Nilgün Ceyhan
Arka odada duran camlı büyük dolaptan bana bakan iki göz çekmeceye doğru ilerledim. Annem mutfaktaydı. Akşam yemeği hazırlayacağı için bu odaya gelmez diye düşündüm. Dolabın çekmecelerinden bir tanesi hep kilitliydi. Annem arada bir o çekmeceyi açar, bir süre önünde durur. Sonra kapatır ve kilitlerdi. Çekmece açıldığında annem hep onun önünde olduğundan içini göremez ne koydu ne çıkardı asla bilemezdim. Her sorduğumda da “Ne yapacaksın çekmeceyi, sen ödevlerini yaptın mı bakayım?” diye konuyu bana döndürürdü.
O kadar aramama rağmen çekmecenin anahtarını bulamamıştım. Bir umut, bu sefer kilitlememiştir belki diye kulpuna uzandım. Nafile. Çabam sonuçsuz kaldı. Yandaki çekmeceyi açtım. Annemin özenle işlediği misafir peçetelerinin altına bakıyordum ki oda kapısından bana doğru gelen sesle dona kaldım. Yine yakalandığımı düşünürken annem “Ne yapıyorsun orada?” diye sordu.
Aslında ne yaptığımı çok iyi biliyordu da bana söyletmek istiyordu. Annem hep böyledir. Kabahatlerimi hep bana söyletir. Bense her zamanki çocuk halimle çabucak bir yalan uyduruvermiştim.
“Misafir peçetelerinin yanına koyduğum peçete koleksiyonuma bakacaktım anne,” diye cevabı yapıştırmıştım. Annem doğruyu söyle der gibi bakınca dayanamadım. “Öff, tamam tamam. Kilitli çekmecenin anahtarını arıyordum. Oldu mu?” diye sızlandım. Bir yandan da gözlerimi yukarı çevirmiş, hafiften muzipçe anneme bakıyordum.
Bu sefer geçiştirmedi. “Gel bakalım şöyle oturalım anne kız,” dedi. Aldı beni camın önünde karşılıklı konulmuş iki koltuktan birine yerleştirdi. Ortada bir fiskos sehpası. Bu sehpaya fiskos sehpası denmesi bana hep komik gelmiştir.
Gülerek sordum. “Dedikodu mu yapacağız anne?”
Annem gayet ciddiydi. “Dedikodu yapmak doğru bir şey değil. İnsanlar hakkında ne düşünüyorsak yüzlerine söylemeliyiz. Arkadan konuşmak olmaz. Şimdi beni iyi dinle,” dedi ve anlatmaya başladı.
“Anneannemin evi büyük bir bahçe içindeydi. Ben küçükken bahçedeki ağaçlara kurulan salıncakta sallanmayı çok severdim. Salıncağın tam karşı köşesinde bir kuyu vardı. Bazen anneannem o kuyunun başına geçer, beş on dakika öylece kuyuya bakardı. Bazen de annem geçerdi kuyunun başına. Ama hiç aynı zamanda gitmezlerdi. Sanki hesaplı hareket ediyorlardı. Birbirlerinden gizli gidiyorlarmış gibi. Ben bu duruma pek anlam veremezdim. Bir gün anneme sordum. ‘O kuyuda ne var anne? Anneannemle ikiniz arada sırada kuyunun başında öylece duruyorsunuz. Korkuyorum yanınıza da gelemiyorum, çok da merak ediyorum. Kuyuda su da yok artık,’ dedim. Anneannen de şimdi yaptığım gibi aldı beni sundurmanın altındaki sedire oturttu. Başladı anlatmaya; annem çok genç yaşta evlenmiş. Neredeyse çocukmuş. Hatta arada sokaktaki arkadaşlarıyla oynamaya çıkarmış. Kayınvalidesi çok kızarmış o zaman. O da daha çok küçük olduğundan hiç sesini çıkaramazmış. Gel zaman git zaman artık sokağa çıkmasına da izin vermez olmuşlar. Sen artık evli barklı kadınsın sokakta oyun oynamak yok demişler. Çok üzülmüş. Bir müddet bahçede kendi başına bez bebeğiyle oynamış. Elindeki bebeği alıp sobaya atarken artık kendi çocuğuna bakma zamanı geldi” demiş kayınvalidesi. Annem o gün çok ağlamış. Bahçede kuyunun başına gitmiş. Bütün gün kuyunun başında kâh ağlamış kâh anlatmış. Anlattıkça içi soğumuş. Ağladıkça büyümüş. Sonra sonra ne zaman biri onu kızdırsa, üzse kuyunun başına gider anlatmaya başlarmış. Kuyu onun dert ortağı olmuş. Sırdaşımla tanış demişti bana, kuyuyu göstererek. ‘Artık sen de biliyorsun. Ne zaman sıkışırsan, beni bulamazsan sen de kendi kuyuna anlat derdini. İnsan anlattıkça açılıyor. Kendi soruyor, kendi cevaplıyor zamanla. Sonra sen de çocuklarına öğret. Herkese anlatmasınlar dertlerini. Önce kendileri çözmeyi denesinler,’ dedi. Annem “O zaman ben de anladım kuyunun sırrını. Şimdi sıra bende,” demişti. Benim de sana anlatma zamanım bugünmüş. Sen de yeri gelince çocuklarına öğretirsin.
Anneme sarılıp, sordum: “Büyük büyük annemle, anneannem çok mu üzülmüş anne?”
“O zamanlar üzülmüşler evet. Ama sevindikleri de çok olmuş. Deden anneanneni çok severdi. O yüzden her şeye rağmen mutlu bir hayatı oldu anneannenin.”
“Bizim evde bahçe de yok, kuyu da.”
“Anneanneni kaybettikten sonra ben de kendime bu çekmeceyi yarattım. Ne zaman sıkılsam, üzülsem önce çekmeceye anlatırım olanı biteni. Bazen insanın sadece kendiyle kalması gerek. Annenin, kardeşinin, eşinin dostunun olmadığı bir yer olmalı. Kendinle baş başa kaldığın bir yer. Hadi artık bu kadar yeter. Çok konuştuk. Daha da konuşursak akşam yemeğini yetiştiremem,” diyerek mutfağa doğru yürümeye başladı.


