Didem Esen
Babam denizde boğulmadı. Bunu baştan söylemem gerekiyor, çünkü annem kırk iki yıl boyunca aksini iddia etti ve sonunda kasabada ona inananların sayısı bana inananlardan fazlaydı. Oysa elimde ölüm belgesi bile vardı. Belgede “kalp yetmezliği” yazıyordu, denizden tek kelimeyle söz edilmiyordu. Annem resmî evraklara hiçbir zaman fazla güvenmezdi.
“Deniz aldı,” derdi.
“Anne, adam evde öldü.”
“Sen karışma.”
On bir yaşındaydım ve ölümü gözümle gördüğüm için bu konuda annemden daha bilgili olduğumu sanıyordum.
Babamın öldüğü hafta denize gittik, deniz sakindi. En azından o sabah öyleydi. Babam havlusunu anneme verip “Tut şunu,” dedi ve suya girdi. Annem havluyu dizlerinin üzerine koydu. Babam ona evlilikleri boyunca binlerce kez bir şeyler tutturmuştu: ceket, anahtar, gazete, alışveriş torbası, bir keresinde de apartmanın girişinde bulduğu tek kanatlı bir güvercin. Annem söylene söylene hepsini tutardı.
Babam iyi yüzücüydü. Karada pek çok şeyi beceremeyen bir adamın suda bu kadar kendinden emin olması bana tuhaf gelirdi. Musluk tamir eder, musluk daha çok akıtır; duvara raf asar, raf hafifçe sola yatardı. Bir keresinde annemin doğum gününü bir gün geç kutlamış, kendisini savunurken takvimin yanlış basılmış olabileceğini söylemişti. Fakat denize girdiğinde bütün bunlar affediliyordu sanki. Kolları suya değdiği anda beceriksizliği kıyıda kalırdı.
O gün fazla açıldı. Önce başını görüyordum, sonra gördüğüm şeyin babam mı yoksa uzaktaki şamandıralardan biri mi olduğunu ayırt edemedim. Derken rüzgâr çıktı. Annem ayağa kalkıp elini gözlerine siper etti.
“Yeter artık!”
Babam onu duyabileceği mesafeyi çoktan geçmişti ama annem evliliklerinde mesafeyi hiçbir zaman ciddi bir engel saymamıştı.
Dalgalar büyüdükçe sahildekiler kıyıya toplandı. Bir adam cankurtarana koştu, bir başkası tekne bulmaya çalıştı. Tanımadığımız yaşlı bir kadın dua etmeye başlayınca annem dönüp “Daha ölmedi,” dedi. Kadın sustu. Annem babamın ölme ihtimaline bile kızmıştı, böyle önemli bir kararı kendisine danışmadan vermeye hakkı olmadığını düşünüyor gibiydi.
Ben denize bakıyordum. Bir dalga yükseliyor, babam kayboluyor, su çekilince o küçük siyah baş yeniden beliriyordu. Sonra bir dalga geldi ve babam görünmedi. Bir başkası geldi, yine görünmedi.
Annem “Dön!” diye bağırdı.
Çocukken bunu tuhaf bulmuştum. Nereye döneceğini söylememişti.
Babam döndü.
Yaklaşık iki kilometre ileride, kayalıkların yanında kıyıya çıkmış, onu balıkçılar bulmuşlar. Akşam kapıyı açtığımda üzerinde tanımadığım bir adamın pantolonu, ayağında iki numara büyük terlikler, omuzlarında kahverengi bir battaniye vardı.
“Ben geldim,” dedi.
Annem sabahtan beri elinde taşıdığı havluyu babamın suratına fırlattı. Babam yakalayamadı, yerden alırken gerçekten hiçbir şey anlamamış gibi, “Niye kızıyorsun?” diye sordu.
O gece mercimek çorbası içtik. Babam akıntının onu açığa çektiğini, kıyıya yüzmeye çalıştıkça yorulduğunu, sonunda akıntıya çapraz yüzdüğünü anlattı.
“Denizle kavga edilmez,” dedi.
Annem kaşığını tabağına bıraktı.
“Ben seninle bunca yıldır kavga ediyorum, deniz kimmiş?”
Babam güldü, ben güldüm. Annem biraz direnip sonunda o da güldü.
Gece su içmek için kalktığımda onları banyoda gördüm. Annem babamın göğsüne Vicks sürüyordu. Babam “Üşütmedim,” dedikçe “Sus,” diyor, merhemi biraz daha bastırarak yayıyordu. Sonra eski fanilasını giydirdi. O an ikisi de gözüme yaşlı görünmüştü.
Üç gün sonra babam kahvaltı masasında öldü.
Annem çayı tazelemek için arkasını döndüğünde babam masaya doğru eğilmiş. Annem önce babamın yere bir şey düşürdüğünü sanmış. Sandalyeyi çekip “Ne arıyorsun?” diye sormuş. Babam cevap vermeyince kızmış bile.
Cenazeden sonra annem bir daha denize gitmedi, denize bakıp bakıp söylendi ama evden taşınmayı da kabul etmedi. “Bu manzaraya para veriyorlar,” derdi. Denize küsüp manzarasını beğenmek anneme özgü bir tutarlılıktı. Sabahları perdeyi açar, deniz sakinse “Numara yapıyor,” dalgalıysa “Karakteri bu,” derdi. Balık yemekten de vazgeçmedi. Bir gün bunun nasıl bir küslük olduğunu sorunca çatalındaki barbunu gösterip “Bu mu öldürdü babanı?” dedi. Annemin adalet anlayışında toplu cezalandırmaya yer yoktu.
