Burak Turgut
“İnsan hiç, yağmuru sert yağdırdığı için gökyüzüne kızar mı?”
Nedenler ve nasıllar, kimi zaman yalnızca zihinsel birer geviş getirmekten ibarettir. Bazı olaylar yalnızca “olur.” Var olmak başlı başına bir trajedi ise bu trajedinin en temel taşı bazı şeylerin olma gereksinimidir. Bazı şeyler olur ve her şey için çok geçtir. Ve varoluşun en canice trajedisi kayıtsızlıktır. Ben böyle bir adamım. Aksiyim biraz, bıçkınım, öfkeliyim. Başlı başına buz gibi bir adamım ben. Ben sefil ve affedilmemeyi hak eden bir adamım. Griyim biraz, soğuğum, buz gibiyim. Kendini bile yanlış anlamış tezat biriyim. Ben büsbütün “susamış” biriyim… Yedi yüz otuz gün oluyor o göçüp gideli. Yedi yüz otuz asır, yedi yüz otuz cehennem yılı… Her şey dün gibi. Taze ve ilk günkü gibi beni benden alan cinsten. Tanrım, nasıl bu kadar kör olabilmiştim? Nasıl bu denli sağır olabilmiştim? Nasıl böyle bir gaflet uykusuna dalmıştım? Her şeye karşı nasıl bu kadar kayıtsız kalabilmiştim? Boynumdaki bu vebal ile nasıl yaşayabilirdim? Kifayetsiz cümleler bunlar. Gidenin ağırlığı yalnızca kaybedildikten sonra anlaşılır. Tıpkı onun gidişinde olduğu gibi. Bugün onun gidişinin yıl dönümünde, dehşet verici sabahın ışıkları suratıma, işlediğim bir suçun kanıtı gibi soğuk bir şekilde vuruyordu. Odanın içinde asılı kalan toz zerrecikleri, sanki zamanın donduğu o anı kutsuyordu. Sabaha gözlerimi yine tüm dünya meşgalesinden arınmış bir kayıtsızlıkla açmıştım. Dünya yerli yerinde dönüyor, güneş doğuyor ve çark işliyorsa hayat pek de telaşa kapılacak bir yer değildir diye düşünmüşümdür her zaman. Aynı manasız piyesin yeni perdesini aynı oyuncularla oynuyorsak şayet, hayat kaygılanılacak bir olgu da değildir öyleyse. Fakat yaşamak gariptir. Bir kayıp, her şeyinizi yerle bir edebilecek güce de sahiptir. Dünyası, dünyanız kadar olan birini kaybedene dek ne dediğimi anlayamazsınız. Uyandıktan sonra elimi yatağın diğer kısmına uzattım. Soğuk çarşaftan başka elime bir şeyin gelmemesi öylesine acı veriyordu ki bana… Keşke mutfakta olsa veya o anlamsız yürüyüşlerinden birine çıkıp birazdan dönüp benimle her şeyini paylaşsa diye düşündüm. Ancak yataktan kalkıp evin o sağır edici sessizliğinin koridorlarında yürüdükçe, göğsümün tam ortasında, kaburgalarımın altında bugüne kadar hissetmediğim garip bir burukluk hissettim. Gariptir; çünkü kayıtsızlığım hayata karşı burukluk duymamı minimuma indirmiştir her zaman. Yokluğunu o andan itibaren daha farklı hissediyordum. Sıradan bir yokluk değil bu. Markete gidip dönmemek gibi bir yokluk değil. Varlığı ile beni var eden birinin kâinattan tamamen silinmesi gibi bir yokluk. Mutfağa vardığımda tezgâh tertemizdi. Hep tezgâhın üstünde yarım bıraktığı kahve kupasının orada olmasını öyle çok isterdim ki… Vestiyerdeki gri paltosu, kapının önündeki o narin botları… Hiçbiri artık orada değildi. Salonun tam ortasında durdum. Zihnim, kayıtsızlığın edebiyatından pasajlar okuyan o mağrur kalesinden ilk kez dışarı adım atıyordu. Duvarlar üstüme üstüme geliyor değil de, duvar bile beni görmezden geliyor gibi hissediyordum. Tıpkı benim onu onca zaman görmezden geldiğim gibi. Görmezden