Mutlu Gözüküçük
(Viyana, 1930)
Odanın havası ağırdı; eski kitapların kokusu, yıllarca açılmamış perdelerin karanlığına karışmıştı. Emil Krüger, o sabah pencereden dışarı baktığında Viyana’nın gri sisine değil, kendi ömrünün solgunluğuna bakmış gibi hissetti. Masasının üzerinde yarısı içilmiş bir kahve, titreyen ellerinin bıraktığı izlerle dolu bir not defteri ve tam otuz yıldır hiç açmadığı bir çekmece duruyordu.
O çekmece… Bir ömür boyunca bakmadan yaşadığı bir yaraydı o. Kimseye anlatmamıştı, belki kendine bile.
Emil altmış üç yaşındaydı. Emekliliğine birkaç ay kalmış, çevresi tarafından “örnek bir öğretmen” diye bilinen, sessiz, düzenli bir adamdı. Her sabah aynı saatte kalkar, aynı kahveyi içer, aynı bastonla aynı yolu yürürdü. Hayatı, dakik bir metronomun tıkırtısı kadar öngörülebilirdi. Fakat o sabah ne kahvesinin tadı aynıydı ne de saate baktığında içi rahattı.
Bir şey onu dürtüyordu. Çekmece… Yıllardır elini sürmediği o ahşap parça, sanki odanın içinden değil, hafızasının en karanlık köşesinden sesleniyordu.
Elini uzattı, durdu.
O kadar uzun zamandır kaçmıştı ki ondan, artık açsa bile hiçbir şeyin değişmeyeceğini sanıyordu. Ama insan bazen, yıllarca sakladığı şeyi görmek için değil, hâlâ sakladığını fark etmek için açar.
Emil’in aklında o günün görüntüleri hâlâ canlıydı: 1921’in bir bahar akşamıydı.
Emil genç bir öğretmen; o ise – Anna – konservatuvar öğrencisiydi. Gözlerinde o sonsuz merak, o dizginlenmemiş yaşama arzusu… Emil onu ilk gördüğünde, kendi sessizliğinin ne kadar gürültülü olduğunu fark etmişti.
Anna, onun iç dünyasına sızmış tek insandı.
Ama hayat, duygulardan değil, uygun zamanlardan ibaretti. Ve onların zamanı hiç uyuşmadı.
Bir gece tartışmışlardı. Emil, korkmuştu; Anna ise gitmişti.
Sonra bir daha dönmemişti.
Birkaç hafta sonra, polis haber getirdi:
Bir köprüden düşmüştü.
Kaza mıydı, intihar mıydı, kimse bilemedi.
Ama o günden sonra Emil’in hayatında her şey sustu.
Anna’nın mektuplarını, fotoğraflarını, birlikte çektirdikleri o tek kareyi… hepsini o çekmeceye koymuştu.
Ve kilitlemişti. Bir daha da açmamıştı.
Yıllar geçti. Viyana değişti, insanlar değişti, ama Emil‘in odası değişmedi. Her şey aynı kaldı; yalnızca zamanı dışarıda bırakmak ister gibi. Fakat insan ne kadar düzenli yaşarsa yaşasın, içindeki dağınıklığı bir çekmeceye sığdıramaz.
Emil, sandalyeye oturdu. Ellerini dizlerine koydu, tırnaklarının titrediğini fark etti.
Sonra kendine yüksek sesle sordu: “Şimdi açsam ne olur?”
Cevap yoktu, ama sorunun yankısı odayı doldurdu. O an, dışarıda bir kilise çanı çaldı. Tıpkı Anna’yı toprağa verirken duyduğu o ses gibi.
Çekmeceyi açmadı o gün. Ama akşam, eski defterlerini karıştırırken bir sayfada onun el yazısıyla küçük bir not buldu: “Bir gün cesaretin olursa, beni unutmadığını orada bulacaksın.”
Cümle, yüreğine saplandı.
“Orada” dediği yer neresiydi? Çekmece mi, kalbi mi, yoksa o gün sustuğu an mı?
O gece uyuyamadı. Pencerenin kenarında, sokağın gaz lambasıyla aydınlanan kaldırım taşlarını izledi. İçinde biriken yıllar, bir göl gibi taşmak üzereydi. Ve o sabah, güneş doğarken, sonunda ayağa kalktı.
Çekmecenin önünde durdu. Anahtar hâlâ oradaydı -paslanmış, ama yerinden oynamamıştı. Bir insanın kendi geçmişine dokunmaktan korkması ne garipti; sanki orada bir hayalet varmış gibi. Ama belki de asıl hayalet, onun içindeydi.
Anahtarı çevirdi. Tık… Bu ses, bir kapının değil, bir hatıranın açılışıydı.
İçinde birkaç sararmış kâğıt, solmuş bir kurdele ve bir mektup vardı. Zarfın üzeri neredeyse silinmişti, ama imza hâlâ okunuyordu: Anna.
Emil elleriyle kâğıdı kavradı; kağıt o kadar kırılgandı ki nefesiyle dağılacak gibiydi. Mektubu açtı.
“Sevgili Emil,
Sen hep susmayı seçtin. Belki doğruydu. Ama ben susamadım.
Eğer bu mektubu bir gün okursan, bil ki seni suçlamıyorum.
Sadece, beni anlamanı istiyorum.
Bazı kadınlar bekler; bazıları gider.
Ben gittim, çünkü senin sessizliğinde boğuluyordum.
Seni sevmek, bir mezarın üstüne çiçek bırakmak gibiydi: güzel ama çaresiz.
Eğer bir gün beni hatırlarsan, çekmeceyi kapatma.
Çünkü ben orada kalmak istiyorum.”
Emil‘in gözleri doldu. Yıllarca taşıdığı suçluluk, bir anda yerini tarifsiz bir özleme bıraktı. Ona kızmış, kaçmış, unutmaya çalışmıştı. Ama unutmak, bazen sadece hatırlamanın başka biçimiydi.
Bir anda odanın içi dolmuş gibi hissetti; Anna’nın sesi, adımlarının yankısı, gülüşü… Hepsi o çekmecenin içindeymiş de yıllarca orada nefes alamamışlar gibi.
Emil, mektubu göğsüne bastı. Zaman durmuştu. Sadece kalp atışlarını duyuyordu -her vuruş, geçmişin sessiz bir özrüydü.
O gün öğleden sonra, komşusu Bayan Steiner kapıyı çaldı ama açan olmadı. Camdan baktığında Emil‘in masasında oturduğunu gördü; başı öne eğilmiş, yüzünde huzurlu bir ifade vardı. Yanında açık duran çekmece ve içinde bir mektup… Elinde hâlâ tuttuğu o kağıt parçası, titreyen ışıkta parlıyordu.
Polis geldiğinde, ölüm saatini sabahın erken saatlerine koydular. Doktor, “kalp krizi” dedi.
Ama Bayan Steiner, onu görür görmez fısıldadı: “Hayır… o sadece beklemeyi bıraktı.”
Ertesi sabah güneş odanın içine süzüldü. Bir zamanlar soğuk olan hava ılıktı; perde aralığından içeriye sessizce ışık giriyordu. Masadaki çekmece hâlâ açıktı. Kimse kapatmadı. Ve belki de, açık kalması gerekiyordu. Çünkü bazı çekmeceler, bir kez açıldı mı artık kapanmazlar. Tıpkı insan kalbinin, geç kalmış bir sevdaya kavuştuğunda kapanmadığı gibi.


