Sevin Bayrı
Sanat, bir aynadır ancak bazen o aynayı izleyicinin suratına fırlatmak gerekir. Çok mu sert bir giriş oldu? Berlinale Film Festivali’nde yaşananlar, tam olarak bu fırlatma anına denk geliyor. Bir yanda Wim Wenders’in temsil ettiği, sanatı politikanın geçici ve kirli sularından korumaya çalışan saf estetik savunusu diğer yanda İlker Çatak ve Emin Alper gibi yönetmenlerin kürsüyü bir direniş mevzisine çeviren tavrı. Bu kutuplaşma, aslında yüz yıl önce Zürih’teki Cabaret Voltaire’de patlak veren Dadaist çığlığın günümüzdeki yankısından başka bir şey değildir.
Dadaizm, I. Dünya Savaşı’nın siperlerinde insanlık can verirken, burjuva salonlarında estetik tartışan akademiye karşı bir anti sanat hareketi olarak doğdu.Vikipedi’ye göre Dadaistler, yapıtlarında alışılagelmiş olan estetikçiliğe karşı çıkıyor, burjuva değerlerinin tiksinçliğini, pisliğini, iğrençliğini, berbatlığını, rezilliğini vurguluyorlardı.
Onlar için sanat, hayattan kopuk bir güzelleme nesnesi olamazdı. Eğer dünya yanıyorsa, sanatın görevi o yangını söndürmek değil, yangının dehşetini tüm çıplaklığıyla sokağa taşımaktı.
Bu yıl yapılan 76. Berlinale Film Festivalinde Wim Wenders’in politik söylemlere karşı duruşu, aslında Dadaistlerin yıkmak istediği o steril sanat anlayışının modern bir yansımasıdır. Wenders, sanatın evrensel ve birleştirici gücünü korumayı hedeflerken aslında sanatı toplumsal sorumluluğundan arındırılmış bir fanusa hapsetme riskini alır. Oysa Dadaizm bize öğretmiştir ki, sanatçı sustuğu an, statüko konuşmaya başlar.
Marcel Duchamp’ın bir pisuvarı müze salonuna sokması, nesnenin kendisinden ziyade, kurumun sınırlarını test eden politik bir eylemdi. Bugün, prestijli bir festivalin kürsüsünde yapılan politik bir konuşma, modern bir “readymade” isyandır. Dünya yanıyorken siz sanatçılar susamazsınızın kürsüde dile gelmesidir. İlker Çatak veya Emin Alper’in o parıltılı mikrofonları alıp, festivalin diplomatik ve nezaket dolu akışını bozarak toplumsal yaralara parmak basmalarını, festivalin eğlence ve endüstri formunu parçalayan Dadaist bir kolaj olarak okuyabiliriz.
Bu yönetmenler, festivalin onlara sunduğu o steril alanı reddederek, tıpkı Hannah Höch’ün fotomontajları gibi, gerçeğin parçalarını izleyicinin zihnine rastgele ama sarsıcı bir biçimde yerleştirirler. Festivalin kırmızı halısı ile dünyanın kanlı gerçekliği arasındaki o uçurum, bu konuşmalarla kapanır.
“Sanat politik midir?” sorusu aslında bir seçenek değil, bir varoluş durumudur. Dadaizm’in estetik nihilizmi, sanatın tarafsızlık illüzyonunu çoktan infaz etmiştir. Bir sanatçının bütçesini nereden aldığı, hangi hikayeyi anlatmayı seçtiği ve en önemlisi, mikrofon kendisine uzatıldığında neyi sustuğu, onun politik kimliğinin imzasıdır. Susulanlar bize çok şey anlatmaktadır.
Bir sanatçı kendisini nereden, hangi duygudan, ideolojiden besliyor; nereden hangi pencereden dünyaya bakıyorsa ürettiği eserler de o zeminde varolmaktadır. Kısaca her sanat aslında politiktir.
Berlinale’de Wim Wenders’e karşı yükselen sesler ve bu seslere karşı oluşan sansür veya eleştiri dalgası, sanatın hala tehlikeli ve canlı olduğunu kanıtlamaktadır. Eğer sanat, bir festivalin konforlu koltuklarında bizi sadece estetik bir hazla uyutuyorsa, ona hala sanat mı demeliyiz, yoksa hakikate karşı bir uyuşturucu, uyutan ya da oyalayan mı demeliyiz?
Berlinale gibi devasa organizasyonların bu politik çıkışlar karşısında sarsılmasının belki de temel sebebi, sanatın kurumsallaştıkça evcilleşmeye zorlanmasıdır. Dadaistler, sanatı galerilerden ve burjuva estetiğinin dar kalıplarından kurtarmaya çalışırken, tam da bugünün sanatçılarının kürsülerde yaptığı şeyi yapıyorlardı. Sahnenin bir vitrin değil, bir yüzleşme alanı olduğunu ve o aynayı seyirciye fırlatmak gerektiği gösterilmeliydi. Wim Wenders’in politik söylemlere mesafeli duruşu, sanatın bir uzlaşma aracı olması gerektiği yönündeki klasik inancı temsil ederken; ödül törenini bir protesto alanına çeviren yönetmenler, sanatçılar; festivali protesto edip yarışmadan çekilenler ve bir araya gelip bildiri yayınlayan santçılar sanatın doğasındaki o uzlaşmaz ve rahatsız edici özü hatırlatırlar. Bu durum, festivali sadece bir ödül dağıtım merkezi olmaktan çıkarıp, tıpkı Cabaret Voltaire’deki o kaotik geceler gibi, toplumsal krizlerin estetikle çarpıştığı alanlara dönüştürür. Sanatçı burada bir eğlendirici değil, mevcut düzenin çatlaklarından sızan pürüzlü, rahatsız edici gerçeğin sesidir.
Dadaizm; sanatın estetik bir haz nesnesi değil, bir eylem olduğunu savunur. Berlinale’deki politik duruşlar, sanatın sokağa, acıya ve insana geri dönüş biletidir. Wim Wenders’in arzuladığı huzur dolu sinema salonları belki ruhu dinlendirebilir; ancak birleşen 81 sanatçının bildirisi, sahneden yükselen Çatak ve Alper’in o sarsıcı cümleleri, tıpkı Dadaist bir performans gibi bizi uykumuzdan uyandırır.
Unutulmamalıyız ki, dünya bir yıkımın eşiğindeyken güzel şarkılar söylemek, o yıkımın suç ortağı olmaktır.
Sanat, isyan ettiği sürece sanattır.

Sevin Bayrı, İşletme Fakültesi’nden mezun olup, üzerine sosyoloji okusa ve özel sektörde çalışan bir beyaz yakalı olsa da aslında hep sanata dolaşık yaşadı. İlk önce kitaplara aşık oldu, sonra tiyatroya. Resim ve fotoğraf sanatına sevdalı bir gezgin oldu. Dormen Akademi sahnesinde sahne tozuna bulandı. Yazmak ve okumak; ilk aşkını hiç terk etmedi. Bir seyahat blogunda metin editörlüğü yaptı, iki kollektif kitapta öyküleri yayımlandı. Halen yazıyor. Deliliğin sınırsız evreninin doğal sınırlarını ararken kelimelerden yol arayarak.

