğrusu da olsa iyidir, vazgeçmeyiniz…

Melek Toksoy, Antalya doğumlu. Ege Üniversitesi Fen Fakültesi’nde okudu. Turizm ve otelcilik alanından emekli oldu. Yaratıcı yazarlık atölyelerine katıldı; insanlar, hayvanlar, doğa her daim ilgisini çektiğinden, sandığından günlük ve karamalarını çıkartarak yazın hayatına başladı. Beş kolektif kitapta öyküleri yer aldı, çeşitli dergilerde yazıları yayımlandı.

