Nur Soyer
Sabah ilk derse kıl payı yetiştim. Finaller öncesi dersi kaçırmamam lazım. Son anda kimseden not bulunmuyor. Bir de notlar sınıftakilere çoğunlukla benden dağılıyor. Aksilik nöbet de yoğundu, gram uyumadım. Uyku gözümden akıyor. Bir çay içseydim, o da olmadı. Dersimiz “Ölü Gömme Gelenekleri”. Hoca anlatmaya başlıyor. Hemen defteri çıkarıp not alıyorum. Hayatın içindeyiz, yaşıyoruz, ölüm de yaşamın son evresi aslında ama yine de ölümün geleceği hiç aklımıza gelmez diye düşünüyorum. Hoca ışıkları kapatıyor. Slaytlar üzerinden konuyu anlatmaya devam ediyor. Duvardaki çatlak üzerine fotoğraflar yansıyor. Defteri göremediğimden artık not alamıyorum. Dinleyerek hafızaya alacağım artık. Fotoğraflar değişiyor çatlak adeta büyüyor büyüyor. İntramural gömü, ekstramural gömü, kremasyon derken gözlerim kapanmaya başlıyor. Göz kapaklarıma çizgi filmlerdeki gibi mandal taksam açabilir miyim diye düşünüyorum. Ama olmuyor gözlerim kapandığı gibi başım ağırlaştıkça ağırlaşıyor. Başımı sıraya koyup dinlemeye çalışıyorum. Hocanın sesi ninni gibi, derken artık sesini duymuyorum.
Musti dışarıdan sesleniyor. Uff sussa iyi olur yoksa yakalanacağım. Nihayet susuyor. O kadar da tembihledim bir kere seslen diye. Odanın kapısını azıcık açıp yavaşça başımı uzatıp bakıyorum babaannem Nilgün’ü sarmalamış uyuyor. Nilgün uyuyor mu babaannemden göremiyorum. Dışarı çıkabilmek için önlerinden geçip sokak kapısına ulaşmalıyım. Emekleyerek yavaş yavaş sokak kapısına ulaşıyorum. Nihayet evden çıkmayı başardım. Artık bahçedeyim. Musti bekliyor mu diye kapıya bakıyorum, yok. Bahçe kapısı çok ses çıkarıyor. Hanımelinin yanındaki tel örgüyü gözüme kestirip oradan çıkmaya çalışırken tele takılıyorum. Allahım ne olur kurtulayım yoksa ne yaparım. Kimseye beni kurtarsın diye seslenemem. Yoksa öğle uykusundan kaçtığım ortaya çıkar bir daha da akşamüzeri olmadan dışarıya çıkmama asla izin vermezler. Ellerimle tişörtümün tele takılan yerden kurtarmak için uğraşıyorum. Sanki tişörtüm yırtıldı. Ama önemli değil şuradan bir kurtulayım da. Eh Musti beklesen olmaz mıydı yardım ederdin kurtulurdum. Nihayet kurtuldum. Hemen bizim evin bitişiğindeki Musti’lerin bahçeye giriyorum. Onların kapı açık, açık ama bu sefer de kurt köpeği engeli var. Acaba bağlı mı? Neyse ki Musti bahçeye çıktı. Demek bağlı. Rahat rahat yürürken yine de göz ucuyla kurdun bağlı olduğu yere bakıyorum. O da beni izliyor, sanki gülüyor “Bir de bu emin yürüyüşü ben bağlı değilken de görelim,” diyor. Musti’ye neden çok seslendin bir de beklemedin bak tişörtüm yırtıldı diye söyleniyorum. Sonra bahçede dolanmaya başlıyoruz. Bugün ne oyun icat edeceğiz acaba. Ahır ve depoların çatısına kurutmak için yoncalar serilir. Yoncaları çatıya çıkarmak için merdiveni çatıya dayarlar. Merdiveni bulduğumuz günlerde merdivenden çıkıp çatılarda dolaşır bazen de çatısının bir bölümü göçmüş olan samanlığın çatısından da içeriye düşeriz. Bugün merdiveni kaldırmışlar. O yüzden çatı oyunu boşa çıktı. Hurdalığa yöneldik ki orada da çalışan birileri var. Hurdalık da oyun dışı kaldı. Öf ya ne yapacağız derken Nilgün geldi. Uykusunu almış bir de üstelik rahat rahat evden çıkmıştı. Biz daha oyuna başlayamamıştık. Güvercinlere bakmaya karar verip güvercinliğe doğru yürüdük. Güvercinler tel örgünün içindeydi. Farklı renkte ve görünümde olanları vardı. Musti’nin söylediğine göre Hünkari, Yelpaze Kuyruk gibi cinsleri vardı. Ama o da ne! Güvercinliğin dışındaki gübre yığınının üzerine atılmış iki güvercin ölüsü gördük. Çok güzellerdi ölmelerine üzülmüştük. Musti gömelim dedi. Yakın zamanda babaannesini kaybeden Musti ölüm sonrası yapılması gerekenleri biliyordu. Nilgün ve benim ölüm sonrasına ilişkin henüz öğrendiğimiz bir şey olmadığından ona eşlik ediyorduk. Az ileriye iki küçük çukur kazdık. Musti “Hemen gömmeyelim önce dua edelim,” dedi. Artık oyun oynamak için bir araya gelen çocuklar değildik. Cenaze töreni düzenleyen bir cemaate dönüşmüştük. Musti ile ben bildiğimiz dua olan fatihayı okuduk. Üçümüz birlikte amin dedik ve güvercinleri gömdük. Olasılıkla izlediğimiz kovboy filmlerinin etkisiyle etraftaki çalı çırpıdan bir haç işareti yapıp güvercinleri gömdüğümüz yere mezar taşı olarak diktik.
Biri omzuma dokunuyordu. Gözlerimi açtım, başımı kaldırdım. Hoca yanımdaydı. Slaytlar bitmiş ışıklar yanmış, duvardaki çatlağa bakıyordum. Hocaya yakalanmıştım. Hoca bana “Mezarın kazısını yapmadan dönemine ilişkin bize ipucu veren nedir?” diye sordu. Yakalanmanın verdiği utanç içindeydim. “Varsa mezar taşıdır,” dedim. Hoca aferin doğru deyip yanımdan uzaklaşırken içimden aslında buna güvenmemek de lazım cemaate göre değişir diyerek gülümsedim.