gelinmenin o acı farkındalığına rağmen, yine de onun gidişini haklı çıkaracak bir sebep bulmam mümkün değildi. Hayatın anlamsızlığından bu kadar dem vuran birinin, böylesine gideceğini kestiremediğim için ben bir aptalım. “Her şey saçma, o halde keyfine bak,” diyenlerden değildi o. “Her şey hiç, o halde tüm bu acılar neden bu kadar gerçek?” diyenlerdendi. Ne karamsar bir bakış diye düşünürdüm o zamanlar. Hiçliği yorgan gibi kafasına kadar çekmiş birinin, o yorganın altında nefes alabilmesinin tek sebebinin ben olduğumu nasıl görememiştim? Benim biriciğimin, benim sarsılmaz sandığım umursamaz duruşuma tutunduğunu göremeyecek kadar nasıl insanlıktan çıkmıştım? Onun sessizliğinin huzurdan değil, tükenişten geldiğini duyamayacak kadar nasıl bencilleşmiştim? Farkındalık erdemdir ve ben farkına varamadığım her şey ile birlikte erdemsizliğin yükü altında her geçen gün kıvranarak eziliyorum. Evin içinde amaçsızca dolaşırken gözüm çalışma odasındaki eski, maun şifonyere takıldı. Pirinç kulplarla bezenmiş eski çekmecelerin yalnızca kilitli olan üçüncüsü göze çarpıyor ve onu açmam için beni kendine doğru bir mıknatısla çekiyordu adeta. Geri kalan çekmecelerin tamamında faturalar, eskimiş piller, bozuk saatler ve bir sürü gereksiz ıvır zıvır vardı. Bir tek o kilitliydi ve bir tek o açılmaya değer gibiydi. Fakat üzerinde, sağında solunda ya da herhangi bir konumda bir anahtar yoktu. Gözlerimi dört açıp etrafı ararken gözüm masanın yanındaki ufak sandığa takıldı. Sandığın içinde biraz mürekkep, bir kalem ve bir küçük anahtar vardı. Kalem ve mürekkep benim için olmadığına göre ona ait olabilirdi yalnızca. Gece geç saatlere kadar burada bu kadar zaman harcamasının, rahatsız edilmek istememesinin böyle bir sebebi olabileceğini daha önce hiç düşünmemiştim. Gece geç saatlere kadar yazıyor, yazıyor ve yazıyordu demek ki. Kimsesizliğin yükünü tek başına bir kalemle sırtlamak, ona karşı duyduğum hüznü o an kat kat artırmıştı. Çekmeceyi açacağını ümit ederek anahtara davrandım ve yuvadan içeri soktum. “Klik.” Böylesine basit bir sesin böylesine can yakıcı olması ömrümden ömür almıştı. Titreyen ellerle açtığım çekmecenin kulpunu tuttuğumda parmak uçlarımda garip bir elektriklenme hissettim. Zorladım. Sıkışmıştı. Sanki içindeki hakikatler gün yüzüne çıkmak için fazla ağırdı. Biraz güç uygulayınca ahşap, acı bir iniltiyle sürtünerek açıldı. Diğer çekmecelerin o karmaşasının aksine, buranın içindeki üç eşyanın düzenli oluşu insana huzur veriyordu. Bir fular, bir kolye ve bir de siyah deri ciltli kalın bir defter vardı. Defteri elime aldığımda hayatım boyunca hissetmediğim kadar büyük bir ağırlık hissettim. Elim ayağım boşalmıştı sanki. Her bir sözcük, her bir kâğıt yaşanmamış ve görülmemiş bir ömrün yazısıydı. Sırtımı duvara yaslayarak defterin kapağını açtığımda, onun o ince kırılgan el yazısı sayfaların üzerinde siyah bir örümcek ağı gibi yayılmıştı. Yıllar öncesine kadar dayanan tarihler, aylar hatta yıllar ile yazılı onlarca sayfanın tek bir anlamı vardı: Konuşacak kimsesi olmayanın, yazmak en yakın dostudur. Rastgele bir sayfayı çevirip açtım. Tarih geçen yılın kışına aitti.
