Nihal Turan Yurdabak
Sabah, pencerenin camına vuran yağmur sesine uyandım. İnce ince, usulca yağıyordu. Damlalar camda birbirine karışıyor, sonra ağır ağır aşağı süzülüyordu. Yorganı üzerimden çekip doğruldum. Odanın içi serindi. Tekrar yorgana gömülsem mi diye düşündüm ama perdenin arasından görünen masmavi gökyüzü, sanki gece boyunca bu anı beklemiş gibi benim uyanmamı bekliyordu. Kalkar kalkmaz pembe peluş terliklerimi geçirdim ayağıma. Mutfağa geçip ilk işim kahve makinesinin düğmesine basmak oldu. Kahve demlenene kadar sokağı gören penceremden dışarıyı izlemeye daldım. Makinenin ötmesiyle kendime geldim. Fincanı avuçlarımın arasına aldım, pencerenin önündeki berjere oturdum. Ağacın sararmış yaprakları rüzgârla savruluyordu. Bir yaprak, pencerenin önündeki taş zemine düştü. Ardından bir başkası… İnsanlara ne kadar da benziyordu. Bazen umutlarımızı, bazen heveslerimizi, bazen de kendimize dair inançlarımızı dökmüyor muyduk?
Tam o sırada telefonum çaldı. Arayan, uzun zamandır görüşmediğim arkadaşım Ece’ydi.
“Sesin tuhaf geliyor,” dedi. “İyi misin?”
“İyiyim.”
“Senin bu ‘iyiyim’lerini çok iyi biliyorum.”
Gülümsedim. Fincanı dudaklarıma götürdüm ama kahvem soğumuştu. Soğuk kahve hiç sevmem.
“Bilmiyorum Ece. Sanki bir süredir hiçbir yere ait değilmişim gibi hissediyorum. Havada asılı kalmış gibiyim. Bir şeyler yapıyorum, çalışıyorum, gülüyorum ama içimde bir yer hep sessiz.”
Telefonun içinde bir sessizlik oldu.
“Belki de yoruldun,” dedi.
“İnsan yorulunca böyle mi olur?”
“Bilmiyorum. Ama her zaman aynı insan olmak zorunda değilsin.”
Bu cümle, gün boyunca aklımın bir köşesinde kaldı. Öğleden sonra biraz yürümek için dışarı çıktım. Yağmur dinmişti ama kaldırımlar ıslaktı. Burnuma ıslak toprak ve ağaç kabuğu kokusu geliyordu. Ağaç kabuğu kokusunu herkes bilir mi bilmiyorum ama ben çok iyi biliyorum. O koku beni çocukluğuma ve özgürce oynadığım günlerime götürür hep…
Ayakkabılarımın altında ezilen yapraklardan hafif hışırtılar yükseliyordu. Hava soğuktu. Sonbahar tam kendini göstermeye başlamıştı. Montumun yakasını kaldırıp ellerimi ceplerime soktum. Amaçsızca yürüyordum. Bu aralar bana en iyi gelen şeydi şüphesiz…
Parkın girişindeki bankta yaşlı bir kadın oturuyordu. Başında yeşil bir eşarp, sırtında gri şal ve dizlerinde küçük bir bez çantası vardı. Önündeki ağacı seyrediyordu. Yanından geçerken o da bana bakmış olmalı ki seslendi:
“Üşüdün mü kızım?” diye sordu.
“Biraz.”
“İnsan bazen soğuk havadan önce kendi içinde üşür.”
Olduğum yerde durdum. Kadının yüzünde tuhaf bir dinginlik ve huzur vardı. Gözlerinin kenarındaki çizgiler, sanki yıllarca gülmüş, ağlamış ve sonunda hayatla kavga etmeyi bırakmış birinin izlerini taşıyordu. Bakışlarımdan şaşırdığımı anlamış olmalı ki devam etti:
“Ben de senin yaşlarındayken her şeyin, her zaman yolunda gitmesini isterdim. Bir şeyler ters gittiğinde hemen düzelsin, içim sıkıldığında güneş yeniden doğsun, içimi ısıtsın ve hayat hiç beni yormasın sanırdım. Sonra öğrendim ki hayat, insanın isteklerine göre mevsim değiştirmiyor. Bazen en güzel çiçeklerini açarken ansızın bir rüzgâr çıkıyor, bazen de bütün yapraklarını dökmüş bir ağacın dallarında yeniden tomurcuklar beliriyor. Denizler gibiymiş meğer yaşam. Bazen durgun, bazen dalgalı… Bazen kıyıya vurup geri çekilen, bazen de önüne çıkan her şeyi sürükleyecek kadar güçlü. İnsan da öyleymiş. Bazen kendini dünyanın en güçlü insanı sanıyor, bazen küçücük bir şeyin altında eziliyor. Yataktan bile kalkmak istemiyor. Ama unutma, deniz her zaman dalgalı kalmaz. Dalgalarla yaşamayı öğrendikçe kıyısını da bulur.”
