Gökçe Karabay
“Hayrettin abi, iyice tuhaflaştın, ha!”
Balıkçı, duymazdan gelip fırçayı tekrar boyaya daldırdı. Tek bir çizgi kalmıştı. Onu da yukarıdakiyle hizalayıp dik gelen diğer ikisiyle birleştirdi mi, tamamdı. Boyuna gevezelik eden çömez balıkçılara, teknelerinde keyif çatanların meraklı bakışlarına ve sabah koşusuna çıkan ünlüleri yakalamak için nöbet tutan gazetecilerin kameralarına aldırmadan beton sahili boyamaya devam etti.
“Hayrettin abi, o ne şimdi allasen?”
“Senlen beni ayıran sınır be ya!”
Balıkçı, ufuk çizgisi betonun dibindeymiş gibi gözlerini kısıp uzun uzun yere baktı. Yüzü, kurumuş dere yataklarıyla kaplı, ıssız bir toprak parçasını andırıyordu. Baktığı yerin mavisi o yatakları canlandırınca aydınlanıverdi balıkçının esmer yüzü. İşte şimdi tamamlanmıştı mavi kare. Ortasına geçip gururla etrafına baktı. Her sabah ona takılan geveze balıkçılar, ünlü bir dizinin çekildiği yalıyı görmek için semte akın eden turistler, okulu kırıp kendilerini sahile atan liseliler, yürüyüşten başka iş bilmeyip yaz kış güneş gözlüğü takan artizler… Sonunda hepsi dışarıda kalmıştı.
“Bizi istemiyon ha, Hayrettin abi?”
“İyi bildin. İstemiyom.”
“Fırtına çıksa, senin tarafı sular bassa? Kedi, köpek gelse?”
“Tıslarım onlara, aha böyle, tısss!”
Kırklarındaki üç balıkçı aynı anda kahkahayı bastı. İçlerinden biri, eksik dişlerini göstere göstere tıslayan adama doğru abartılı adımlarla yaklaştı:
“Peki biz gelsek, Hayrettin abi?”
Balıkçı, kışın güneş görmüş deniz gibi yumuşayıverdi:
“Size tıslamak olur mu hiç be ya?”
Yüzünde emanet duran bir gülümsemeyle az ilerisindeki üç balıkçıya bakıyordu. Erken emeklilik yasası çıktığından beri sahili onlar gibi gevezeler doldurmuştu. Yok muydu bunların evi barkı?
Kırklarındaki adamlarsa aylardan sonra ilk defa aksi ihtiyarı gülerken görmenin şaşkınlığını yaşıyorlardı. Oysa nasıl İstanbul havası kaşla göz arasında bahardan kışa koşardı, balıkçının görünürdeki sakinliği de bir anda fırtınaya dönebilirdi. Yaşlı adam, yumruğunu balıkçılara doğru savurarak “Yumruk var, size yumruk! Size tıs mıs yok, yumruk var!” diye haykırdı.
Balıkçılar, yaşlı adama acıyan gözlerle bakıp önlerine döndüler.
“Valla tırlattı iyice!”
“Öyle deme, ayıptır, yetmiş küsur yaşında adam…”
“Yaş yetmiş, amcam gitmiş, dalgakıran olmuş be yaaaa…”
Balıkçı, kahkahalara kulak tıkayıp oltasına yem takmaya koyuldu. Şu hayatta ne içkisi vardı ne de kumarı. Haftada bir iki defa kafa çekmek de alkolden sayılmazdı ya… Adamı bir rahat bırakmazlardı balık tutarken. Onun tek aşkı balıktı. Deniz bile değil. Soru sormayan gözlerle bakar, gıkını çıkarmaz, hiçbir şey hatırlamazlardı. Ama karadakiler öyle mi… Ne adamların lakırtısı biter ne arısı, sivrisineği, sırnaşık kedisi, köpeği ne de şu köşeyi mesken tutmuş keltoş simitçileri.