14 Şubat
Bugün anlamsızlığın kutlandığı günlerden biri daha. Bana bir buket çiçekle geldi. Gözlerime bakmadı. Sırf güzel çiçeklerin, benim gözlerime bakmayışını, bana yine kayıtsız kalacağını, beni görmezden geleceğini telafi edeceğini düşünmesi ne kadar acı. Yalnızca bir “nasılsın” dese iyi değilim derdim belki de. Yorgunum derdim. Öylesine değil, ölesiye yorgunum derdim. Ben hemen yanı başında bir buz kütlesi gibi eriyip giderken, senin hayatı bu kadar basite almana kırgınım derdim. Ben eriyip giderken senin yere düşen su damlalarının sesinin varlığından haberdar olmayıp da yalnızca çorabınla bastığında hissedeceğin iğrençliğin gerçekliği ile görünür olabileceğim için kızgınım derdim. Karanlığın içinden beni ayakta tutacak tek şeyin senin varlığın olduğunu suratına haykırmak isterdim. Nafile. Ağzımı açsam da, dudaklarım kıpırdasa da sesim çıkmayacaktı ne de olsa. “İçim ölüyor anlasana!” diye haykırsam, bana yine o kayıtsız ve sinir bozucu bıyık altı gülümseme ile bakıp: “Herkes ölür, hayatın kanunu budur,” cevabını verecektin. Senin yanı başında, sen tarafından yok sayılmanın okyanusunda boğulmanın çaresizliği var üstümde. Benim acıma sağırsın ve ben bu sağırlığın içinde çok gürültülüyüm…
Olduğum yere çöküp kalmıştım. Okuduğum satırlar zihnimdeki o “mutlu çift” illüzyonunu balyozla parçalıyordu. O akşam onun sessizliğini huzur zannetmiştim. Çığlığına karşılık bir şey yapmamak… Ah Tanrım! Kutsal ateşin en azap vericisini hak ediyorum ben. Okuduklarımı tam sindiremeden yeni bir sayfayı hızla açtım.
20 Mayıs
Dün gece kâbus gördüm. Uçurumun kenarındaydım ve aşağısı zifiri karanlıktı. Yanımdaydın. Gazete okuyordun. “Düşüyorum!” diye bağırarak uyandım. Sayfayı çevirdin ve beni sakinleştirmek yerine “yer çekimi” dedin. “Düşmek doğaldır” dedin ve arkanı dönüp uyumaya başladın. Tuvalete çıkıp ağlamaya başladım. Suyu sonuna kadar açtım ki sen duyma. Tanrım! Sen, sen, sen… Gerçekten çok acımasızsın. Bu dünyaya bu kadar kayıtsız kalabildiğin için gerçek bir zalimsin sen. Benim dünyamla senin dünyan arasına ördüğün bu duvar seni mutlu ediyordur umarım. Artık günlerim sayılı. Sen bu hayatın anlamsızlığında huzur bulmuş iken, benim senin sevgin ile yarattığım anlamın benim kadar farkına varmanı dilerdim. Sen benim mabedimdin. Ancak sen de bilirsin ki mabetlerin içinde sıradan eşyalar kimi zaman fazlalıktır. Ve bilirsin ki amaçsız ve bakımsız mabetler yıkılmaya mahkumdur…
Boğazıma sıcak, asitli bir yumru oturarak bitirdim bu sayfayı. “Ağlamam ben!” derdim her zaman. “Böyle bir biyolojik tepki vermem!” Ancak yanaklarımdan süzülen ıslaklığın verdiği rahatlık ve sıcaklık; başarısızlığın ve kederin verdiği hisle ciddi bir ağırlık ve karşıtlık oluşturuyordu. Yanağımdan süzülen yaşlar ve feryat ile karışan hıçkırıklarım arasından başka bir sayfayı açtım.
