Zeynep Çağlar Özkesen
5 gün önce.
“Şampiyon Melekler” takımına,
Kalabalıkla, uzun bir masada akşam yemeği yenildi. Ezan okunmuş, namaz için hazırlıklar yapılmıştı. Otelin içinde küçük bir mescit vardı. Bu soğuk havada insanlar dışarı çıkmak zorunda kalmayacaklardı. Aykut masadan kalktı. “Senin için de dua edeceğim merak etme.” Hocayı gözleriyle işaret ederek. “Çatlak bir sesi var ama sabah ezanı okurken tüylerin ürperir.” Hiç inanamamıştım, kafamı salladım gülümseyerek. Aykut; çocukluk arkadaşım, sırdaşımdı. Çeşitli işlerde dikiş tutturamamış, turizme de bir el atmak istemişti. Tur rehberi olmak yolunda ilerlemiş hem kokardını almak için hem de kafam dağılsın diye beni de buralara sürüklemişti.
Masanın altına ayaklarımı uzattım. Bacaklarım ağrıyor, tabanlarım alev alev yanıyordu. Adıyaman’a daha önce gelmiştim. Ancak otuzun üzerinde rehber adayıyla, tur kafilesiyle de gezmemiştim.
Bahar’dan ayrılalı beş gün olmuştu. Mahkeme görülmüş, dosya kapanmıştı. Hayat böyledir işte. Başlar ve ilerler. Ama daima akar. Benim gibi akışta kalamayanlar hep büyük resme bakar, hiç değişmeyen hakikati arar durur.
Odaya çıkmak için asansörü bekledim. Sekizinci kat ve işte son dokuz. Asansörün durdu anlamına gelen tınısı kapının açılmasıyla ve sekiz on çocuğun inmemi beklemeden içeriye hücum etmesi bir oldu. Aynı eşofman takımını giymiş, farklı suratlar şaşkınlıkla bana bakıyordu. Voleybol takımı bunlar diye “Hı Hı”layan sesimle kendimi doğruladım. Sabah Aykut’un en kısalarına “Napan” diye takıldığı yavru vatandan gelen voleybolcu çocuklar. Aralarından sıyrılıp dokuzuncu katı adımladım.
Odaya girip, kendimi yatağa attım. Bir akşam daha günün telaşını sırtlanmış sessizce uzaklaşıyordu. Göz kapaklarım ağır, yaşım bedenimden evvel koşturuyordu sanki. Ama Bahar hep aklımdaydı. Bugün seyre daldığım Nemrut gibi. Bir gün batımıyla dağları sarı kadife örtüyle kaplayan o eşsiz coğrafya. İçim ürperdi. Yorganı iyice üzerime aldım. Hava sıfırın altındaydı. İliğim kemiğim ancak ısınıyordu. Gözlerimi açmaya çalışıyor ama uykuma yenik düşüyordum.
Sersemlemek, sallanmak. Sallanmak demek yanlış olur. Ne olduğunu anlamadım. Büyük bir çatlama, çatırdama. Aykut… sahi Aykut daha gelmemiş miydi namazdan? Giysi dolabı üzerime yürüdü. Yataktan bir türlü kalkamıyordum. Avizeye baktım, deprem. Her yer karardı. Sallantı kesilir gibi oldu sonra bir hışımla geri geldi. Dışarı çıkacak zamanım olmadığını anladım. Yatağın çaprazında duran masaya doğru bir hamle yaptım, altına sığındım.
Ve sonra dünya(m) yıkıldı. Bağırışlar, soğuk hava, köpek havlamasıyla topraklar üzerime döküldü. Bacaklarımı hissetmiyordum. Nefes almakta zorlanıyor, içerideki hava bitecek diye korkuyordum. Çaresizdim. Başımda da müthiş bir acı ve sıcaklık vardı. Elimi başıma götürdüm. İşaret parmağım kocaman bir deliğe girdi.
“Bahar, Bahar’cığım arkana yaslan, düşeceksin,” dedim, elini tuttum. Otobüsteyiz, şehirlerarası bir iz düşümü. Yolu asfaltlamışlar. Her yer bembeyaz kar. Kenarda köşede evler var kerpiçten. Evlerin camlarında Bahar var. Kapı kollarında, yoldan geçtiğimiz köy kahvesindeki sandalyede, ağaç altında, şu karşıdaki okulun bahçesinde bile o var. Karşıdaki dağın başında bir hayalet gibi beyazlara bürünmüş sonra Bahar. Eliyle vadiyi işaret ediyor, şaşırıyorum. Hem elimde sıcaklığını hissediyorum hem de uzakta yol göstermesine. Vadiye baraj yapmışlar. Sabah güneş doğarken dev bir gümüş tabak gibi parlıyordu vadinin zihnindeki yeni izi. Yavaş aydınlanıyordu güneş. Niye telaş etsin ki? Dünyayla bir alıp veremediği yoktu onun. Sadece halsizdi, birazcık hareket etse bile nefesi kesiliyordu. İki tane yaşlı korkunç kadınla tepeden iniyordu Bahar. Sonra tatlı derin uykuda yakalandım onlara. Başımda duruyorlar, birisi kefenimi ölçüyor diğeri ise kesiyordu.
Nefes …Nefesim kesilmişti. İrkildim hem soğuktan hem bu göçük altında bile gördüğüm rüyadan. Sesler yine gelip gidiyordu.
İşte yine aynı.
– Sesimi duyan var mı?
– Sesimi duyuyorsan üç kere bir yere vur.
Duyuyordum evet. Hareket edemiyordum. Parmağımda Bahar’dan bana tek kalan gümüş yüzüğü hissettim bir an. Başparmağımdan yardım alarak bulduğum zemine vurmaya başladım ince ince. İşte o ses, o tıkırtılı ses, ismini bilmediğim beni mukadder sona ulaştıran o kişinin sesiydi.
– Burada bir çatlak bir boşluk var, yavaş yavaş kazmaya başlayalım.
Sesler yaklaştıkça çatlak açıldı. Kalbim aynı anda gördü doğumu ve ölümü. O gün o çatlak bir iç göz oldu bende. Para geçmez, takas edilmez bir gün ışığı. Bahar’ı çoktan izole ettim o çatlakta. Devinimsiz yarıklarımı kapattım. Saat kaçtı bilmiyorum o eli tuttuğumda ama alnımda kuru bir kan, boğazımda toprak tortusu ve ayaklarım çıplaktı.
5. gün. Kafamı kaldırdım, gökyüzünü gördüm sedyeye aldıklarında. Alacakaranlıktı. Hocanın çatlak sesi 6 Şubat’a yankılandı…
“Allahü ekber, Allahü ekber…”


