Ahmet Yalçin
Bütün umudu, yüreğinin harını dindirecek, gözlerinin payını silecek, hatıraları unutturacak bir kabuktu… O kabuk çok ötelerde kalmıştı. Kapının önünde beklerken yürek yükünün ağırlığında ezildiğini hissetti. Derin bir iç çekti; bekleyişini körükleyen tereddüdünü bir kenara bırakıp tek sığınağı olan çalışma odasına girdi.
Oda her zamanki gibi düzenli ve ferahtı. Gece olmak üzereydi. Dar ve uzun pencereden dışarının ışıltılı yansımaları bir gölge gibi içeriye sızıyordu. Odanın lambası ışık veriyordu fakat ruhunu ızdırabıyla karartan iç dünyasına hiçbir fayda sağlamıyordu.
Masasının başına geçti, koltuğuna oturdu. Masanın üzerinde geçen geceki elektrik kesintisinden kalan şamdandaki mumlar, okunmayı bekleyen fakat bir türlü okunmayan kitaplar, karalamalara gömülmüş ve nihayete ermemiş notlar vardı. Masadaki saat işlemeyi unutmuş, Leylâ’nın gittiği günde ve saatte kalmıştı.
Başını geriye yaslayıp içinde hiç dinmeyen kederi düşündü. Teselli verecek kimsesi yoktu. Leylâ gittikten sonra kim teselli verebilirdi, bilmiyordu. Düşünceden düşünceye koştukça zihni, yüreğini daha çok yoruyordu. Ayrılığın adım adım büyüdüğü yolun sonu içini acıtıyordu. Zor dayanıyordu; sabretmek zordu ama bu duruma sabredilebilir miydi, bilemiyordu.
Masanın üzerinde bir anahtar gözüne ilişti. Üst çekmecenin anahtarı olmalıydı. O anahtara uzandığı sırada birden elektrik kesildi. Oda tamamen karanlığa gömüldü. Zifiri karanlık her yanını kuşatmıştı. Dışarıda da elektrik yoktu; birkaç gündür devam eden poyraz elektriği de alıp götürüyordu. Anahtarı bir kenara bırakıp masadaki kibriti el yordamıyla bulmaya çalıştı. Birkaç yoklamadan sonra kibriti buldu. Kibriti ateşe verip mumları tutuşturdu. Fitilin yanık kokusu ve isiyle oda loş bir ışığa kavuştu.
Hayatı da oda gibi loştu. Işığını kaybetmişti. Günlerdir yüreğini sınayan ayrılık derdi ve Leylâ’ya olan hasretiyle kavrulurken, hayatının bütün renkleri firar etmiş; geriye yalnızca cılız bir ışığın loşluğu kalmıştı. Döktüğü gözyaşlarının hesabını bilmiyordu; ama bir hakikat vardı ki, bu ayrılık onu karanlığa gömmüştü.
Mumun titrek ışığı bir gölge daha düşürdü yüreğine. Mum gibi yavaş yavaş eriyordu.
O esnada kilitli üst çekmeceden tıkırtı geldi. İçeride bir kıyam başlamıştı adeta. O kıyamın yakıcı ışıltısı dışarıya sızıyordu. Tıkırtı gittikçe şiddetleniyordu. O şiddet, içine keskin bir korku sapladı. Birden odada tek olmadığını hissetti. Korku ve ürperme ile tüyleri diken diken oldu. Az ilerisinde biri vardı sanki. Dikkat kesildi. Ardından hırıltılı bir soluk alışverişi duydu. Yüreğine saplanan zehirli ok, vücudunu bir korku sarmalına sokuyordu. Koltuğa iyice sindi.
Poyrazın buz gibi uğultusu camları dövmeye başladı. Pencerenin pervazından içeriye poyrazın soğuk nefesi girdi. Ürperiyordu. Birden mumun ışığı sağa sola yalpaladı ve söndü. Oda yeniden zifiri karanlığa gömüldü.
Üşüyordu; bir yanı karanlığa, bir yanı ayrılığa, bir yanı da korkuya kanat açmıştı.
Odadaki hırıltının sahibi karşısındaydı; göremiyordu ama şiddetle hissediyordu. Hırıltı, az ötesinde bir yerde bekliyordu. Dikkat kesildi. Poyrazı, yitip giden ışığı, mumun titrek alevini unuttu. Bir tek karşısındaki hırıltıya yoğunlaştı.