İstanbul’un, İstanbul kartpostallarına benzediği yıllarda gelmişti buralara. Belki elli, belki de altmış yıl önce. Şehrin insanla, betonla, dumanla dolup taşmasına tanık olmuş; ona ilk görüşte duyduğu aşk zamanla nefrete dönüşmüştü. Neyse ki kalın kalın çekmişti sınırını. Bazen küfürlerle, bazen sessizlikle, bazen de bilenmiş gözleriyle. Bileydi, daha önce çizerdi kareyi. Gerçi şu geveze balıkçılardan birinin dediği de aklını karıştırmıştı ya… Şöyle bir rüzgâr çıksa, deniz aşka gelse, kabarsa da kabarsa, sonra da onun mavi karesine… Ufka baktı. Deniz, yosun istilasıyla yeşermişti. Güneş ışıklarının yıkadığı sularla kimselerin bilmediği bir anlaşması varmış gibi mırıldandı:
“Yok canım, bugün çarşaf gibi…”
Yüzünde göz yerine telefon varmış gibi duran bir genç, balıkçının arkasında dikilmiş, bir ona bir de beton zemindeki çizgilerin taze mavisine bakıyordu. Emektar simitçi, yaşlı balıkçının yıllardır onun kelliğiyle dalga geçmesine nasıl alıştıysa yoldan geçenlerin sessiz sorularına da alışmıştı. İhtiyar, yere kare çizip ortasına geçmese elbet yapacak başka bir tuhaflık bulurdu. Gözlerini balıkçıdan alamayan gence yaklaşıp yılların getirdiği bilgelikle söze girdi:
“Burada en az yirmi yılı var. Benden eski. Deli desen değil, akıllı desen hiç değil! Aman, yanaşma.”
Eliyle başının tepesini kapattığının farkında değildi.
Delikanlı telefonunu cebine koyup caddeye doğru uzaklaştı. Balıkçının kimseyi duyduğu yoktu. Balon balığına benzettiği sakallı bir turisti ve onun arkasından yürüyen, yosun rengi kumaşlara bürünmüş kadınları süzüyordu.
“Bi siz eksiktiniz be ya!”
Simitçinin yüzü asıldı:
“Deme öyle, Hayrettin abi. Din kardeşimiz onlar.”
Din kardeşi, kin kardeşi bilmezdi balıkçı. Onun bir tane kardeşi olmuştu şu hayatta. İç çekerken göğsü titredi. Cebindeki buruşmuş paketten bir sigara çıkarıp kulağının arkasına yerleştirdi. Sigarayla arasındaki elli yıllık bir anlaşmaydı bu. Eli hemen ateşe gitmez, sanki bir dosta son görevini yaparmış gibi öylece beklerdi. Bir kulağında sigara, cebinde paslı çakmağı, yüzü hep suya dönük.
Çığırtkan ağustos güneşi olgunlaşmış, içinde sudan başka bir şey olmayan kovaya dolmuştu. İşler kesattı. “Hep bu kalabalık yüzünden,” diye geçirdi içinden. Hadi, simitçi gevezeliğini bitirmiş, tezgâhıyla ağır ağır Sarıyer’e doğru yürümeye başlamıştı. Gelip geçenler de yaşlı balıkçının ortasında oturduğu mavi kareyi görünce öbür yana uzaklaşmışlardı. Peki, az ötedeki üç gevezeyi, kırklarındaki o erken emekli grubunu ne yapacaktı? Yetmezmiş gibi bir de çipuralarla, istavritlerle, palamutlarla dolup taşan kovalarını insanın gözüne gözüne sokuyorlardı. Oysa yalnız olsaydı, oltası tüm denizi çekerdi! Arka bankta saatlerdir birbirini okşayan o liseli çifti polis alıp götürseydi, hazır gelmişken emekliler grubuna da “Bir yanlışlık olmuş, dönün işinizin başına,” deselerdi… Ne de güzel tutardı çinekopunu da sarıkanatını da. İstanbul iyi hoştu da bu kadar insanla yaşanmazdı.
Yaşlı balıkçı sigarasını yaktı. İlaç gibi gelmişti günün, on dakika aradan sonraki ilk sigarası. Günde kırk sekiz doz alıyordu yıllardır. Doktor azaltmasını söylemişti ama doktorun da zaten işi ne… Varsa yoksa “Yeme!”, “İçme!” Lazım olduğunda konuşsaydı ya doktor… O kuyunun başındayken, yine böyle adam ağlatan bir ağustos günü…
Nihayet yalnız kaldığında güneş gözlüklü bir adam, elinde bavuluyla haşır huşur yanında bitti. Üzerinde muşambadan bozma bir pantolon, gözlükleri kırmızı çerçeveli. Deli mi ne… Yerdeki mavi kareyi ve gözlerini ona diken balıkçıyı fark eder etmez bir kraldan özür dilercesine başı önde, gerisin geri uzaklaştı. Balıkçı rahatlamıştı rahatlamasına ama adamın bavuluna bakmadan da edemedi. Kendini mi öldürecekti acaba? Keşke. Çok görmüştü bir gece yarısı ayağına taş bağlayıp denize atlayanları. “Rast gelsin,” der, uzaklaşırdı yanlarından. Ha bir eksik ha bir fazla. Bu şehirde yerleri dolardı zaten, anında!