Yanına oturmamı işaret etti başını hafifçe sallayarak. Yanına oturdum. Bir süre konuşmadan ağacı seyrettik. Rüzgâr estiğinde dallardaki son yapraklar titriyor, bazı yapraklar kendini boşluğa bırakıyordu.
“Şu ağaca bak,” dedi yaşlı kadın. “Yapraklarını döküyor diye her şeyini kaybettiğini düşünür müsün?”
“Hayır.”
“Peki, insan neden kendi içindeki yapraklar dökülünce her şey bitti sanıyor?”
Cevap veremedim. Kadın çantasından küçük bir mendil çıkardı. Hava soğuk olmasına rağmen ara ara terliyor olmalı ki alnını silip dizlerinin üzerine bıraktı.
“Geçen yıl kışın ortasında hayat arkadaşımı kaybettim,” dedi. “O günden sonra aylarca baharı görmedim. Herkes çiçeklerden, güneşten bahsederken benim içim buz gibiydi. Yapayalnız kalmıştım. Hiçbir şey yapmadan öylece yaşıyordum. Eşimin bana aldığı çiçeği sulamayı bile unutmuştum, kurumuştu. Bir sabah saksıda küçücük bir filiz gördüm. Dalları kurumuştu ama kökten yeşermeye başlamıştı.”
Sesindeki titremeyi fark ettim.
“İlk kez o gün ağladım,” diye devam etti. “Ama bu kez yalnızca özlem için değil… Bir şeyin bitti dediğimiz hâlde devam ettiğini gördüğüm için de ağladım.”
Kadının gözleri ağacın dallarına kaydı.
“Acı geçiyor mu?” diye sordum usulca.
Bana döndü. Gözleri sıcacıktı.
“Bazı acılar tamamen geçmiyor kızım. Ama insanın içindeki yerleri değişiyor. Arada dalgalanıyor, coşuyor. İlk başta her şeyi kaplıyor, sonra bir gün bakıyorsun pencerenin önünde güneş tüm cilvesiyle duruyor. Bir çocuk gülüyor, bir kedi bacağına sürtünüyor. Çay demlenmiş ve sen, bütün bunları fark edebiliyorsun. Acın orada hâlâ evinin içinde ama hayatının tamamı olmaktan çıkmış.”
Boğazım düğümlendi. Bir süredir kendi içimde taşıdığım o belirsiz ağırlığı düşündüm. Bir şeyleri kaybetmiş gibi hissediyordum. Ama neyi kaybettiğimi tam olarak bilmiyordum. Belki eski heyecanımı, belki kendimden beklediklerimi, belki de her şeyi yoluna koyabileceğime dair inancımı…
“Peki ya insan kendi içinde kaybolursa?” diye sordum.
Kadın, elini dizlerinin üzerine koydu. Hâlâ alyansı duruyordu parmaklarında. Parmakları inceydi, tırnaklarının kenarında lekeleri vardı.
“Önce durursun,” dedi. “Sonra kendini ararsın. Ama ararken de kendine kızmazsın. Çünkü bazen kaybolduğumuz yer, kendimizi yeniden bulacağımız yerdir.”
Bu sözleri hemen anlamadım. Belki anlamam da gerekmiyordu. Bazı cümleler vardır, insanın içine bir tohum gibi düşer. Ne zaman filizleneceğini kendisi bile bilmez.
Kalkarken kadına teşekkür ettim.
“Yarın yine gelir misiniz?” diye sordum.
“Gelirim,” dedi. “Hava çok kötü olmazsa.”
Sonra gülerek ekledi:
“Ama gelmezsem de merak etme. İnsan her gün aynı yerde oturmak zorunda değil.”
Eve dönerken adımlarımın biraz hafiflediğini hissettim. Ertesi gün parka yeniden gittim. Yaşlı kadın oradaydı. Bu sefer elinde küçük bir termos vardı.
