Ecem Boyvadaoğlu
Başucundaki komodinin çekmecesini fazla sert açınca, kucağına düşen ağır gövdeden bir şeyin yere çakıldığını gördü. Çekmeceden yuvarlanan bu ince, siyah telefonu avucuna alır almaz yasak bir his gelip kalbine oturdu. Eski telefonların hiçbirine benzemiyordu bu; çekmecelerin içini ezbere bilen Sinan, bu cihazı daha önce hiç görmediğine emindi. Sanki çekmecenin içine son anda, aceleyle bırakılmış, oraya ait değilmiş gibi duran bu küçük aletin; kendisinden saklanmış bir hayata açılan kapı olduğunu düşündü. Aylardır içini kemiren şüpheler, bulduğu ip ucunun emriyle marşa geçmeye hazırdı. Etrafa saçılan ıvır zıvırı yerden toplamaya başladı; çocukların doğum kâğıtları, eski ultrason çıktıları, her yaştan vesikalıklar… Yoklayıp durduğu tuşlar cihazı çalıştırmayınca, uygun bir şarj aleti bulmak için Karaköy’e inmeye karar verdi.
Yayalar için yapılmış bir alt geçit olan bu yeraltı çarşısında, yan yana dizilmiş küçük dükkânlar sanki şehrin çekmeceleriydi; her gözde başka bir kablo, başka bir adaptör, başka bir dağınıklık… Vitrinleri süsleyen LED ışıklar, her yanda parlayan mavi-beyaz tabelalar arasında bir süre yürüdü. Aşağı yukarı aynı ürün ve hizmetlerin sunulduğu bu bitişik dükkânlar nasıl oluyor da ayakta kalabiliyordu? Ufak tefek bir dükkânı gözüne kestirip, “Selamün aleyküm,” dedi, cebinden çıkardığı cihazı adama doğru çevirerek.
İçeride az sayıda ürün olması nedense ona güven vermişti. Adamın yüzünde oluşan şaşkınlığa rağmen, “Bu cihazı çalıştıracak bir şarj aleti arıyorum, sizde var mıdır kardeş?” dedi.
Adam, aldığı telefonu bir süre evirip çevirdikten sonra, “Şarj olsa da açılmaz ağabey,” dedi. “Bunun içini açıp pilini değiştirmek gerekir,” diyerek devam etti. “Nereden buldun bunu? Türkiye’ye gelmedi bu model. Sadece Amerika’da çıktı sanıyordum.”
Duyduğu bilgiyle kafası karışan Sinan, sordu: “Bu işi çözersen sana ücretinin iki katını veririm. Sadece içindeki mesajlara bir şey olmasın, bu konuda garanti verebilir misin?”
“Bir hafta sonra gel al ağabey,” dedi. “Bizim elimizden kolay kolay bir şey kurtulmaz.”
Daha fazla terlememek için koltuk altlarına birer peçete sıkıştıran Sinan, neşesi yerinde dükkândan çıktı. Bir kurt gibi kafasını kemiren o şüphe, nihayet bir ekranda doğrulanacak ya da sonsuza dek susacaktı.
Bir hafta sonra teslim almaya giderken, yeraltı çarşısına inen merdivenlerde bir dilenci paçasına yapıştı “Ağabey, Allah rızası için bir ekmek parası,” dedi, yaşlı, çatlak bir sesle.
Sinan sinirle, adamı bir çırpıda kenara itti. “Acelem var, oyalama beni. Zamanla yarışıyorum!”
Dükkâna vardığında, açık kepenklerin ardı darmadağındı. Tezgâhtaki adam, kalın çerçeveli gözlüklerinin ardından onu tanıyıp başıyla selam verdi.
“Hırsız girmiş, ağabey,” dedi. “Senin telefonu da alıp götürmüşler.” Eliyle etrafın hâlini gösterip ekledi: “Aslında telefonu açmıştık.”
Tezgâhın altındaki çekmeceyi bir telaşla kaydırıp buruşuk bir fatura kâğıdı çıkardı. “İçini de mecburen gördüm, kusura bakma.”
Sinan’ın kalbi hızlandı. Elini alnına götürüp, “Mesajlar duruyor muydu?” diye sordu.
“Duruyordu da…” Adam gözlerini kaçırdı. “Tek bir mesaj vardı.”
“Ee, söylesene, ne yazıyordu?” dedi Sinan, sabırsızlıktan dişlerini sıkarak.
Adam, faturanın tersine yazdığı satırı bir nefeste okudu:
“Bu mesajı okuduğun gün ben çoktan diğer tarafa varmış olacağım. Çocuklara iyi bak.”