16 Haziran
Uyuyorsun. Göğsün düzenli bir şekilde inip kalkıyor. Ne kadar da huzurlusun. Dünya yansa, kıyamet kopsa, evrenin altı üstüne gelse dahi sen, dönüp uyumaya devam edeceksin gibi. Senin bu kayıtsız tavırlarına aşıktım eskiden. Beni korursun sanıyordum üstüne ördüğün zırhları görmeden. Hep bir hayvan sahiplenelim derdim sana. Sorumluluk alamayacağını söyleyip reddederdin beni. Şimdi ise ben kapında bir parça sevgiye muhtaç bir biçimde sana bir sokak köpeği gibi yalvarırken; çığlıklarımı duymuyorsun, sesimi duymuyorsun, ağlayışlarımı duymuyorsun… Sürgün etmişsin beni besbelli. Kalbinden, hayatından, aklından, varoluşundan sürgün etmişsin. Benim yurdum sen iken, beni vatansız bırakmanın adına aşk deniyorsa, benim sana sevgime ne denir o halde? Kırgınım sana sevgilim, çok kırgınım…
“Hayır!” diye bağırdım yalancı bir reddedişle. “Ben seni hep sevdim, hep çok sevdim. Tanrı’ya yemin ederim sevdim…!” Sadece… Sadece fazla dramatik olduğunu düşündüm ben. Sesimdeki cılızlık ruhumdaki cılızlık ile örtüşüyor, hayatımda daha önce hiç bu kadar çaresiz ve küçük hissetmediğimi anlıyordum. Son bir gayret ile elimi defterin en son sayfasına götürüp okumaya başladım.
Tarihsiz
Sevgilim… Bugün benim doğum günüm. Hatırlamadın. Tüm gün bekledim ağzından çıkacak bir kelimelik güzel bir şey için. Söylemedin. Takvimlere boşuna bakma. Ne orada yazılı, ne de zihninde. Önemsiz besbelli, sen söylemiştin hatırla: “Önemli günleri asla unutmam ben!” diye. Bugün yirmi dokuz oldum. Yirmi dokuz yıldır var olmaya çalışıyorum. Yirmi dokuz yıldır ait olabileceğim bir ev arıyorum. Ben seninle beraber yirmi dokuzun tersini görmeyi isteyecek kadar seviyordum seni. Ancak ayrılıklar bazı aşkların kaderidir. Şayet günün birinde bunu okursan üzülme. Artık kırgın değilim sana. Seninle benim aramda bir kırgınlık olmayacak kadar mesafeliyiz artık. Sana kızgın da değilim. İnsan, yağmuru sert yağdırdığı için hiç gökyüzüne, sert olduğu için taşa kızabilir mi? Biz buyuz. Eğer yaşamak bir toprak parçasının üstünde hapis olmaksa gardiyanım da sen ol öyleyse. Şimdi ebediyet bir göz kırpış kadar yakın bana. Sana bahşettiğim bu mutlak sessizlik için de bana teşekkür etme. Artık gidiyorum. Ben sonsuza kadar uyurken tek temennim, uyuduğun o gaflet uykusundan uyanmandır. Elveda, sevgilim… Boğazım düğümlenerek son sayfayı bitirdiğimde, çoktan akşam olmuş ve güneş yerini tıpkı bundan sonraki hayatım gibi karanlığa bırakıyordu. Güç bela da olsa yerden kalkıp camın kenarından nefes almak için kafamı uzattım. Bir nefesi bile hak etmediğimi düşünecek kadar çok tiksiniyordum kendimden. Gök, yeni yeni yıldızların parıldamasına sevinirken; ben de evrenin en parlak yıldızını yitirmenin sessiz ağıdını yakıp, kapalı çekmecelerin yaşayan evsizler için sıcak ve rahat bir ev olabileceğini yürek burkan bir biçimde anlıyordum.


