Mutlu Gözüküçük
Denize bakıyorum ve neden burada olduğumu kendime söylemekten kaçınıyorum. Çünkü insan bazı soruların cevabını bildiği hâlde onları kendisine söylemek istemiyor. Buraya dinlenmeye gelmedim. Bunu biliyorum. Birkaç gündür aynı odada, aynı yatakta, aynı düşüncelerin içinde dönüp duruyorum. Evde kalırsam kendimi daha fazla dinleyeceğimden korktum. Buraya gelirsem düşüncelerimin de benimle birlikte geleceğini hesaba katmadım.
Şimdi önümde deniz var. “Denizden kaçılabilir mi?” diye düşünüyorum. Belki denizden değil ama insanın kendisinden kaçılabileceğine inanmak daha kolay. Bir şehir değiştirmek, başka bir odaya girmek, başka insanlarla konuşmak, başka bir hayatın içine birkaç günlüğüne karışmak… İnsan bütün bunları kaçış sanıyor. Oysa nereye giderse gitsin, kendi içindeki o görünmez odayı da yanında götürüyor.
Bir dalga yükseliyor. Önce fark edilmeyecek kadar küçük. Sonra büyüyor. Suyun yüzeyinde ilerledikçe kendine bir güç topluyor. Kayaya yaklaşırken artık yalnızca su değil; sanki bir öfke, bir saldırı, bir karar oluyor. Sonra kayaya çarpıyor. Bir an için bütün gücünü ortaya koyuyor. Ardından dağılıyor ve geri çekiliyor.
İnsan da böyle mi?
Bu düşünce aklıma geldiğinde huzursuz oluyorum. Çünkü öfkenin nasıl başladığını biliyorum. En azından şimdi bildiğimi sanıyorum. Önce küçük bir şey oluyor. Bir söz. Bir bakış. Bir ihmal. Bir kırgınlık. O anda üzerinde durmuyorsun. Sonra gece yatağa girdiğinde aynı şeyi yeniden düşünüyorsun. Ertesi gün biraz daha büyük görünüyor. Birkaç gün sonra kendine bir açıklama buluyorsun. Birkaç ay sonra o açıklamaya inanıyorsun. Sonunda artık yaşadığın şeyi değil, kendine anlattığın şeyi hatırlıyorsun.
Ben de böyle yaptım. On beş yıldır aynı hikâyeyi anlatıyorum. Karım beni bıraktı. Bu kadar. Bunu söylerken kendimi haklı hissediyordum. Bir insan terk edilmişse öfkelenmeye hakkı vardır. Bir insan yıllarca sevdiği tarafından bırakılmışsa acı çekebilir. Bunların hepsi doğruydu. Ama şimdi ilk kez kendime başka bir soru soruyorum: Ben neden hiç kendime kızmadım?
O geceyi hatırlıyorum. Kapının yanında durmuştu. Gitmek istediğini söylediğinde yüzüne baktım. O anda içimde bir şeyin kırıldığını çok açık biçimde hatırlıyorum. Ama ağlamadım. Elini tutmadım. “Gitme,” demedim. Korktuğumu söylemedim. Sadece “Peki,” dedim. Bir insanın hayatında bazen en büyük yalan, söylediği cümle değil, söylemediği cümledir. Ben o gece “Peki,” derken aslında başka şeyler söylemek istiyordum. Gitme. Beni bırakma. Seni kaybetmek istemiyorum. Korkuyorum. Ama bunların hiçbirini söylemedim. Çünkü gururum vardı. Ya da ben gurur dediğim şeyin arkasına saklanmıştım.
Yıllarca karımı suçladım. Onun beni terk ettiğini söyledim. Ama kendime hiç sormadım: Ben onu kaybetmemek için ne yaptım? Hiçbir şey. Belki de öfkemin gerçek nedeni buydu. Onun gitmiş olması değil, benim kalmasını sağlayamamış olmam. Bu düşünce içime ağır bir şey gibi yerleşiyor.
Başımı denizden çeviriyorum. Ama birkaç saniye sonra yeniden bakıyorum. Dalgalar hâlâ aynı. Benim içimdeki dalga ise yıllardır dinmemiş.
