Eylem Erdem Şengör
Dardı vakit… Uzamıyor, esnemiyor, çoğalmıyordu. Görüşmeye, buluşmaya, aramaya, sormaya, dertleşmeye, sevmeye-sevilmeye hiç vakit yoktu. Zaman öylesine sıkıntılı, koşuşturmalı, yorucu bir hâl almış, öylesine sıkışmıştı ki; herkes dertleniyordu, bu zaman amma da çok hızlı akıyor, kimseye nefes alacak, ferahlayacak, oohh bee diyecek alan yaratmıyordu.
Çok bencildi zaman, aynı zamanda nankör ve unutkandı da… Bunları düşünürken kalktı birden oturduğu yerden, seksenine iki kalmış yaşlı kadın. Yıllardır üzerinde oturduğu, goblen berjerin kol kısmından aldığı destek ve yanından hiç ayırmadığı emektar bastonuyla; ağır ağır ilerledi evinin uzun koridorunda. Kendi yavaşlığının farkındaydı da bu koridor her geçen gün bir yarım metre daha mı uzuyordu ki acaba? Zaman, önüne çıkan her şeyi yoluna katarak hıphızlı akıyor, yürümesi giderek yavaşlıyor ve koridor da her geçen gün uzuyordu. Oturur vaziyette olsaydı, aklıma neler de geliyor böyle diye gülerdi de ayaktayken sadece gülümsemekle yetindi kendine. Niyeti, koridorun sonundaki çalışma odasında duran telefon rehberini alıp, bir hâl hatır sormaktı epeydir ihmal ettiği, eski dostu-meslektaşı Ferda Hanım’a. Ağır adımlarla, epeyce bir zaman sonra vardı nihayet mazi ve mutluluk kokan odasına. İçine çekti her bir anıyı, yaşanmışlığı; çalıştığı zamanlarda bu odaya kapanıp saatlerce çıkmayışını, okumalarını, yazmalarını… Masanın üzerindeki telefon defterini gördüğünde, anımsadı niye oraya geldiğini. Oysa, çocuklarına defalarca söylemişti Ferda Hoca’nın numarasını, ona aldıkları telefona kaydetmeleri gerektiğini. Boynunda hep takılı duran yakın gözlüğü sayesinde aradığı numarayı buldu nihayet. Önden düğmeli, kırmızı çiçekli, siyah basma elbisesinin ön cebinde duran telefonunu aldı ve daha az titreyen sol eliyle çevirdi numarayı. Karşıdan duymayı beklediği sesi ve yapacağı sohbeti düşünürken, daha konuşmadan yorulduğunu fark etti. Telefon çaldı, çaldı, ama hiç açan olmadı. Beklediği o çok sevdiği zarif, sakin ve yumuşacık sesi duyamadı Belgin Hanım. Biraz canı sıkılsa da aklına kötü bir şey getirmedi; belli ki arkadaşı telefona yetişemedi. Tam gücünü toplayıp oturduğu yerden kalkmaya niyetlenmişti ki, cebindeki telefonu çaldı birden. Arayan çok şükür Ferda idi, demek ki evlatları telefonuna numarayı kaydetmişti. Tekrar oturdu yerine ve heyecanla bastı düğmeye; tam “Can Ferdam nerelerdesin?” diyecekti ki, karşıdaki sesin o olmadığını fark etti. Telefondaki Ferda’nın kızı Çiçek’ti. Annesine çok benzeyen sakin ve güzel sesiyle anlattı; anacığının bir ay önce ani bir kalp krizi sonucu öte dünyaya intikal ettiğini, salgından dolayı kimseye haber edemediklerini… Sonraki konuşmaları pek duymadı Belgin Hanım, duymak istemedi belki de. Sabır ve baş sağlığı dileyerek kapadı telefonu. Olur da unutup tekrar arar, mahcup olur diye üzerini çizdi rehberden Ferda Hoca yazan numaranın.
Bir bir eksiliyordu arkadaşları, vakitli vakitsiz gidiyordu bu dünyadan tüm eski ahbapları; düşüyordu kurumuş yapraklar misali onun hayat ağacından. Gözlerinden akan yaşlarla ve içinden sessizce okuduğu bir rahmet duasıyla veda etti eski dostuna. Tam daha çok ağlayacakken, içerden gelen sesle silkindi birden. Sesle birlikte odanın kapısı açıldı ve bakıcısı Sebahat günlük-rutin sitemlerine de başladı: “Ah be Belgin Teyzem, deminden beri sesleniyorum sana; endişelendim seni salonda bulamayınca… mutfakta işim bitince gelirdik birlikte buraya, niye tek başına düştün ki yollara?” Rehberden bir ismin daha eksildiğini hemen anladı Sebahat odadaki hüzünden, masaya bırakılan kalemden ve kapatılan telefon defterinden. Bir şey demedi, belli ki acısı yeni ve çok derindi. Her zamanki gibi girdi koluna Belgin Teyzesinin, koridor boyunca çayı ve çayın yanında yemeyi çok sevdiği Halley’ini hazır ettiğini, onu her zaman oturduğu koltuğunda bulamadığını, meraklandığını anlattı Sebahat. Aldığı acı haberden mi, yoksa yine koridorun uzamış gelmesinden mi belli değil; hiç mecal kalmamıştı bacaklarında. Nihayet vardı hep oturduğu koltuğuna, önündeki sehpada bir fincan çay ve bir Halley paketi duruyordu. Gözleri doldu, yine ağlayacak gibi oldu. Tam “Al bunu, yemek gelmiyor içimden…” diyecekti ki, birden aklına geldi.
Abur cuburu hiç sevmeyen Belgin Hoca, çalıştığı dönemlerde Ferda Hoca ile alışmıştı, akşamüstü çayının yanında yediği bu atıştırmalığa. Acı bir gülümsemeyle aldı paketi eline, bir tane daha getirmesini rica etti Sebahat’e. Yalnız kaldığında salonda, ellerini açıp bir rahmet duası daha okudu eski can dostuna; elleriyle yüzünü sıvazladıktan sonra açtı paketi.
Can Ferdam dedi içinden; bu ilki senin için… Sağ elinde yemeye başladığı atıştırmalığı, daha az titreyen sol elinde çayı, gözlerinden süzülen yaşlarla sevgiyle uğurladı arkadaşını öte dünyaya…