Yıllar geçti. Üniversiteye gittim, evlendim, bir oğlum oldu, boşandım, iş değiştirdim. Annem aynı pencerede yaşlandı. Babam ise ölmesine rağmen zamanla şaşırtıcı biçimde yeteneklendi.
“Baban olsa o musluğu öyle bırakmazdı,” derdi.
Babamın tamir ettiği bütün muslukların damlattığını hatırlatmazdım.
“Baban olsa seni havaalanından arabayla alırdı.”
Babam hayatında araba kullanmamıştı.
Bir gün yine “Babanı deniz aldı,” deyince dayanamadım.
“Anne, babam denizde ölmedi.”
Bu tartışmayı yıllar içinde defalarca yapmıştık. O gün ilk kez kızmadı. Pencerenin önünde oturmuş, çorabındaki kaçmış ilmeği inceliyordu.
“Biliyorum.”
“E, kırk yıldır niye deniz aldı diyorsun?”
“Aldı çünkü.”
“Neyi aldı?”
Çorabı bıraktı, yüzüme baktı. Bir şey söyleyeceğini düşündüm. Sonra eğilip ilmeği parmağıyla düzeltti.
“Büyütme şunu.”
Seksen altı yaşında hastalandığında yatağını pencerenin önüne çektirdik. Son haftasında bir akşam deniz öyle kabardı ki camlar kapalı olduğu hâlde dalgaları duyabiliyorduk. Annem pencereyi açmamı istedi.
“Üşürsün.”
“Zaten ölüyorum, nezle olmamdan mı korkuyorsun?”
Pencereyi açtım. Bir süre denizi dinledi.
“Baban yüzme bilmiyordu,” dedi.
“Adam iki kilometre yüzdü.”
“Sen doğana kadar bilmiyordu.”
Babam sudan korkarmış. Ben üç yaşındayken sahilde kaybolmuşum. Herkes beni sokaklarda ararken babam denize düşmüş olabileceğimi düşünmüş. Beni yarım saat sonra dondurmacının önünde bulmuşlar, elimde külah, gayet memnunmuşum. Babam ise o yarım saat kıyıda koşup durmuş. Denize bakıyor ama giremiyormuş.
Ertesi sabah yüzme kursuna yazılmış.
“Bunu bana niye anlatmadınız?”
“Ne yapacaktık, her doğum gününde madalya mı takacaktık sana?”
Kendisinin neden öğrenmediğini sordum.
“Sevmedim.”
“Neyi?”
“Suyu.”
“Bunca yıl denizin dibinde yaşadın.”
“Pencereden bakmak için yüzme bilmek gerekmiyor.”
Biraz sonra kumandayı istedi. Haberleri açtım. Spiker bir yerlerdeki fırtınayı anlatıyordu. Annem gözlerini kapatmıştı ama sesi kısmama izin vermedi.
İki gün sonra öldü.
Deniz almadı. Bundan eminim.
Cenazeden sonra evi toplarken babamdan kalan birkaç eşyanın arasında o havluyu buldum. Kahverengi çizgilerinden tanıdım. Kenarı sökülmüş, kumaşı incelmişti. Annemin kırk iki yıl boyunca neden sakladığını düşündüm, sonra vazgeçtim. Bir insan kırk iki yılda bir havluyu bin türlü nedenle atmamış olabilir.
Arasından eski bir fotoğraf düştü. Annemle babam gençti. Bir iskelenin ucunda yan yana oturuyorlardı. Babam mayoluydu, annem elbiseli. Fotoğrafın arkasında babamın yazısıyla yalnızca üç kelime vardı.
“Nermin yine girmedi.”
Fotoğrafı çevirdim, tekrar baktım. Arkasında ikinci bir cümle aradığımı fark edince kendime kızdım.
O gece annemin koltuğunda oturdum. Deniz karanlıktı. Dalgaları göremiyor, yalnızca taşlara vurdukça duyuyordum. Bir ara babamın o akşam eve gelişini düşündüm. Başkasının pantolonu, büyük terlikleri, kahverengi battaniyesiyle kapıda durmuştu.
“Ben geldim.”
Sabaha karşı uyuyakalmışım. Uyandığımda deniz sakinleşmişti. Fotoğrafı çekmeceye koydum, evi biraz daha topladım. Bardakları gazeteye sardım, ilaçları çöpe attım, buzdolabındaki yarım limonu da ne yapacağımı bilemediğim için bir süre elimde tuttuktan sonra attım.
En son perdeyi kapatacaktım. Elim kumaşa gittiğinde aşağıda bir çocuk gördüm. Ayakkabılarını çıkarmış, dalgalar çekildikçe suyun peşinden koşuyor, geri geldiklerinde kaçıyordu. Bir kadın biraz ötede oturmuş ona sesleniyordu ama cam kapalı olduğu için ne söylediğini duyamadım.
Çocuk yine suyun peşinden koştu. Dalga geri geldi. Kadın ayağa kalktı. Çocuk kahkaha atarak kıyıya kaçtı. Kadın oturdu.
Perde elimde kaldı.
O sırada annemin sesini duydum.
Deniz aldı.
Pencerenin önünde bir süre daha durdum. Sonra ilk kez ona cevap vermedim.