Seslenmek istedi: “Kim var orada?” demek istedi. Bir ses, bir nefha, bir gürültü ile içine düştüğü korku girdabından çıkmak istedi. Tam o sırada hırıltı ayaklandı. Göremiyordu ama hırıltının kendisine doğru geldiğini hissediyordu. Adım adım yaklaşırken odanın karanlığı daha da koyulaşıyordu.
Kaçacak yeri yoktu. Hırıltı yaklaştıkça Ali koltuğa daha da gömülüyordu. Alnında soğuk terler birikti. Hırıltı, tam karşısında kopkoyu bir gölge olarak üzerine çöktü. Hırıltı ile göz göze geldi.
Simsiyah gözlerde öyle bir karanlık vardı ki, artık o karanlıkta tamamen kaybolmak üzereydi.
Koyu gölge üzerine çöktü, nefes alamıyordu. Kara gözlerin ürkütücü bakışlarında köşeye sindikçe nefesi kesiliyordu. Ayrılıktan daha kötüsü, ayrılığın hasretini bile çekemeyecek hâle gelmesiydi.
Sinesine çöken hırıltı onu âdeta boğuyordu. Kıpırdayamıyordu. Nefes alıp vermesi yavaşladı. Hırıltılı gölge bir demir lokma olup yüreğinin üzerinde tepiniyordu. Vücudunu saran ürperti korku ile iç içe sönüyordu.
Kendisine acımalıydı. Leylâ gittiğinden beri ayrılığın kederi yüreğinde yer etmişti. Hayatın bütün renkleri firar etmişti. Şimdiyse bir hırıltılı karanlık onun canına kastediyordu. Bu karabasan bitecek miydi, bilemiyordu. Artık koyu, ürkütücü kara gözlere bakmak istemiyordu. Sırılsıklam olmuştu. Leylâ gittikten sonra çoktan yolun sonuna gelmişti. Sinesinde tepinen karartı koyulaştıkça umudu azalıyordu. Artık kabullenmişti: Son nefesini veriyor, son demini yaşıyordu. Hayatının bir anlamı kalmamıştı; bu sona razı olmalıydı.
Güya Leylâ ile bitecek hayatının son demini, koyu bir gölgenin korkunç hırıltıları arasında veriyordu. Korkunun serencamını bitirecek olması hoşuna gitmemişti. Nefesi kesiliyordu, gözleri kararıyordu, terden sırılsıklam olmuştu. Yavaş yavaş tükenirken bir anafordan çıkacak bir ışık, bir umut arıyordu.
Kara gözlerin sahibi sinesinde tepiniyordu. Artık sona gelmişti.
Bu esnada güç bela nefes alabildi. “Bismillah…” dedi. Yüreği, söylediği sözle hafiflemeye başladı.
Derken oda birden aydınlığa gark oldu. Gözleri ışığın parlak huzmeleriyle kamaştı. Elektrik gelmişti. Gözleri yavaş yavaş kendine gelirken göğsünde tepinen gölge birden kayboldu. Nefesi düzensizdi; her şey kademe kademe normale dönüyordu.
Eli titriyordu. Göğsü heyecanla atıyordu. Sinesi çatlayacaktı adeta. Başına karabasandan bir ağrı saplanmıştı. Odayı gözleriyle kolaçan etti. Kara gölge sahibini arıyordu. Her tarafa dikkatlice baktı; kimse yoktu.
Soğuk terler döküyordu. Sonra gözü anahtara ilişti. Anahtar hâlâ aynı yerdeydi. Ardından çekmeceden yine bir ses geldi. Çekmece hâlâ tepiniyordu. Düşünmeden anahtarı kavradı ve çekmeceye yöneldi.
Çekmeceyi açınca bütün hareket bir anda durdu. Çekmeceyi sonuna kadar açtı. Bir mektup ve bir fotoğraf vardı. İkisini eline aldı. Çekmecedeki bütün sesin ve hareketin kaynağı nihayet ortaya çıkmıştı.
Mektuba baktı. Leylâ’nın yazdığı son mektup. Fotoğrafa baktı: Fotoğrafta Leylâ inadına gülüyordu.
Soğuk terlerle tekrar üşümeye başladı. Bir fotoğrafa baktı, bir mektuba. Artık kendisine inadına gülemeyeceği besbelliydi.
Ayrılık üç heceydi… üç yakıcı hece. Bu hecelerin alevi daha ne kadar onu yakacaktı, bilmiyordu.
Işığın yeniden sönmesini; karabasanın ortaya çıkmasını, hırıltısıyla ruhunun derinlerine sirayet edip yüreğinde yeniden tepinmesini bekledi.
Çekmeceyi kapatıp olacakları beklemeye koyuldu.


