Ümit Ahmet Duman
Kalabalık toplulukların neredeyse iç içe yaşadığı, biraz da fakir bir mahallenin çocuğu olarak, bahçesi ıssız Boğaziçi yalılarının önünden geçerken, içeride yaşayanları değil de genellikle yaşamayanları merak ederim. Ah o mahur görünüşlü, dudakları mühürlü Boğaziçi yalıları… O görkemli, pencereleri sanki yıllardır açılmamış gibi duran binalar, benim hayal gücümde birer devasa mezar gibi durur. Belki de içlerinde, bir zamanlar neşe ve kahkahaların yankılandığı ama şimdi sadece hatıraların tozlu kokusunu taşıyan boşluklar vardır. Kim bilir, belki de o sessizlik, kapalı kapılar ardında yaşanan büyük sırların, bitmiş aşkların ya da gerçekleşmemiş hayallerin biriktirdiği bir ağırlıktır.
Bizler, doğanın bize bahşettiği evimizde, her saniyesi dolu dolu, çılgın, canlı canlı bir hayat yaşarken, bu yalıların kullanılmıyor izlenimi veren sessizliği, her önlerinden “çingene vapuru” ile geçişimde beni düşüncelere sevk eder. Vapura “çingene” adını kim, ne zaman vermiş bilmem ama bu ismin bize ait oluşu beni hem gülümsetir hem de düşündürür. Vapurun adı bile ayrı bir neşe, ayrı bir özgürlük! Biz, adımıza yüklenen o neşeyi ve özgür ruhu daima taşırız. Bizim sokağın insanları iç içe, omuz omuza; gülüşlerimiz komşunun penceresinden girip öbüründen çıkıyor. Geleneklerimiz, müziklerimiz, kahkahalarımız… Hepsi, bir yalıda bulamayacağınız canlılığın ve samimiyetin işaretidir.
Evde sık sık ebeveynlerimin söylediği “Para saadet getirmez, önemli olan sağlık” sözü, bu olsa gerek! Haklılar da… Bu sözleri yalıları gördükçe daha da anlam kazanır. Onların Boğaz’ın hırçın dalgaları ile dövülen duvarları, belki de bizden çok daha fazlasına şahit olmuştur ama bu şahitlik, ne bir mutluluk ne de huzur getirmiştir. Evlerinin bahçelerini ya da yalılarının rutubetli salonlarını kullanmayan bu merak ettiklerimin, telaffuzunda bile zorlanacağımız paralarla yeterince mutluluğa erişemediklerine kani olurum. Düşününce anlarım ki o bahçelerdeki sessizliğin ve salonlardaki rutubetin sebebi, sadece parasızlık değil, belki de sevgi ve insan sıcaklığının eksikliğidir. Sevgi yoksa insan sıcaklığı parayla tezgahtan alınmıyor ki! Onlar parayla satın alınamaz, sadece paylaşarak çoğalır.
Bir de dönüp bizim derme çatma ama içi cennet bahçemize bakın hele! Ne acıdır ki bizim derme çatma bahçelerimiz, gece gündüz kalabalık ev ahalisini, sık sık da komşularımızı ağırlar. Her köşesi, bir anıya ev sahipliği yapar. Ayşe Teyze’nin misafirliğe tencereyle getirdiği parmak ısırtan sarmalar, Ali Amca’nın anlattığı eski İstanbul hikâyeleri, esrarengiz, gerçek olduğu şüpheli masalları, çocukların oyun oynarken çıkardığı şamataları… Bizim küçük bahçe mübarek bir festival alanı! Onların bahçelerinin tek ağırladıkları ise ağır bir sessizlik ve kimsesizlik. Hiçbir yalı, bizim bahçemizin sesine, rengine ve ruhuna sahip olamaz. Düşünsenize bir; şimdi bizim gecekonduyu şu aristokrat yalının yerine koymuşsunuz… Anamın atmaya kıyamadığı, üzerini örtülerle bezediği, bir gün lazım olur dediği, yer yer yamalı, kolçakları soyulmuş üçlü koltuğu ve önüne de ahşap yüzeyli, yer yer paslarla kaplı demir ayaklı dikdörtgen masayı oturtmuşuz. Boğaz’a karşı! O masanın etrafında toplanmış, neredeyse karşıdaki üç yalıda şu anda var olan nüfustan en az bir fazla sayıda hısım, akraba, eş, dost, konu komşuyla oturmuş, çekirdek çıtlatıyoruz. Kahkahalarımız Boğaz’ın sularına karışıyor, dalgaların sesi manilerimize eşlik ediyor, bir yandan da çaylar yudumlanıyor. Gelen geçen vapurlara da keyfimiz yerindeyse nispet yapar gibi, “Gaptan amca! Aman çaldırın oradan fişek gibi bir dokuz sekizlik de Boğaz’ın dalgalarıyla göbecikler atalım.” diyoruz. Boğaz’ın o bildik manzarası, bizim coşkumuzla canlanır, nasıl da renklenir, nasıl da şenlenirdi. Ne güzel olurdu, değil mi? Rutubet falan kalır mıydı o çayın burcu burcu tüten buharında?
Bu hayal bile öyle güzel ki. Keşke Sayın Turizm Bakanı sesimizi duysa, bir yalıyı piyangodan bize verse de şu Boğaz’ın kederli, köhne kaderini, şen şakrak yapımızla biraz olsun kızıştırsak, şenlendirsek ve kıkır kıkır güldürsek. Yalılar, bizimle birlikte yeniden nefes almaya başlasa, Boğaz bile aktığına sevinse! Ve kendi sularının tadını çıkarmaya başlasa. Sessizlik, yerini neşeye bıraksa, rutubet ise çayımızın buharıyla uçup gitse…
İşte o zaman, o parayla satın alınamayan mutluluk, paylaştıkça Boğaz’ın en güzel yalısında yerini bulur.


