JUAN BENET’İN ‘1950’LERDE MADRİD’DE SONBAHAR’ ADLI ESERİ ÜZERİNE
Burak Soyer
“1950’lerde Madrid’de Sonbahar”, yalnızca İspanya İç Savaşı ve sonrasında elleri kolları bağlı kalan aydınları anlatmakla kalmaz, evrensel olarak da faşist diktatörlüklerde yaşamayı ve üretmeyi sürdürmeye çalışan entelektüellerin ortak yazgısını dile getiren, kısa ama yoğun atmosferiyle okuru bu dünyada dolaştıran Juan Benet, yaratıcılığı felsefi ve toplumsal anlamda sorgulayarak tarihin ve bugünlerin hiç mi hiç iyi anmadığı bir döneme edebi bir bakış atar.

Juan Benet, İspanya’nın en avangart yazarlarından biri olarak gösteriliyor. 1927 yılında Madrid’de doğan, 1993 yılında da hayatını kaybeden Benet’in eserleri Joyce ve Proust’la karşılaştırılıyor. Anlatıya getirdiği yeniliklerle hem içerik hem de biçimsel olarak kendi yolunda tek başına yürüyen bir yazar olan Juan Benet’in, “1950’lerde Madrid’de Sonbahar” adlı kitabı Metis Kitap’tan, Roza Hakmen çevirisiyle yayımlandı. General Franco’nun diktatörlüğü altındaki İspanya’nın en karanlık dönemini ele aldığı, anıyla edebiyatı harmanladığı bir başyapıt olarak kabul edilen “1950’lerde Madrid’de Sonbahar”, Benet’in 1972-1986 yılları arasında farklı mecralarda yayımlanmış dört ayrı metinden oluşuyor.
Juan Benet, “prensip gereği” anı ve otobiyografiye karşı mesafeli olsa da bu kitapta, yirmili yaşlarının başındaki gençlik yıllarına dönerek sivil ve askeri despotizmin en yoğun biçimde hissedildiği 1950’ler Madrid’ini anlatıyor. Benet’in hemhal olduğu aydınlar, ressamlar, bilim insanları ve yazarlardan oluşan dost meclisiyle birlikte, tüm acımasızlığıyla devam eden zorba faşist rejime inat; kahvelerde gizlice yapılan ev toplantılarında, bodrum katlarında yaratıcılığı canlı tutmak adına kendi davalarından vazgeçmeyen entelektüel eşrafın bir portresini çiziyor. Juan Benet bu yaptıklarını, baskı altındaki tek yumruk olma hâli, faşizme ve faşizmin getirdiği tüm olumsuzluklara karşı direnen “gizli bir altın çağ” olarak nitelendiriyor.
Düz bir otobiyografiyi temize çekmek yerine, o dönem, “gizli altın çağ” içinde yer alan entelektüelleri dört farklı imge üzerinden aktaran Benet’in sunduğu her portre, esasen yaratıcılığın alışkanlık, zaman ve otoriteyle olan çatışmasına dair bir somutlaşma olarak karşımıza çıkıyor. Örneğin “Pío Baroja” kuşaklararası bağ ve geçmiş arasında bir köprü kuran Benet, kitabın en hacimli kısmı olan “Barojiana”da, yaşlı yazar Baroja’nın evindeki edebiyat sohbetlerini anlatıyor. Bu muhabbetleri, geçmişin entelektüel heybesinide spot bir rejimin gölgesinde dimdik duran bir anıt misali anlatan Benet, Juan Manuel Caneja’daysa siyasi ve toplumsal anlamda başına gelmedik kalmayan başına gelen tüm siyasi ve toplumsal belalara, hapishane dönemine rağmen tavrını asla bozmayan, alışkanlıklarına kafa tutan, saf sanatı simgeliyor. Eloy ise ezikliğini Madrid’in dumanlı sokaklarına yansıtarak, sessiz sedasız tarihe karışan bir başka entelektüel olarak boy gösteriyor. Benet, kitabın son bölümünü, tıp dünyasında devrim yaratan bir bilim insanı ve çağdaş İspanyol edebiyatının en önemli isimlerinden “Sessizlik Zamanı”nın (Tiempode Silencio) yazarı Martín-Santos’a ayırıyor. Onun ani kaybı, mevzu bahis dönemin de ani kayıplarını resmediyor.

Benet’in seçtiği bu dört karakterde de öne çıkan en önemli özellik, hepsinin “zamanın yükünden sıyrılmış” olmalarıdır. Zira Franco’nun İspanya’sında, zaman mefhumu, muallak bir gelecekle karşı karşıya kalmış bir hapishanedir Benet’in gözünde. Bu sanatçılar, yaratıcılıkta zamandan azade bir şekilde despot iktidarın onlara dayattığı kronik umarsızlığa karşı çıkarlar.
Kitabın iskeletini, “Alışkanlık, beklenmedik olaylar dahil her şeyi ele geçirir ve bir örümcek ağı örerek yaratıyı ağına hapseder,” şiarı oluşturur. İnsanı sıradanlığa ve alışkanlıkların kanıksanmasına hapseden faşizme karşı, yaratı süreci ve gerçek sanatın insanın kaybedeceği başka bir şeyi olmayan zincirlerinde kurtulma eylemidir. Juan Benet’in dili de kitabın içeriği gibi yoğun, derinlikli ve yer yer sırtını felsefeye yaslayan bir biçimden oluşur. En berbat yerlerde bile dolaşıma soktuğu gizli ve kara mizah, Benet’in ironisinin alameti farikasıdır.
“1950’lerde Madrid’de Sonbahar”, yalnızca İspanya İç Savaşı ve sonrasında elleri kolları bağlı kalan aydınları anlatmakla kalmaz, evrensel olarak da faşist diktatörlüklerde yaşamayı ve üretmeyi sürdürmeye çalışan entelektüellerin ortak yazgısını dile getiren, kısa ama yoğun atmosferiyle okuru bu dünyada dolaştıran Juan Benet, yaratıcılığı felsefi ve toplumsal anlamda sorgulayarak tarihin ve bugünlerin hiç mi hiç iyi anmadığı bir döneme edebi bir bakış atar.

Burak Soyer
Gazeteciliğe 2005 yılında Radikal Gazetesi Kültür Sanat Servisi ve Kitap Eki’nde başladı. Şimdiye kadar Milliyet, Hürriyet, Hürriyet Kitap Sanat, BirGün, BirGün Pazar, BirGünKitap, Taraf, Cumhuriyet Pazar, T24, Gazete Duvar, sendika.org, solhaber.org’a, siyaset, edebiyat, müzik, sinema, tiyatro yazıları yazdı. Halen Gazete Pencere, Bianet, Gazete İkinci Yüzyıl ve OT dergisine kültür sanat, K24, Edebiyathaber.net, Oggito, Ne Okuyorum?, Ajandakolik, Mahal Dergi, Romanoku internet sitelerine de edebiyat yazıları yazıyor. 2017 yılında ilk kitabı Zıvana Doğan Kitap etiketiyle yayımlandı. Zıvana’nın devamı olanBuji de 2019 yılında aynı yayınevinden çıktı. Son romanı Ring ise, geçtiğimiz Eylül ayında Karakarga Yayınları etiketiyle okuyucuyla buluştu. 2015 yılında Anadolu Üniversitesi Sosyoloji bölümünden mezun olan Burak Soyer, halen Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Sanat Tarihi bölümündeki eğitimine devam etmektedir.