Öfke. Ne tuhaf bir duygu. İnsana güç verdiğini düşündürüyor. Oysa bazen yalnızca korkunun başka bir yüzü. Korktuğumu söyleyemediğim için öfkelendim. Özlediğimi kabul edemediğim için küçümsedim. Yaralandığımı itiraf edemediğim için suçladım. Belki insanın kendisine yaptığı en büyük kötülük, duygularını olduğu gibi kabul edememesi. Korkuyorsan korkuyorsun. Özlediysen özledin. Seviyorsan seviyorsun. Ama biz bunların hiçbirini olduğu gibi bırakmıyoruz. Üzerlerine başka anlamlar koyuyoruz. Korkumu gurur yapıyorum. Özlemimi öfkeye çeviriyorum. Sevgimi sahiplenmeye dönüştürüyorum. Sonra ortaya çıkan şeye bakıp bunun benim karakterim olduğuna inanıyorum.
Belki ben yıllardır öfkeli bir adam değildim. Belki sadece korkmuş bir adamdım. Bu düşünce, yıllardır taşıdığım bütün öfkeden daha ağır geliyor. Çünkü öfkeli olmak kolay. Korkmuş olduğunu kabul etmek zor. Bir insanın kendi gözünde küçülmesi bazen başkasının gözünde küçülmesinden daha acı veriyor.
Dalgalar kıyıya vurmaya devam ediyor. İçimden bir soru geçiyor: Duygularımı seçiyor muyum? Öfkeyi seçmedim belki. Korkuyu da. Karımı sevmeyi de. Ama bunların beni nereye götüreceğini seçebilirdim. Bunu yıllarca anlamadım. İnsan kendi öfkesine teslim olduğunda kendisini özgür sanıyor. Çünkü kimseye boyun eğmediğini düşünüyor. Oysa öfkesinin emrinden çıkamıyorsa nasıl özgür olabilir?
Ben yıllarca karımı cezalandırdığımı sandım. Oysa beni cezalandıran bendim. Onu düşünmemek için onu düşündüm. Unutmak için her gün yeniden hatırladım. Affetmemekle kendimi güçlü sandım. Oysa bütün bu yıllar boyunca onun hayatından çok benim hayatım eksildi.
Bir dalga daha yükseliyor. Bu kez kayaya çarpmasını beklemiyorum. Geri çekilişini izliyorum. Belki mesele tam da bu. Her dalga geri çekiliyor. Ama insan bazı duyguların geri çekilmesine izin vermiyor. Acıyı tutuyor. Öfkeyi tutuyor. Suçu tutuyor. Geçmişi tutuyor. Sonra bir gün bunların artık duygu değil, karakter olduğuna inanıyor.
Ben de öyle yaptım. Kendime “Ben böyle biriyim,” dedim. Hayır. Belki ben böyle biri değildim. Belki yıllarca böyle yaşamaya alıştım. Bu ikisi aynı şey değil.
Ayağa kalkıyorum. Denizden uzaklaşmadan önce son kez bakıyorum. İçimde hâlâ öfke var. Bunu inkâr edemem. Karıma karşı hâlâ kırgınlığım var. Bunu da. Ama ilk kez onlarla kavga etmiyorum. Onları bastırmaya çalışmıyorum. Sadece ne olduklarını görüyorum.
Öfkenin altında korku var. Korkunun altında kaybetme duygusu. Onun altında ise hâlâ söyleyemediğim o basit cümle: “Gitmeni istememiştim.”
On beş yıl boyunca söyleyemediğim bu cümlenin bütün öfkemi açıklayabilecek kadar güçlü olması beni şaşırtıyor.
Deniz yine kabarıyor. Bir dalga yükseliyor, kayaya vuruyor, parçalanıyor ve geri dönüyor. Ben ilk kez onun arkasından bakıyorum. Çünkü artık biliyorum: İnsanın içinde hiçbir dalga sonsuza kadar kalmıyor. İnsan onu tutmadığı sürece.