Balıkçı, çok değil beş dakika sonra, bavul zannettiğinin gıcır gıcır bir olta seti, Muşambalı adını taktığı adamın da usta bir balıkçı olduğunu görecekti. Adam ondan beş yaş büyüktü, belki on yaş küçük. Bir zaman sonra insan anlamaz oluyordu diğerinin yaşını. Büyük acılar yaşayınca yaş denen sayının tam da o anda donduğuna inanırdı. Bu hesapla yaşlı balıkçının yaşı on iki ya vardı ya yoktu.
Muşambalı, yarım saatte Karadeniz’den kaçan tüm balıkları kovasına indiriverdi. Balıkçıyla tek kelime etmedikleri hâlde süregelen bir muhabbeti kibarca bitirir gibi “Kolay gelsin,” diyerek uzaklaştı. Balıkçı, sahilde bir başına kalmıştı. Kireçburnu, taze ışıklarıyla karşıdan göz süzen Beykoz kadar sessizdi.
“Oh be, dünya varmış…”
Günler sonra yüreğinde katıksız bir huzur duydu balıkçı. Tam bunu kutlamak için bir sigara yakacaktı ki oltasındaki hareketlenmeyle irkildi. Misina aniden gerilmişti. Ellerinin ucunda hissettiği keskin vuruşlara sağa sola çekişler de eklenince balıkçının kaşları çatıldı. “Ne biçim balıktır bu be ya?!” O misinayı çekmeye çalışadursun, oltası da sanki sapana dönüşmüş, sıska balıkçıyı Beykoz’a fırlatmaya ant içmişti. Balık değil, Marmara’yla Karadeniz’di gelen. Balıkçının sırtında soğuk bir ürperti gezindi. Boyu kısaldı, elleri ufaldı. Altmış sekiz yıl önce, yine böyle bir gün, kardeşini kuyudan çekerken… Eti ne, budu ne. Çekiyor da çekiyor. Hava sıcak, bahçede gürültüler, kadın çığlıkları… Adım adım yükseliyor halatın ucundaki. Geliyor, yükseliyor, yaklaştı; göğsünde bir şey taştı taşacak…
Balıkçı hiç durmadan misinayı çeviriyordu. Oltasını yukarı çekerken ayaklarını tüm gücüyle yere, mavi kareye mıhladı. Sonra da kalbi ağzında, günün tek hasılatını gökyüzüne fırlatıverdi.
Misinanın ucuna takılanları gördüğü gibi de donakaldı balıkçı. Oltasına geçen haftaki gibi poşetler, çürük elmalar, hatta o ahlaksız şeyler takıldığında bile böylesine şaşırmamıştı.
Oltasının ucunda, sanki yasak bir aşkın sonucu olarak uygunsuz bir vaziyette yakalanmışçasına kıvranan iki balık duruyordu. Oltaya yaklaşıp gözlerini kısınca çığlığı koparıverdi.
“Yetişin! Bir çipura, bir de palamut! İkisi bir arada! Kaç senede olur bu be? Nereye kaçtınız, gelin de görün be ya!”
Muşambalı’ya yetişse de şu mucizeyi gösterse, atsa havasını! Ama adam çoktan gözden kaybolmuştu. Liseli çift olsa bir işe yarar, emzik gibi taşıdıkları telefonlarıyla bir fotoğraf çekerlerdi. Balıkçı hemen arka köşeye baktı. Keltoş simitçi de ortada yoktu. Erken emekli gevezeler zaten alıp başlarını gideli… “Bari Araplar dönse be ya!” Din kardeşimizdi onlar. Daha birlikte Fatiha okuyacaklardı, âşıkların ruhuna.
Herkes gitmiş miydi sahi?
Ellerinde balıklar, içinde sahile vuran çiçekler gibi ince bir hüzünle karesinin ortasına çöktü ve zaferine baktı balıkçı. Dört parlak mavi çizgi, Karadeniz’den köpüre köpüre büyüyen sulara yenilmiş, denize sızıyordu. Balıkçının sesi, sularınkine karıştı:
“Neredesiniz be ya?”
Caddeye yakın bir ağacın dibinde oturan delikanlı, az önce çektiği videoyu başa sarıp sarıp izliyor; dakikalardır gözlediği balıkçı, oltasının ucundakilere bakıp her kahkaha attığında o da yaşlı adamla birlikte gülüyordu.
Balıkçı kovaya baktı. Balıkların aşkını, eve gidince kardeşine anlatacaktı artık. Belki kaşını gözünü oynatamazdı, ağzından tek ses çıkmazdı ama dinlerdi be ya…