“Bak,” dedi, yanıma otururken. “Bugün çay getirdim. İçin soğuk olsa bile çay biraz da olsa ısıtır.”
Güldük. Termostan doldurduğu çayın buharı yüzüme değdi. Tarçın kokusu aldım. Bir süre havadan sudan konuştuk. Sonra bana dönüp sordu:
“Senin en güzel mevsimin hangisi?”
“İlkbahar,” dedim düşünmeden. “Her şeyin yeniden başladığı zaman.”
“Peki, neden?”
“Çünkü umut veriyor. Ağaçlar çiçek açıyor, günler uzuyor. İnsan sanki yeniden başlayabilecekmiş gibi hissediyor.”
Kadın çayından bir yudum aldı.
“Ben kışı severim.”
Şaşırdım.
“Kışı mı? Ama her yer soğuk, ağaçlar çıplak, günler kısa…”
“Evet,” dedi. “İnsanlar kışın her şeyin durduğunu sanıyor. Oysa toprağın altında bir sürü şey hazırlanıyor. Biz görmüyoruz diye olmuyor mu sanıyoruz?”
Bir yaprak ayaklarımızın dibine düştü.
“Belki de,” dedim, “ben uzun zamandır kıştayım.”
Kadın bana baktı ama teselli etmek için hemen bir şey söylemedi. Bu hoşuma gitti. Herkesin acımı ya da sessizliğimi düzeltmeye çalışmasından yorulmuştum.
“Olabilir,” dedi sonunda. “Ama kendine sor bakalım. Kışında ne öğreniyorsun?”
Başımı eğdim. Islak toprağa baktım. Cevabım yoktu. O gün eve döndüğümde kendime uzun zamandır sormadığım bir soruyu sordum: Ben neden hep iyi olmak zorundayım? Neden her gün üretmeli, her zaman güçlü durmalı, her şeyi yoluna koymalıydım? Neden üzgün olduğumda hemen kendimi düzeltmeye çalışıyordum? Birkaç gün hiçbir şey yapmak istemesem, bunun beni eksik biri yapacağına neden inanıyordum? Belki de ruhumun kışında kendime dinlenme izni vermeyi öğrenmeliydim…
Sonraki günlerde parka gitmeye devam ettim. Bazı günler yaşlı kadınla konuştuk, bazı günler yan yana oturup sustuk. Bana çocukluğundan söz etti, ben de hayallerimi anlattım. Bazen güldük, bazen eski anılarımızın gölgesinde sessizleştik. İki ayrı kuşaktık ama aynı dilden konuşuyorduk.
Bir gün ona, “Siz hiç umutsuzluğa kapılmaz mısınız?” diye sordum.
“Kapılırım. Bazen dingin bir denizken bazen de hoyratça köpüren dalgalı bir deniz olabiliyorum. Bazen hiçbir şey eskisi olmayacak diye umutsuzluk sarar ruhumu. Ben de insanım nihayetinde,” dedi gülümseyerek.
“Ben de senin yaşlarındayken her şeyin, her zaman yolunda gitmesini isterdim. Bir şeyler ters gittiğinde hemen düzelsin, içim sıkıldığında güneş yeniden doğsun, içimi ısıtsın ve hayat hiç beni yormasın isterdim. Sonra öğrendim ki hayat, insanın isteklerine göre mevsim değiştirmiyor. En güzel çiçeklerini açarken ansızın bir rüzgâr çıkıyor, bazen de bütün yapraklarını dökmüş bir ağacın dallarında yeniden tomurcuklar beliriyor. Denizler gibiymiş meğer yaşam. Bazen durgun, bazen dalgalı… Bazen kıyıya vurup geri çekilen, bazen de önüne çıkan her şeyi sürükleyecek kadar güçlü. İnsan da öyleymiş. Kendini dünyanın en güçlü insanı sanıyorken küçücük bir şeyin altında eziliyorsun. Yataktan bile kalkmak istemiyorsun. Ama unutma, deniz her zaman dalgalı kalmaz. Dalgalarla yaşamayı öğrendikçe kıyısını da buluruz.”
Haftalar geçti. Hava yavaş yavaş ısınmaya başladı. Bir sabah parka gittiğimde ağacın dallarında minicik yeşil tomurcuklar gördüm. Güneş yüzüme vuruyor, rüzgâr artık tenimi üşütmüyordu. Uzakta oynayan çocukların sesleri duyuluyordu. Birinin kahkahası bütün parkı doldurdu. Nedense ben de gülümsedim. Yaşlı kadın henüz gelmemişti. Bankta oturup onu beklerken dallardaki tomurcukları seyrettim. Sonra kendi kendime sordum:
“Acaba ben de değişiyor muyum?”
