Selma Çalık
Karanlığın en derin, yalnızlığın en kaliteli olduğu bir zamanda, gecenin üçünde hala yazıyordu. Klavyesi, parmaklarının hızına yetişmekte güçlük çekiyordu. Artık sona yaklaşmıştı. Romanının ilk taslağı bitmek üzereydi. Anlaştığı yayınevi ay sonuna kadar taslağı bitirmesi konusunda ufak bir ricada bulununca masa başında bir hayli zaman geçirmeye başladı. Birileri planlar yapar birileri uygular ve bu iş böyle yürür diye aceleye getirmeye çalıştığı romanın final bölümü bir türlü içine sinmiyordu. Yazdıkları kadar sildiklerini de hesaba katınca epey mesai harcamıştı.
Eli kalem tuttuğu günden beri yazardı Umay. İlkokuldayken sınıfta kompozisyonu okunan tek öğrenci olurdu. Yazmak onun için bir arınma yöntemiydi, dünyadan saklanıp ve asla sobelenmediği tek sığınağıydı.
Vaktin epey ilerlediğini düşünüp bilgisayarını kapattı. Zihninde uçuşan kelimeleri dinlendirme zamanı gelmişti. Uykuya dalıp rüyasında final sahnesini görme umuduyla yatağına yattı. Nergis çiçekleri görünümlü, içinde minik ampulleri olan gece lambasını açtı. Karanlıkta yatmaktan çocukluğundan beri hoşlanmazdı. Biraz tedirgin olsa da hemen uyuyakaldı.
Kasvetli bir kasım sabahıydı. Yağmurun cama vururken çıkardığı ses Umay’ı hemen uyandırdı. Ilık limonlu bir su yaptı kendine. Kahveye biraz ara vermişti. Dikkatini dağıttığını düşünüyordu. Bir çocuk romanıydı yazdığı ama aslında her yaştan insana hitap eden bir konusu vardı. Daha doğrusu bir konudan ziyade anlam arayışı içinde olan, kalp taşıyan herkesin kendinden bir şeyler bulacağı bir tarz üzerine inşa etmişti romanını. İsim konusunda editörü birçok alternatif sunsa da Umay romanının adına en başta karar vermişti; “Küçük Kalbim, Büyük Hayallerim.”
Masasının başına oturdu. Vakit kaybetmek ona göre değildi zaten. Yavaş düşündüğü zamanlarda kalem kâğıt kullanırdı. Son bölüm için de öyle yapmak istedi. Babasının on yedi yaşında doğum günü hediyesi olarak verdiği dolma kalemi, kalemleri arasında en sevdiğiydi. Masmavi mürekkepli, kırmızı reçine gövdesi olan kalemi ona hep babasını ve dinmek bilmeyen özlemini hatırlatırdı. Kalem yazdıkça Umay hızlanır, Umay yavaşladıkça kalem zihninde adeta uçardı. Çalışma masasının çekmecesini açtı. Kalemi, olması gereken yerde yoktu. Çekmeceyi biraz daha sert çekti. İçten tiz bir ray gıcırtısı geldi. Ev sessiz olunca ses olduğundan büyük duyulur ya, öyle büyüdü odanın içinde. Kalemi en son ne zaman kullandığını hatırlamaya çalıştı. Hafızasında donuk bir görüntü belirdi. Birkaç gün önce bazı notlar tutup defteriyle birlikte çekmeceye koyduğundan neredeyse emindi. Defter vardı ama kalem yoktu. Yok olan sadece dolma kalemi değil, babasıyla olan hatıralarıydı. Çekmecesinde sakladığı onca anı…
Sandalyesini geri ittirip hızla kalktı yerinden. Bir panik halinde başladı tüm evi dolanmaya. Kitaplığının rafları, mutfak dolaplarının üstü, yatağının altına kadar olma ihtimali olan her yere baktı. Yoktu. Masasının başına tekrar geçip açık kalan çekmecesinin içini komple boşaltmaya başladı. Ucu kıvrılmış defterleri, küçük not kağıtları, birkaç kurşun kalem ve bir kitaptan başka hiçbir şey yoktu. Bir de küçük dantel yakası. Mavi önlüğünün üzerine annesinin ördüğü beyaz dantel yaka… Çekmeceyi boşalttıkça anılarının yitip gitmesinden korktu. Orası Umay’ın küçük sandığıydı aslında. Bugüne kadar hiçbir eşyasını kaybetmemişti. Masasının önünde diz çökmüş halde oturdu. O beyaz dantel yakayı avuçlarının içine aldı. Umay onu uzun süre eline almamış olmasına rağmen, dokunduğu anda sınıfının kokusunu, tebeşirin sesini ve en önemlisi de annesinin onu okuluna bırakırken “Kendine dikkat et,” deyişini duyumsadı.
Yerinden doğrulup son bir göz ucuyla etrafına bakarken çekmecenin arka tarafına sıkışmış bir kırmızılık gördü. Tekerleklerini kaldırıp çekmeceyi komple masadan ayırdı. Kalemi, masanın arka tarafına sıkışmış bir halde buldu. Derin bir oh çektikten sonra kokladı kalemini, öptü. Gözleri bir an da parladı. Sevindiği anlarda hemen şarkı söylemeye başlardı.
Maviler yere inmiş, denize karışmış
Bulutlar ayaklarımın altında,
Annemin eli avuçlarımdayken
Babam mürekkebimin damlalarında…
Yerinden kalkıp etrafı toplamaya başladı. Yağmur dinmişti. Umay’ın gözlerindeki yağmur da dinmişti. Masasının başına geçti. Defterini açtı. Dolma kaleminin mürekkebini kontrol edip başlık attı. “Son Bölüm”:
Bazen zorlansak da dünyanın yalnızca hüzün biriktiren bir yer olmadığını fark ederiz aslında; bir kuşun yuvaya taşıdığı küçücük bir dalda, bir çocuğun gözlerinde beliren pırıl pırıl sevinçte, bir işçinin ellerindeki emeğin izinde, hatta benim gibi bir evin çekmecesinde yıllarca saklanan küçük bir hatırada bile karşımıza çıkar güzellikler. Önemli olan, bu anların peşinden gitmekten, onları saklamaktan, onlar için emek vermekten vazgeçmemektir.