Eskisi kadar acele etmiyordum. Bir şeyler yolunda gitmediğinde hemen kendimi suçlamıyordum. Üzüldüğümde üzülmeme izin veriyor, mutlu olduğumda sevincimi yarına ertelemiyordum. Küçük güzellikleri fark etmeye başlamıştım. Sabah kahvemin kokusunu, yüzüme değen güneşi, yürürken duyduğum kuş seslerini… Bahar, dışarıda olduğu kadar içimde de kendine yer buluyordu artık.
Tam o sırada kadın göründü. Yavaş adımlarla yanıma geldi, oturdu ve ağaca baktı.
“Bakın,” dedim heyecanla. “Tomurcuklanmış.”
“Görüyorum.”
“Demek ki kış bitiyor.”
Kadın bana döndü.
“Kış bitti diye bir daha gelmeyecek sanma.”
Bir an sustum. Sonra ikimiz de güldük.
“Peki, ne yapacağız?” diye sordum.
“Geldiğinde yaşayacağız. Bahar geldiğinde de onu kaçırmayacağız.”
Başımı salladım. Bir yaprağa dokunmak ister gibi elimi uzattım ama dal bana yetişemeyeceğim kadar yüksekteydi.
“Biliyor musunuz,” dedim, “ben eskiden hep mutlu olmaya çalışıyordum. Şimdi galiba kendimi anlamaya çalışıyorum.”
Yaşlı kadın çantasını dizlerinin üzerine yerleştirdi.
“İyi ediyorsun yavrum. Çünkü insan her zaman mutlu olamaz ama kendine yabancı kalmak zorunda da değilsin.”
O an, aylardır içimde dolaşan soruların hepsinin cevabını bulmuş gibi hissetmedim. Hayat birdenbire kolaylaşmadı. Geçmişim değişmedi. Bütün korkularım ortadan kalkmadı. Ama içimde bir şey yerine oturdu. Mutlu olduğum kadar, hüzünlü olduğumda da, yorulduğumda da, hayal kırıklığına uğradığımda da kendime aynı şefkatle yaklaşmak istiyordum. Çünkü ben yalnızca çiçek açtığım zamanlardan ibaret değildim. Dökülen yapraklarım da bendim, sessizliğim de, yeniden filizlenmeye çalışan yanım da…
Yaşlı kadın ayağa kalktı. Çantasını aldı.
“Ben artık gideyim,” dedi.
“Yarın görüşür müyüz?”
Gülümsedi.
“Bakarız kızım. Hayat dediğin biraz da bu değil mi? Her şeyin sözünü veremiyorsun.”
Onu uzaklaşırken izledim. Sonra başımı kaldırıp ağaca baktım. Güneş dalların arasından süzülüyor, tomurcukların üzerine ince bir ışık bırakıyordu. İçimden bir ses, uzun zamandır duymadığım bir cümleyi fısıldadı: Her şey yeniden başlayabilir.
Eve yürürken telefonum çaldı. Zeynep’ti.
“Ne yapıyorsun?” diye sordu.
“Yürüyorum.”
“Sesin daha iyi geliyor. Ne oldu?”
Bir an düşündüm.
“Sanırım bir şey olmadı,” dedim. “Belki de mesele budur. Her şeyin değişmesi gerekmiyor. Bazen insanın hayata baktığı yer değişiyor.”
“Ne demek şimdi bu?”
Güldüm.
“Uzun hikâye. Bir gün anlatırım.”
Telefonu kapattığımda yüzüme ılık bir rüzgâr değdi. Derin bir nefes aldım. Havada çiçek kokusu vardı. Uzakta bir kuş öttü. İlk kez uzun zamandır, yarının nasıl olacağını düşünmeden yürümeye devam ettim. Çünkü artık biliyordum: İçimde yeniden kışlar yaşanabilirdi. Bir gün yine üzülebilir, yine yorulabilir, yine kendimi bir yol ayrımında bulabilirdim. Ama bunların hiçbiri hayatımın tamamı olmayacaktı. Ben, kendi mevsimlerimden ibarettim. Ve hiçbir mevsim, benim bütün hikâyem değildi.


